Ebla Tabletleri(Tevrattan 1500 yıl öncesine ait adı geçen peygamberler)

M.Ö. 2500’lü yıllardan kalma Ebla Tabletleri, dinler tarihi açısından çok önemli bilgileri günümüze kadar taşımaktadır. Arkeologlar tarafından bulundukları 1975 yılından itibaren birçok kez araştırma ve tartışma konusu olan Ebla Tabletlerinin en önemli özelliği ise, içinde İlahi kitaplarda bahsedilen üç peygamberin adının geçmesidir.

Önemli bilgiler içeren Ebla tabletlerinin, binlerce yıl sonra bulunması, Kuran’da bildirilen toplulukların durumunun coğrafi olarak da açıklanması bakımından oldukça önemlidir.

Ebla, M.Ö. 2500 yıllarında, bugünkü Suriye’nin başkenti olan şam ile Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alan bir bölgeyi kapsayan bir krallıktı. Bu krallık, kültürel ve ekonomik olarak doruğa çıkmış ama bir dönem sonra -birçok medeniyette olduğu gibi- tarih sahnesinden silinmişti. Ebla Krallığının, döneminin önemli bir kültür ve ticaret merkezi olduğu, tuttukları kayıtlardan da anlaşılıyordu. Eblalılar devlet arşivi oluşturan, kütüphane kuran ve ticari sözleşmeleri yazılı kayıt altına alan bir medeniyetin sahibiydiler. Hatta Eblaca (Eblait) denen kendi dillerini oluşturmuşlardı. (Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia, (c) 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.)

Yer Altında Saklı Kalan Dinler Tarihi

1975 yılında yapılan kazılarda ilk bulunduğunda, o zamana kadar klasik bir arkeoloji başarısı olarak değerlendirilen Ebla Krallığı, gerçek önemini çivi yazılı yaklaşık 20.000 tablet ve parçalarından meydana gelen arşivin bulunması ile kazanmıştır. Bu arşiv, aynı zamanda diğer arkeoloji uzmanlarının üç bin yıldan beri bildikleri bütün çivi yazılı metinlerin dört kat daha fazlasıydı.

Tabletlerdeki dil, Roma Üniversitesi’nde arkeolojik yazı uzmanı olan İtalyan Giovanni Pettitano tarafından çözüldüğünde, konunun ne denli önemli olduğu daha da iyi anlaşılmış oldu. Bu sayede Ebla Krallığının ve bu muazzam devlet arşivinin bulunmuş olması artık yalnızca arkeolojik değil, dini çevreleri de ilgilendiren bir konu haline gelmişti. Çünkü tabletlerde Kuran-ı Kerim’de adı geçen melek Mikail (Mi-ka-il) yanı sıra (Doubleday, 1981, s. 271-321) üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin adı geçiyordu. Hz. İbrahim (Ab-ra-mu), ve Hz. İsmail (Iş-ma-il)’in isimleri… (Howard La Fay, “Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk”, National Geographic Magazine, Aralık 1978, s. 736)

Ebla Tabletlerindeki İsimlerin Önemi

Ebla Tabletlerinde saptanan peygamber isimlerinin çok büyük bir önemi bulunmaktadır. Çünkü bu isimlere ilk kez bu kadar eski bir tarihi belgede rastlanmaktaydı. Tevrat’tan 1500 yıl öncesine ait olan bu bilgiler oldukça dikkat çekiciydi. Hz. İbrahim’in isminin tabletlerde geçiyor olması, Hz. İbrahim ve onun getirmiş olduğu dinin Tevrat’tan önce var olduğunu teyit ediyordu.

Tarihçiler Ebla’da bulunan tabletleri bu açıdan değerlendirdiler ve Hz. İbrahim ve onun risaleti hakkındaki bu önemli keşif, dinler tarihi açısından önemli bir araştırma konusu haline geldi. Amerikalı arkeoloji uzmanı ve dinler tarihi araştırmacısı David Noel Freidmann da yaptığı incelemelere dayanarak tabletlerdeki İbrahim ve İsmail gibi isimlerin peygamber isimleri olduklarını bildiriyordu. (Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 118, Eylül 1977 ve sayı 131, Ekim 1978)

Tabletlerde Geçen Diğer İsimler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi tabletlerde geçen isimler, üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin ismiydi ve tabletler Tevrat’tan çok daha eskiydiler. Ayrıca bu isimlerin yanı sıra tabletlerde başka konular ve yer isimleri de geçiyordu. Bu bilgilerden ve yer isimlerinden anlaşıldığına göre ise, Eblalılar ticarette başarılıydılar. Ayrıca yazılarda Ebla’ya uzak olmayan Sina, Gazze ve Kudüs isimleri de geçiyordu. Bu da Eblalıların bu yerlerle olan ticari ve kültürel ilişkilerini gösteriyordu.

Tabletlerde görülen önemli bir ayrıntı ise Lut kavminin yaşadığı yer olan Sodom ve Gomorra bölgelerinin isimleri idi. Bilindiği gibi Sodom ve Gomorra, Ölüdeniz kıyısında, Lut kavminin yaşadığı, Hz. Lut’un tebliğ yapıp insanları din ahlakına çağırdığı bölge idi. Bu iki yerin dışında ayrıca Kuran ayetlerinde geçen İrem şehri de Ebla Tabletlerinde geçen isimlerin arasında bulunmaktaydı.

Bu isimlerin en dikkat çekici yanı ise, peygamberlerin tebliğ ettiği kitaplar dışında şimdiye kadar bulunmuş başka hiçbir metinde geçmiyor olmalarıydı. Bu o dönemde hak dini tebliğ eden peygamberlerin haberlerinin bu bölgelere de ulaştığını gösteren önemli bir belge niteliğini taşımaktadır. Reader’s Digest dergisindeki bir makalede, Kral Ebrum’un iktidarı döneminde Eblalıların dinlerinde değişim olduğu, insanların Yüce Allah’ın adını yüceltmek için isimlerine ön ek kullandıkları kaydedilmiştir.

Yüce Allah’ın Vaadi Haktır…

Yaşadıkları dönemden yaklaşık 4500 yıl sonra ortaya çıkan Ebla tarihi ve Ebla Tabletleri gerçekte çok önemli bir gerçeğe de dikkat çekmektedir: Yüce Allah, Ebla’ya da her topluluğa olduğu gibi elçiler göndermiş ve onlar da kavimlerine gönderilen dini tebliğ etmişlerdi.

Kimi kavimler kendilerine ulaşan dini kabul edip hidayete ermiş kimileri ise peygamberlerin tebliğ ettiği dine karşı çıkıp sapkın bir hayatı tercih etmişlerdir. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Yüce Allah, bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmektedir:

“Andolsun, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl Suresi, 36)
——————–
Tabletler şu ana dek bilinen en eski Sami diliyle yazılı idi. Bu dile bilim adamları Eblait dili adı verdiler. Dahası bu tabletler Kur’an-ı Kerîm’deki birçok yer ve kişi adını da gün yüzüne çıkardılar. :

Kitab-ı Mukadddes’e göre İbraniler’in ataları Ebla’nın kuzeydoğusundan tabletlerde geçen Harran’dan Filistin’e gelmişlerdi.Bu,arkaelogların dikkatlerini Kitab-ı Mukaddes’te geçen bazı olaylara çekti ve bu düşünce Ebla tabletlerinde geçen Sami isimlerinden İbrahim, İsmail, ve Esav (*) kelimeleriyle destek buldu.[2]

Bu kişi adları daha önce Kutsal Kitap’tan başka hiçbir kitapta bahsedilmemişti:

En ilgi uyandırıcı şeyler Ebla tabletlerinde geçen kişi isimleriydi. “Ab-ra-mu” (İbrahim), “E-sa-um” (Esav), ve “Sa-u-lum” (Talut). Bir de İbrani gelenekleri dışında başka bir yerde daha önce görülmeyen “Da-u-dum” (Davut), “Til-Turakhi”(Terah), “Sodom ve Gomorrah”(Lut Kavmi) ve “Irem” (İrem bahçeleri).[3]
Ebla’da ismi geçen kişi isimleri Tevrat’ta da geçiyor. Ab-ra-mu [İbrahim], Iş-ma-il [Ismail], Iş-ra-il [Israil], Da-u-dum [Davut], Mi-ka-il [Mikail], Mi-ka-ya [Mikah] (*)..bunlardan birkaçı. [3]

Adem, Havva, Nuh, İbrahim, Hacer, İsmail, İsrail, Mikail, Davut, Talut da ismi geçen kişiler arasında (“Ebla Arşivleri”[4], Doubleday, 1981, s. 271-321.)

Bazı Eski Ahit yorumcuları da isimlerin aynı karakterlere ait olduğunu ama bunların tarihlerinin M.Ö.3.binli yıllar olduğu neticesine vardılar. Her ne kadar kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in doğruluğu ortaya çıksa da dikkatli düşünen birisi Tevrat’ın verdiği tarihlerin sağlıklı olmadığı sonucuna varabilir. Zira, bu buluşlar:
“Dini önderlerin tarihselliğini yaygın bir şekilde kabul ettirmekle birlikte Eski Ahit’in onlar hakkında verdiği bilgilerin kabul edilebilirliğini sarstı; ve İncil tarihçi lerinin Kutsal Kitap’ın tamamen tarihi olarak doğruluğu konusunu zora soktu.”

kaynak: gnoxis.com

Evrim Teorisinin Kritiğine Niçin Tahammül Edilemiyor?

Bir okuyucumuz evrimle ilgili bazı tereddütlerini dile getirmekte ve bir takım sorular sormaktadır. Özellikle Sidney Fox deneyinin tenkit ve kritik edilmesinin uygun olmadığını belirtmektedir. Bizim, bu deneyin sonuçlarını tenkit ve kritik etmemizin bilimsel olmadığını, bu deneyin aksini ispatlamamızı istemektedir.

Cevap: İsterseniz cevaba bir soru ile başlayalım. Sorumuz şu: Burada olay nedir? Hadise şudur: Sidney Fox, canlıların meydana gelişi konusunda ileriye sürülmüş bazı varsayımlardan birisini, tasarladığı bir deneyinde test etmek ister. Buradaki ana fikir, canlılığın yapı taşı olan proteinlerin, aminoasitlerden tesadüfen hasıl olduğunun gösterilmesidir. Deney düzeneğini kurar ve saf kuru aminoasitleri 150-1800C’de dört-altı saat ısıtarak proteine benzer moleküller elde eder. Bu sonuçlardan hareketle, amino asitlerin bir araya gelerek canlılığın esasını teşkil eden DNA ve RNA molekülleri ile diğer proteinleri hasıl ettiği, bu proteinlerin de kendiliğinden ve tesadüf eseri olarak birleşerek canlı bir hücreyi verdiği görüşünü dillendirir. Benzer düşünceyi paylaşanlar, bu senaryoyu daha da ileriye götürerek, bu tek canlı hücrenin gelişerek diğer yüksek yapılı canlıları hasıl ettiğini iddia etmektedirler.

Bu konu ile ilgilenenler de, bu deneyin kritiğini yapmakta ve hangi maddelerde şüphe ve tereddütlerinin olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadırlar. Bu kritiği Harada ve arkadaşları “Hücrelerin Kimyasal Orijini” adlı makalelerinde, 1970 yılında yapmışlardır. Bu kaynak, “Evrim ve yaratılış” adlı kitabımızda 14 numaralı kaynak olup veriliş şekli şöyledir: Harada, K., Kramptız, G. and Mueller, G. Chemical Origin of Cells. Chemical and Engenering News. 1970, June 22. p. 80.

Bu kaynağın, internet sitemizdeki numarası farklı olabilir. İlgili konuda genelde cümle sonlarındaki rakamlar, kaynak numaralarını gösterir. Onlara bakılmalıdır.

Bizim evrim konusunun verilişinde gerek kitaplarımızda ve gerekse internet sitesinde takip ettiğimiz metot şöyledir: Önce evrim teorisi, veya evrimin delilleri hakkında ileriye sürülmüş görüşleri dile getirmek, sonra da o konu hakkında uzmanların değerlendirme ve kritiklerini nazara vermektir. Kritiği yapılan ve değerlendirilen hemen her konunun kaynağı da mutlaka belirtilmiştir. Böylece neyin doğru olup olmadığı hususunda karar verme okuyucunun kendisine bırakılmıştır.

Burada okuyucumuzun sözünü ettiği Sidney Fox konusunda da aynı metot takip edilmiştir. Önce Sidney Fox’un deneyi anlatılmış, sonra da bunun hakkında konunun uzmanları tarafından değerlendirmelere, kritik ve tenkitlere yer verilmiştir.

Okuyucunun söz konusu kritikleri yerinde bulmadığını dile getirmekte, yapılan bu kritikler sebebiyle bizi tenkit etmekte, bizim bu davranışımızın bilimsel bir yaklaşım olmadığını ileri sürmektedir.

Okuyucu böyle bir değerlendirmede haklıdır. Çünkü evrim konuları, bizim yayınlarımızda onun alışık olmadığı bir şekilde verilmektedir. Onun takip ettiği bütün evrim kitaplarında evrim teorisi, her yönüyle ispatlanmış bir hakikat gibi verilmekte, ileri sürülen iddialar ve yapılan değerlendirmelerin hiçbir şekilde kritiği yapılmamakta, alternatif görüşlere yer verilmemektedir.

Bu okuyucumuza ve onunla aynı düşüncede olanlara birkaç sorum olacak:

1- Her hangi bir konuda ileri sürülen veya ortaya atılan görüş ve düşüncelerin, yapılan laboratuar çalışmalarının bir kritiği ve değerlendirmesinin yapılması mı, yoksa yapılmaması, bilimsel bir yaklaşımdır?

2- Evrim teorisinin doğruluğunu ispat yönünde ileriye sürülen fikir ve düşünceleri içine alan kitaplarda, öne sürülen delillerin ve görüşlerin kritiğini yapan düşüncelere ve alternatif görüşlere rastladınız mı? Bunu test etmeniz gayet basit. Alın elinize bir evrim kitabı, evrimin delilleri olarak ileriye sürülen bütün delil ve kanıtların aleyhine veya alternatifi, ya da kritiği yapılmış bir görüşe rastlayacak mısınız? Evrim teorisinin aksine hiçbir görüş bulamayacaksınız.

Sizce böyle bir davranış bilimsel midir? Yoksa ideolojik midir? Aslında bu evrim teorisinin tek taraflı verilişinin bilimsel olmadığı ve niçin böyle davrandıkları sorusunun muhatabı yaratılışçılar değil, ateist evrimcilerdir.

Evrim teorisi bilimsel bilgiye değil, materyalist felsefeye dayanmaktadır

Okuyucumuzun bir başka takıntısı, bizim evrim teorisini, bilimsel bir teori değil, metafizik bir düşünce tarzı olduğunu ileri sürmüş olmamızadır.

Burada küçük iki düzeltme yapmamız gerekiyor. Birincisi, evrim teorisi bilimsel bilgiye değil, felsefî düşünce ve metafiziğe dayanmaktadır. İkicisi bunu biz ileri sürmüyoruz. Konun uzmanları söylüyor.

Sidney Fox’un, amino asitleri birleştirerek bazı proteinler elde etmesi bilimsel bilgidir. Yani, laboratuarda denenen ve elde edilen bilgilerdir. Ama bundan sonrası ki, bir proteinden tesadüfen bir hücreye ve o hücreden diğer hücreler ve neticede bütün canlıların tesadüfen ortaya çıkışına kadar sergilenen senaryo tamamen felsefî bir düşünce ve metafizik bir yaklaşımdır. İleriye sürülen bu iddialar, laboratuarda denenemediği sürece metafiziğe dayalı yorumlar olarak kalacaktır. Bir bakıma bir yaratıcıyı inkâr esasına dayanan böyle bir evrimci felsefî düşüncenin alternatifi olan yaratılış görüşünün de verilmesi, tarafsız bilimsel bir yaklaşım tarzıdır.

Dinsizlik adına evrim yobazlığı

Konunun uzmanları eserlerinde evrim düşüncesinin felsefeye ve metafiziğe dayandığını belirtmektedirler. Kızıp hakaret edecekseniz, bize değil onlara hücum etmelisiniz. Biz sadece tarafların görüşlerini ortaya koyuyoruz. Hem şunu da hatırlatmak isteriz. Bilimde, sizin fikrinizi desteklemeyen görüşlere hakaret ederek bir yere varılmaz. O metot cahillerin ve acizlerin işidir. Görüşün olanlar varsa, görüşlerini ortaya koyar ve karşı düşüncelerin çıkmazlarını dile getirirler. İlim âlemi de sizin görüşünü kabul veya reddeder.

Aşağıda bazı bilim adamlarının eserlerinden, evrim teorisinin bilimsel bilgi olmadığına ait görüşleri ve bunların kaynakları var. İtirazı olanlar varsa, bu kaynaklara bakarak yorumda bulunabilirler. Böylece bilim âlemi de sizin bu kıymetli fikirlerinizden faydalanmış olur. Bilim, her türlü farklı görüş ve düşüncelerin dillendirilmesi ve seslendirilmesiyle gelişir ve mecrasını bulur. Yoksa şimdiki ateizme dayalı pozitivist ve materyalist felsefe taraftarlarının evrimi savunduğu gibi, “Sadece benim görüşüm doğrudur, diğer düşüncelere geçit yoktur” yaklaşımının bilimsel bir davranışla hiçbir ilgisi yoktur. Bu olsa olsa dinsizlik adına evrim yobazlığı olur.

Hunter, Darwin’in, Antik Çağ’dan beri süregelen ve metafiziğe dayalı evrim düşüncesini teolojik, yani inanca dayalı bir yaklaşımla sunduğunu belirtir (Hunter, C.G. Darwin’in Tanrısı. Gelenek Yayıncılık. Çev. Orhan Düz.İstanbul, 2003, s. 195).

Hunter’e göre, evrim teorisinde esaslı, ama gizli bir dinî etki vardır. Hem Darwin ve hem de günümüzün modern materyalist evrimcileri, metafizik önermelere başvurmaktadırlar (Hunter, C. G. Darwin’in Tanrısı. Gelenek Yayıncılık. Çev. Orhan Düz. İstanbul, 2003, s. 12, 15, 208).

Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi adlı eserinde bir bilimin ancak matematiksel olduğu oranda gerçek bilim olduğunu ileri sürmektedir.

Norman Geisler ve Ronald Brooks, evrimin bilimsel bir metotla irdelenmediğini ve ön kabullere dayandığını dile getirir ve şöyle derler:

Evrimi yanlışlamak yeterli değildir. çünkü, daha iyi bir çözüm bulana kadar onun doğru olduğu kabul edilecektir. Ancak, bilim böyle yapılmaz. Bu savunmada evrime, bilimde yeri olmayan özel bir konum verilmiştir. Böyle teorilere önceden özel bir konum atfedilmesi bilimsel bir yaklaşım değildir“(Geisler, N.L. and Brooks, R. M. Come let us Reason. Grand Rapids: Bakir, 1990, S. 95-96).

Meşhur antropolog Servier de evrimciliğin laik bir din dogması haline geldiğine ve bu nüfuzun kırılması gerektiğine şöyle işaret eder:

Evrimcilik, Batı’nın laik din dogması haline gelmiştir. Yeni kurum ve değerlendirmelerin ortaya konabilmesi için, önce evrimciliğin reddi gerekir”(Servier, J. Etnoloji. Tercüme M. Ali Kayabal. İletişim Yayınları, 1992, s. 113, 124.

Kant’a göre, Evrim Teorisi’nin içinde matematiksel argümanların çok az oluşu, onun bilimsel bir teori sayılmasını tartışmalı hale getirmektedir (Mayr, E. The Growth of Biological Thought. The Belknap Press of Harward University Press, Cambridge, 1982, s. 862).

Ünlü felsefeci Bernard Russell de evrimin gerek metot ve gerekse ilgilendiği problemler bakımından bilimsel bilgi olmadığını dile getirerek şunu söyler:

Evrimcilik, şu ya da bu biçim altında çağımızın ağır basan bir inanç şeklidir. Evrimcilik, gerek metoduyla ve gerekse ele aldığı problemlerle, gerçek bir bilim değildir” (Russell, B. Dünya Üzerine Bildiğimiz. Terc. Vehbi Hacıkadiroğlu. Alaz Yayınları. İstanbul, 1980, s. 24-25).

Hunter de evrim metodunun bilimsel olmadığını şöyle dile getirir:

Evrim içten içe bilim dışı savlara yaslanan düzenleyici bir fikirdir. Evrim, çeşitli bilim disiplinlerine baş vurmaktadır ama, kendisi bilimsel değildir. Bu bakımdan daha iyi bir bilimsel açıklama sunması beklenmemelidir” (Hunter, C. G. Darwin’in Allah’ı. Gelenek Yayıncılık. Çev. Orhan Düz. İstanbul, 2003, s. 212).

Çağımızın seçkin bilim felsefecisi Karl Popper’e göre bilimselliğin ölçütü doğrulanmaya değil, yanlışlanmaya elverişliliktir. Ona göre bir bilgi veya sonucun özelliği, yanlışlamaya müsait olmasıdır. Halbuki Darwinciliğin öyle bir teste elverdiği söylenemez. Darwinciliği doğrulayan bazı olgusal veriler gösterilebilir. Ama bilimselliğin ölçütü doğrulanmaya değil yanlışlanmaya elverişliliktir. Başka bir ifadeyle, Darwinciler teorilerinin hangi muhtemel gözlem sonuçlarıyla yanlışlanabileceğini ortaya koymuş değillerdir. Dolayısıyla Darwincilik bilimsel bir teori olmaktan çok metafiziksel bir yapıya sahiptir (Popper, K. Unended Quest, Fontana-Collins, 1976, s. 171).

Kısaca ifade etmek gerekirse, bu teori bilim kriterlerine uymamaktadır. Bilimsel bilgi değil, metafizik yönü ağır basan felsefî bir düşünce tarzıdır.

 

Varlıkların tesadüfen meydana geldiğini kabul etmek bilimsel bir görüş müdür?

Okuyucunun takıldığı bir başka nokta daha var. O da, materyalist ve ateist evrimcilerin ileri sürdüğü, hücrelerin ve bütün varlıkların tesadüfen meydana geldiği görüşüne karşı çıkışımızı aklınca bilimsel bulmuyor. Bir profesörün yaratıcıyı kabulünü, aklına sığıştıramıyor.

Ben de hücreyi ve insanı inceleyen bir profesörün Allah’ı inkâr etmesini aklıma sığıştıramıyorum. Sizin gözlüğünüzün, elbisenizin ve ayakkabınızın bir ustası olacak. Bunları tesadüfen ve kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmeyeceksiniz. Ama hem canlı, her an hücreleri yenilenen bedeninizin, gözünüzün ve ayağınızın bir ustası olmayacak ve böyle düşünmek bilimsel bir yaklaşım tarzı olacak. Öyle mi? Ben böyle akıldan ve bilimsellikten Allah’a sığınırım. Bir eser varsa, mutlaka bir ustası olacaktır. Bir kitap varsa mutlaka bir yazarı olacaktır.

Bu dikkatli okuyucumuz, kâinattaki varlıkları incelemeyi, Allah inancıyla karıştırmamak gerektiğini ileri sürüyor. Böyle bir yaklaşım, bir yaratıcıyı ve yaratılışı inkâr eden ateizme dayalı pozitivist bir düşünce tarzıdır. Siz söz gelimi, bir öğretmensiniz ve öğrencilerinizi Selimiye camiine götürdünüz. Bu eserin özelliklerini, mimarı harikalıklarını, planlı ve ölçülü yapılışını anlatıyorsunuz. Öğrencileriniz soruyor: “Hocam bunun ustası kim?” Şimdi burada siz deseniz ki, “Onu sormayın bilimsel olmaz. Bu bina tesadüfen ortaya çıkmıştır.” Ne kadar manasızdır. Siz de anlarsınız.

İşte, insan da, hücre de, protein de, aminoasit de, Selimeye camii gibi birer eserdir ve ustası Mimar Sinan’ın da ustasıdır. Selimiyeyi anlatırken Mimar Sinan’ın dikkate alınması ne kadar önemli ise, incelenen her varlığın yaratıcısının da dikkate alınması, hiçbir şeyin başıboş ve gelişigüzel olmadığının bilinmesi de o kadar bilimseldir ve önemlidir. Hem böyle bir yaklaşım tarzı, araştırma şevkini ve zevkini arttırır.

Kısacası, bilimler kâinat kitabını açıklamakta ve tefsir etmektedir. Sadece insan dişini bile açıklamak için yazılan kitap ve dergiler, makaleler dikkate alınsa milyonlarca sayfalık bilgi birikimi karşımıza çıkar. Görünüşte küçük bir kemikten ibaret olan bir dişin ne kadar araştırıcıyı doçent ve profesör yaptığı düşünülse, buradaki bilginin harikalığı ortaya çıkmaz mı? Şimdi ortada böyle diş gibi bir eser var. Bu eserin gerek yapısı, gerek fonksiyonu ve gerekse işleyişi, sonsuz bir bilgiyi, çok derin bir kavrayış ve ihatalı bir ilmi ortaya koymaktadır.

Bu dişin Allah’ın eseri olarak bilinmesi mi araştırmayı teşvik edicidir, yoksa tesadüfen ortaya çıkmış olması mı? Böyle bir eserin elbette öyle yüce bir yaratıcısı olacaktır ve böyle düşünmek hem mantıklı bir yaklaşım ve hem de bilimsel bir davranıştır.

 

Prof. Dr. Âdem Tatlı

Darwinizm’in Yol Açtığı Sömürgecilik

EVRİM TEORİSİ Darwin’le özleştirilmiş ve Darwinizm olarak ifade edilir olmuştur. Bu teori, ilmi platformundan çıkarılarak, büyük oranda ideolojiye ve sömürgeciliğe âlet edilmiştir. Burada sömürgeciliğe nasıl gerekçe gösterilmiş olduğuna kı saca temas edilecektir.

Darwinizmin, özellikle Yakın ve Orta Doğu ülkeleri ile Afrika ülkelerindeki kültür emperyalizminde, kaynakların sömürülmesinde ve insanların imha edilmesinde dayanak olarak kullanılmıştır.

Darwinizmin hangi gayelere gerekçe gösterildiğinin anlaşılabilmesi, Darwin öncesinin iyi bilinmesine bağlıdır.

 

Darwin öncesi devir

DARWIN’İN Doğu yolculuğundan evvel, bu ülkelere pek çok seyahatler olmuştur. 15. yüz yıl sonlarına doğru, başta İspanya, Portekiz ve İngiltere olmak üzere Avrupa devleteleri, Doğu’yu yakından tanıyarak, oranın kaynaklarını elde etmek, kendi kültür ve dinlerini yaymak için adeta birbirleriyle yarış halindeydiler.

Doğu’da nüfuz temini ve sömürge tesisinde en büyük engel, yerli halkın kendi kültürüydü. Evvel emirde bu kültür değerlerinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu hususta misyonerler büyük gayret gösterdiler. Kardinal Cisneros, 1516 tarihli bir emirnamesinde gemilerin, misyoner almadan İspanya’dan ayrılmasını yasaklamıştı. Fakat misyonerler kitle halinde din kabul ettirme yerine, ruhların derinine inmeyi tercih ediyorlardı.1

Bu faaliyetlerini fikrî plânda sağlamlaştırmak maksadıyla yerliler için üniversiteler kurarak, kendi emelleri doğrultusunda bir kültür geliştirmenin temellerini attılar. Bazı felsefî teorileri kanun şeklinde takdim ettiler.

1550′ li yıllarda, yerlileri köleleştirmek için, Aristoteles görüşüne dayanarak; akılları gelişmemiş kişilerin tabiatları gereği, diğerlerinin köleleri olduğu ve bu barbarları medenileştirmek için kuvvete başvrulabileceği, dolayısıyla Kızılderililerin de köle olarak dünyaya geldikleri, onlara karşı savaşmanın hukukî olduğu kabul edildi.2

Böylece Evrim Teorisinin de temeli atılıyordu. Yani, bu hayat mücadelesinde kuvvetliler yaşamalı, zayıflar denmeliydi. Meşhur Etnolog Servier, evrim görüşünün, sömürgecilik dini haline getirildiğine işaret ederek şöyle der:

“Evrimcilik fikri tabii olarak sömürgeciliğin laik dini haline gelmiştir. Zamanın modası programcıların deyimiyle, bu teori, doğru olduğundan yararlı, yararlı olduğundan da doğru diye benimsenmiştir. Burada esas olan, hakikati ortaya koymak için araştırmak değil, ama ön yargıya dayalı felsefe sistemlerinin doğruluğunu kanıtlamak esas olmuştur. İnsanlığın evrimini gerekli kılan geniş sentezlerin yardımıyla, bunlar zorla kitlelere kabul ettirilmektedir.3

 

Misyoner-Filozof çatışması

AVRUPA’DA papazların, Hıristiyanlık adına yaptığı baskıdan ve yıllarca süren mezhep savaşlarından bıkan filozoflar, Hıristiyanlığın belirttiği ilkelerin aksini ve insanlığın bir temele dayandırılmadığını göstermek için Doğu’ya yöneldiler. Etnolog Jean Servier bunu şöyle ifade ediyor;

16. yüzyılın filozofları, gezi hikâyelerini incelediklerinde, orada hiçbir dini hayatı bilmeyen bir insanlığın izlerini arıyorlardı. Tek gayeleri de bütün insanlık serüveninin temelsizliği göstermekti… Bütün amaçları İncil’in dediğini çürütmekti.4

Etnolog Jean Servier, Doğu’da insanın geçmişini bulma konusunda yapılan araştırmalarda 1800’li yılların başında iki akımın göze çarptığını belirtir. Birisi, Diderot ve Friedrich Schlegel’in başını çektiği Hint-Avrupa kökenli ırk, diğeri de insanın hayvana dayanan kökenini savunan akım.5

1855′ li yıllara gelindiğinde, Gustave Klemm, insanlığın gelişmesini; vahşi hâl, boyun eğme ve özgürlük olmak üzere üçe ayırıyordu.6

 

Darwin Devri

DARWIN, Protestan rahibi olmak için 11 yıl eğitim görmüş, daha sonra yelkenli ile değil, İngiliz Deniz Kuvvetlerine ait bir savaş gemisiyle Doğu’ya görevlendirilmiştir. Antropolog Nephan Saran bunu şöyle anlatır:

Charles Darwin, 1820’de Protestan rahibi olmak üzere Cambridge girdi. 1831 yılında mezun olur olmaz, İngiliz Deniz Kuvvetleri’ne ait Beagle adlı gemiye tabiatçı olarak tayin edildi. Bu gezide, Güney Amerika sahillerini, Galapagos Adaları’nı, Tahiti’yi, Yeni Zelanda’yı, Avustralya’yı ve Tasmanya’yı ziyaret etti.7

Dikkat edilirse bu geziye iştirak, kendi isteğiyle değil, tayinle olmuştur. TÜBİTAK tarafından tercüme ettirilerek yayınlanan Darwin ve Beagle Serüveni adlı kitapta, Kaptan Albay Fitzroy’un, bu Darwin seyahati hakkında bekledikleri hakkında şu değerlendirmede buılunur:

Kaptan Fitzroy’a göre bu yolculuk, İncili ve özellikle de yaratılış kitabını kanıtlamak için çok iyi bir fırsattı. Darwin, Büyük Tufan ve canlıların ilk ortaya çıkışlarına ilişkin bir çok kanıt bulabilir, bilimsel bulgularını İncil açısından yorumlayarak çok yararlı bir iş yapabilirdi… O sıralarda İncil’deki her şeyin harfi harfine doğru olduğuna Darwin de inanıyordu.8

 

Doğu’da misyoner faaliyetleri

DOGU’DA nüfuz sahibi olmanın en pratik yolu, yerlilerden bir misyoner ordusu kurmaktı. Nitekim Darwin’in gemisinde de Horn Burnu civarında bir önceki ziyarette alman iki yerli, İngiltere’de bir ay eğitildikten sonra misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak için geri götürülüyorlardı.

Alan Moorehead bunu şöyle ifade ediyor:

Onlar, şimdi çat pat Ingilizceleri, Avrupalı giysileri ve satın aldıkları bir sürü Avrupa öteberisi ile Hıristiyanlığı ve uygarlığı yaymak için, dünyanın öbür ucundaki ülkelerine geri götürüyorlardı. Richard Matthews adında genç bir misyoner de onlarla gelmek için gönüllü olmuştu.9

Darwinizmin esasını teşkil eden; hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu, bu kavgada çevreye en iyi uyanların ve kuvvetlinin yaşama şansının bulunduğu, zayıfların ortada kalk tığı, yani güçsüzlere hayat hakkının tanınmadığı görüşü, Batılılarca istismar edilmiş, Asya, Afrika, Yakın, Orta ve Uzak Doğu ülkelerini sömürge altına almada, kaynakların istismarını ve Nazi ırkçılığını haklı göstermede ilmî gerekçe olarak kullanılmıştır.

 

Batı Felsefesi ve Doğu düşüncesi

İNSANLIK TARİHİ, insanın çok farklı muamelelere tâbi tutulduğu devrelere şahit olmuştur. Her bir sistem ve kültür değeri, ya da idare tarzı veya ideoloji, ona pembe tablolar çizmiş, parlak ve müreffah gelecekler vaat etmiştir. Bunların içerisinde en tesirlisi, şüphesiz bütün insanlığı birden alâkadar eden ve yirminci yüzyılı kuşatan, maddeyi her şeyin üstünde tutan Materyalizm merkezli ‘Batı felsefesi’ olmuştur. Bu felsefenin iki yüz yıllık uygulama ve deneyimleri, insanlığa; acı, gözyaşı, ya da sefih bir hayat tarzından başka bir şey sunamamıştır. Filvaki insanların bazıları her türlü maddî imkâna sahip olmuş, bütün teknik değerleri elde etmiş, ama aradığı huzur ve mutluluğa bir türlü ulaşamamıştır. Hatta günümüz insanı, ilk çağlardaki hemcinslerinin sahip olduğu huzur ve mutluluğu arar olmuştur.

Önceki asırlarda, kültür değerleri ve düşünce tarzı bakımından Doğu Felsefesi, insanlığa zengin bir miras sunmuştur. Yaklaşık on bin yıl geçmişe sahip bu düşünce sisteminin Çin, Hindistan ve Japonya gibi Uzak Doğu ülkelerinde, kültür belirleyicilerinin başında Konfüçyüs ve benzerleri gelir. Bu düşünürlerin fikir yapısı ve düşünce sistemi üzerinde semavî dinlerin büyük tesirinin olduğu muhakkaktır. Çünkü, en son semavî din olan İslâmiyet’in değer hükümleriyle bu Doğu düşünce sisteminin pek çok konuda paralellik arz ettiği görülmektedir. Bu düşünce sistemi, tabiatı bir bütün olarak ele alır. Su, toprak, hava ve canlılar bu sistemin öğeleridir ve hepsi birbiriyle ilişkilidir. Bir başka deyişle, Doğu düşüncesi doğrusal değil, dairesel gelişim gösterir. Yani, tabiattan kazandığı kadar onu geriye vermeyi, sistemi tahrip etmemeyi esas alır. Doğu düşüncesinde nesneler bütünün içinde ele alınarak yorumlanır. Burada, matematiksel düşünceden ziyade sezgi ve hislerin hâkimiyeti ön plândadır. Böyle bir düşünce sisteminin kontrol ve idare yerinin alt beyin olduğu belirtilir.

Batı felsefesi ise, nesneleri ayrı ayrı ele alır. Her nesne veya varlık müstakildir, başlı başınadır. Bu düşünce sisteminde nesnelerin ortak özellikleri dikkate alınarak tabiat açıklanmaya çalışılır. Aslında bu düşünce sistemi, fertten bütüne ulaşmak esasını güden Yunan felsefesine dayanmaktadır. Böyle formel bir yaklaşımla, yada mantıkla, nesneyi esas alarak gelecek de yönlendirilmeye çalışılır. Halbuki, Doğulular, nesnelerin, çevresinden, yani bütün içinden ayrılarak açıklanamayacağını savunmaktadırlar. Formel mantıkla modeller kurulur. Bu durumda, formel mantık’ın bilimsel aracı diyalektik Materyalizmdir. Bu mantıklı(!) düşünmenin merkezi ise, beynin korteks kısmı olduğu ileri sürülür. Bir başka ifade ile, Batılı aklı ile, Doğulu hisleriyle hareket eder. Biz her iki dili de anlıyoruz. Toplum hayatımız ve sosyal yapımız buna göre şekillenmiştir. Biz bir işe karar verdiğimiz zaman, şartlar değişirse, oturur onu yeni şartlarda tekrar değerlendiririz. Halbuki Batılı böyle bir davranışı güvenilemez bir durum olarak ka bul eder. Çünkü onun mantık yapısında alınan kararın mutlaka uygulanması esastır.

Formel mantık, hadiseleri doğrusal izah eder. Yani, bu düşünce tarzında meseleler geri dönüşümlü değildir. Sözgelimi, tabiattan sadece maddî yönden nasıl faydalanacağını düşünür. Onun, kendi içinde bir bütün olduğunu ve bu sistemin geri dönüşümünü nazara almaz. O bakımdan tabiatın bütün kaynakları, maddî kazanımlar için sorumsuzca tahrip ve talan edilmiştir ve edilmektedir. Bu felsefede, her şey maddî kazanım içindir ve bu uğurda her yolu meşru görür ve gerekirse güç kullanmaktan çekinmez.

Batı düşüncesinde doğru tektir. İki şey çatışıyorsa, bunun birisi doğrudur, ya da bunun birisinin doğruluğunu ispata çalışır. Halbuki Doğu düşüncesinde zıtlıkların uzlaşması vardır. Her farklı düşünce ve yaklaşımın kendine göre haklı tarafının varlığını kabul eder ve bu farklılıkların bir noktada uzlaşmasını sağlar. Batı felsefesi gibi, birinin haklılığı namına diğerlerini inkâr ve reddetmez.

Fransız İhtilalinden sonra, yani yaklaşık iki yüz yıldır, insanın mutluluk ve huzurunun bu Materyalist Batı felsefesin de yattığı iddia edilegelmiştir. Batı felsefesine göre insan, plânlı ve sistemli bir yaratılışın ürünü değildir. Bu tabiat kanunlarının bir eseri olarak hasbelkader ortaya çıkmıştır. Herhangi bir varlık gibi sıradan bir nesnedir. Bu felsefeye göre insanın huzur ve mutluluğu, onun maddî ihtiyaçlarının temininde yatmaktadır. Bu düşünde tarzında herşeyin motoru ekonomidir ve ona dokunulamaz. Bir insan maddî bakımdan ne kadar güçlüyse o kadar mutlu olacaktır. Burada insanın bütün hedef ve gayesi nefsini tatmindir. Dolayısıyla, bu maddî refahı elde etmek için her yolu meşru görür. Hatta, bu hemcinsinin zararına da olsa. Tabiatı bu manada kullanmakta ve çevreyi tahripte hiçbir kayıt ve sınırlama tanımamaktadır. Bütün hedefi ve hesabı kendi menfaatidir.

Doğu düşüncesinin sistemli, derli toplu ve en son semavî kaynağı olan İslâmiyet, insanı, kâinatın en şerefli ve en mükemmel varlığı olarak ele alır. Bu insan, tabiatın hasbelkader ortaya çıkmış bir ürünü değil, kâinat ağacının en mükemmel meyvesidir. Bütün âlemlerin yaratılışı ve şekillenmesi insana göre yapılmıştır. Bir başka ifade ile, bu âlemlerin idaresi ve tasarrufu insana verilmiş ve bunları yerinde kullanmaktan da sorumlu tutulmuştur. Tabiattaki bütün varlıkların hayatını muhafaza ve hukukunu teminle mükelleftir. Haksız yere hiç bir varlığın hukukuna müdahale edemez. Hatta kendi bedenini istediği şekilde ve istediği yerde kullanamaz. Meselâ hayatına son veremez. Çünkü, kendi hayatı da ona emaneten verilmiştir ve o emaneti yerinde kullanılıp kullanmadığından hesaba çekilecektir. Bu düşünce sisteminde insanın hedefi ve gayesi, Yaratıcının rızasını elde etmektir.

Burada insanın değeri, maddî gücü ile değil, himmetiyle, fedakârlığı ve gayretiyle, başkalarına faydalı olma nispetiyle ölçülür. Kimin himmeti milleti ise, onu tek başına bir millet kabul eder. Yani, böyle fedakârlık gösteren bir insanı bir millet değerinde görür. Böylece insanlara ulvi hedef ve gayeler çizer. Onları, insanlığın huzur ve mutluluğunu sağlamaya teşvik eder. İnsanların en hayırlısını, insanlara faydalı olanı görür. Himmeti sadece kendi nefsi olanı, sadece kendi nefsini düşüneni insan olarak da nazara almaz. Onu, insandan aşağı telakki eder. Bu düşünce sisteminde insan çok kutsal ve değerlidir. Haksız yere bir insanın öldürülmesini, bütün insanlığın öldürülmesi olarak değerlendirir. Bu yaklaşım tarzında kim haklı ise o kuvvetlidir ve onun hakkı mutlaka alınmalıdır. Halbuki Batı felsefesinde kim kuvvetli ise, o haklıdır ve her istediğini yapma yetkisini kendinde görür.

Batı düşünce sistemiyle yetiştirilen ve eğitilen Batı toplumu, maddî ve manevî çevreyi tahrip ederek içinden çıkılmaz bir batağa saplanmıştır. Fertler, uyuşturucu ve sefahatin esiri olmuştur. Aile saadeti ve toplum huzuru bitmiş, insanlar âdeta makineleşmiştir. Şimdi Batı, geldiği bu yolun sonunun bataklığa çıktığını görmüş ve buradan nasıl çıkılabileceğini düşünmeye başlamıştır.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Dipnotlar:

1- Servier, J. Etnoloji. Tere. M. Ali Kayabal. İletişim yayınları, 1992, s.52-53.
2- A.g.e. s. 55.
3- A.g.e. s. 82-83.
4-A.g.e. s. 66-71.
5- A.g.e. s. 77.
6- A.g.e. s. 83
7- Saran, N. Antropoloji. İnkılâp Kitabevi, istanbul, 1993, s.166.
8- Moorehead, A.Darwin ve Beagle Serüveni. Tere. Nermin Çevik. TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları, 1996, s.20.
9-A.g.e. S.21.IV. bölüm

DARWINIZM VE NEO-DARWINIZM

DARWINIZM VE NEO-DARWINIZM, geçtiğimiz asırda hem Kapitalizme ve hem de Irkçılığa âlet edilmiştir. Darwin ve onun takipçileri Dobzshansky, Simpson, Huxley, Mayr ve Stebbins gibi Neo-Darwinistler tarafından ifade edilir.

Hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu ve kuvvetlilerin yaşama hakkına sahip bulunduğu şeklindeki görüş, Amerika ve Avrupalılarca, Asya, Afrika ve Uzak Doğu ülkelerini sö­mürge altına almada, kaynakların istismarını ve Kafkas ırkçılığını haklı göstermede gerekçe olarak kullanılmıştır. Meselâ, tesirli bir Evrim felsefecisi ve sosyologu olan İngiliz Herbert Spencer, Sosyal Danwinizm fikrini şiddetle müdafaa et­miş, bu görüşü daha sonra John Rockefeller, Andrew Cornegie ve İngiliz Emperyalistlerinden Cecil Rhodes tarafından tesirli bir şekilde uygulanmıştır. Almanya’da ise, Haeckel, Nietzsche ve Bismarck gibi kişilerin ırkçı evrimcilikleri, sonra­dan Adolf Hitter’in Nazizmini doğurmuştur.

Yaygın olarak kullanılan Mongolizm hastalığının ismi bi­le, ırkların sırasıyla zenci, Moğol ve Kafkas safhalarından ge­çerek evrimleştiğine dair faraziyeden hareketle ortaya atıl­mıştır. Bugün, tamamlanmayan bir embriyonik gelişmeden sonra doğan çocuklara Moğol manasında Mongoloid denil­mektedir.

Yine Evrimci antropologlardan Osborn, 1980 yılında neş­rettiği İnsan Irklarının Evrimi adlı kitabında şu görüşlere yer verir:

Mars’tan tarafsız bir zoolog dünyamıza inse ve balıkların, kuşların ve memelilerin ırkları gibi, insan ırklarını da aynı tarafsızlıkla incelese, mevcut insan ırklarını muhtelif cins­lere ve çok sayıda tür ve alt türlere bölecektir… Bunlar; Kafkas, Moğol ve Zencilerdir.

Osborn bu üç insan grubunun ruhî, aklî, fizikî ve ahlâkî yönden birbirinden farklı olduğunu kabulle aynı konuya şöy­le devam eder;

Ortalama ergin bir zencinin standart zekâ seviyesi, Homo sapiens türüne ait onbir yaşındaki bir gencinkiyle aynıdır.1

Bu şekildeki Evrim anlayışı, günümüz Batılı Evrimcileri­nin kalplerini fethetmiş durumdadır.

 

Marksist Sıçramacılık ve İhtilâl

KOMÜNİZM de hedefine ulaşmak için, Evrim Teorisini gaye­si doğrultusunda maharetle kullanmıştır. Robert; Young’un sözleri bunu açık bir şekilde ortaya koyar. O şöyle der:

Evrimcilik bütün yönleriyle marksizmle tam bir uygunluk arzeder. İnsanın varlığını ve fikirlerinin kaynağını tama­men tabiat kuvvetleriyle izah, marksist ve lâik düşünce sahipleri tarafından daima benimsenmiş ve benimsenme­ye devam edecektir. Değer ve sorumluluk kaynakları, ölümsüz bir ruhta ve mukaddes kitapların vahyedilmiş sözlerinde aranmamalıdır.2

Genetikçi T. Dobzhansky de şu ifadeyi kullanır:

Bugün materyalist felsefe, mevcut biyoloji ilimlerinin çoğu tarafından paylaşılır.3

Ünlü Paleontolog David Pilbeam, geçmişte ileriye sürdük­leri teorilerinin, ideolojik olduğunu dile getirir:

“İnsanın geçmişi ile ilgili, içimize yerleşmiş bulunan ön kabullerin farkındayım. Bunları zihnimden çıkarmak için gerçekten çaba gösteriyorum. Geçmişteki teorilerimiz, el­de olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideoloji­mizi yansıtıyordu.” 4

1980 yılında International Socialist Review’da, Darwin’e şöyle teşekkür ediliyordu:

Bizlere oldukça zengin bir bilgi mirası bırakan, ondokuzuncu yüzyılın ilim adamlarına, özellikle tabiatın Evrimci diyalektik anlaşılmasında yollarımızı açan Charles Darwin’e teşekkürü bir borç biliriz.5

Karl Marx'ın Kitabından Darwine Sevgiler Mesajı
Karl’dan Darvvin’e sevgilerle…

Kari Marx, Darvvin’e olan hayranlığını sık sık dile
getirirdi. Hatta DAS KAPITAL’in Almanca bir baskısını
“Charles Darvvin’e, ateşli bir hayranı olan Kari Marx’tan”
şeklinde imzalamıştı.

Marksizmin Evrime teslimiyetine rağmen, hem Marx ve hem de Komünistler, Darwinizmin tedricilik, yani zaman için­de yavaş yavaş değişmeyi ifade eden görüşlerinden daima ra­hatsız olmuşlardır. Onlar Darwinizme, tabiatcılık ve ateizm görüşlerine ilmî itibar kazandırdığı için saygı gösteriyorlardı. Fakat bunların istediği, yavaş cereyan eden bir Evrim olayı değil, bilâkis daha hızlı vuku bulan bir değişimdi.

Aslında Lamarckizm, Komünist ideolojiye daha uygun gelmekteydi. Çünkü bu görüş, değişen çevreye göre bir evrimi savunuyordu. Dolayısıyla tabiî seleksiyon mekaniz­masından daha hızlı cereyan edebilecekti. Çevrede meydana gelecek ihtilâlvari bir değişme, Lamarck teorisinde olduğu gi­bi, toplumda sosyal ve fizikî değişmeler hasıl edebilecekti. Bu düşünce belli bir süre, devletin resmî görüşü olarak Rus ilim adamlarına empoze edildi.

Fakat Lamarck’ın görüşü, Darwin’inki gibi değildi. Deney­lerle doğruluğunu araştırmak mümkündü. Nitekim pek çok ilim adamı tarafından yapılan deneyler, Kammerer, Pavlov, Lysenko gibi Rus araştırıcılarının iyimser iddialarına rağmen, neticede Lamarck’ın görüşleri tamamen çürütülmüş ve sonunda resmen reddedilmiştir. Kısacası, gerek Darwinizm ve gerekse Neo-Darwinizmin savunduğu Evrim görüşü, komü­nizmi tatmin etmiyordu. O, hızlı değişim taraftarıydı.

Rusya ihtilalinin öngördüğü hızlı değişimi sağlayan görü­şü destekleyen teori en nihayet 1930 lu yıllarda Richard Goldschmidt tarafından gündeme getirildi. Bu teori, her canlı organizma çeşidinin üremesini bazı esrarengiz genetik büyü­melere, bazı önemli embriyonik âni değişmelere, sıçrayan genlerin şanslı atlamalarına veriyordu.

Karl Marx'ın Kitabından Darwine Sevgiler Mesajı
Stephen Jay Gould
İhtilalci Evrim’in fikir babalarından…

Kuantum Özleşmesi, Fasılalı veya Sıçramalı Denge Teorisi (Punctuated Equilibrium) olarak da adlandırılan bu teoriyi, evrimcilerin lideri Stephen Gould, 1977 Haziran’ında Naturel History dergisinde Ümit Verici Yaratığın Dönüşü adlı maka­lede şöyle özetliyordu:

Fosil kayıtları, evrimin yavaş yavaş gelişim fikrini destek­lememektedir. Bunun sebebi, organizmalardaki değişik­liklerin, âni sıçramalarla olmasıdır. Meselâ, bir sürüngen yumurtasından aniden bir kuş teşekkül etmiş, insanın da şansı yaver gitmiş, bir kuş yumurtasından aniden meyda­na gelivermiştir.6

Böylece İhtilâlci Evrim adı verilen karmaşık bir kavram doğdu. Stephen Gould ve Eldredge bu teorileriyle komünizm arasında bir bağ kurarak şöyle demektedirler:

Materyalist açıdan tefsir edilen Hegel’in diyalektik kanunları, pek çok milletin resmi devlet felsefesi hâline gelmiş­tir. Bu değişim kanunları açık şekilde sıçramalıdır ve insan toplumundaki ihtilâlvari dönüşümlerin teorisine tam uy­gunluk göstermektedir.7

Bazı makalelerde Gould’un zaman zaman Marksist şöhre­tinden hicap duyduğu belirtilir. Fakat, İngiliz Komünist parti­sinin teorik ve tartışma dergisinde, Gould’un Marksist olma­dığına işaret edilerek şu görüşe yer verilir:

Bilimsel Evrimciliğin ateşli bir savunucusu olan Stephen Jay Gould, ilim/politika zemininde solda yer alan ve marksist olmayan bir radikaldir. Ama, bu çerçevede çok iyi ve gerçek bir hizmet görmektedir.8

Bu tip teorilerin toplum yapısına nasıl tesir ettiğini anla­mak için, son zamanlarda Amerika’da neşredilen; Evrim Kar­gaşası adlı kitaba göz atmak yeterlidir. Bu kitapta Morris şöy­le diyor:

Fasılalı veya sıçramalı Evrimciliğin Amerika’ya girişi ile, özellikle genç evrimciler tesir sahasına girdiler. Ülkenin kapitalist düzeninden rahatsız olmaya ve sosyal adalet arayışlarına başladılar. Bütün bunların birdenbire değiş­mesini arzular oldular. Gould ve arkadaşları, bu ihtilâlci evrimin liderleri olarak kahramanlaştırıldılar… Gould da Newsweek dergisi tarafından kapak konusu yapılmış, Discover dergisince Yılın Bilimadamı seçilmiş, birçok te­levizyon programına çıkarılarak ihtilâlci Evrimin ateşli teş­vikçileri şeklinde ün kazanmışlardır.9

 

Kapitalist, sosyalist çatışması

SON ZAMANLARDA Darwinizm ve Neo-Darwinizm taraftar­ları eski devrimci sıçramalı denge teorisini savunanlar da Ye­ni Evrimciler olarak adlandırılmaya başlandı. Yeni Evrimci akımın temsilcileri sosyalist, eskininkiler ise kapitalistti. Yeni Evrimci grubun içinde bir de Cladistics akımının taraftarları vardır. Bunlar, hayvanlar âlemini Evrimleştikleri farz edilen atalarına göre değil de, fizikî özelliklerine göre sınıflandırır­lar. Bu sınıflandırmaya, canlı grub (Clade)’un birdenbire or­taya çıktığı imâ edildiği endişesiyle, eski Evrimciler şiddetle karşı çıkar. Nitekim, eski Evrimcilerden İngiltere Reading Üniversitesi profesörü Bevery Halstead, Tabiat Tarihi Müze­sinde görevli Cladistics’lerin bir yayını üzerine, onlara karşı şöyle bir serzenişte bulunmaktadır:

Kladistikler’in (Cladistics) belirtilen faraziyelerine göre, ta­nım olarak, fosil türlerinin hiçbirisi ata olamaz. Bu, kamu­oyuna insanoğluna doğrudan ata olabilecek hiçbir fosilin mevcut olmadığına dair ilk defa yapılan bir açıklamadır. Senelerdir yaratılışcılar tarafından ısrarla söylenenler, şimdi Tabiat Tarihi müzesi tarafından alenen ilân edilmek­tedir.10

Eski ve yeni evrimcileri karşı karşıya getiren hususlardan birisi de, Neo-Darwinizmin bir uygulaması olan sosyobiyolojinin ırkçı yönlerine marksistlerce şiddetle karşı çıkılmasıdır. Halstead aynı yayınında bu konuya da şöyle temas eder:

Bundan sonraki soru, tedricilik (Neo-Darwinizm) fikrinin niçin bu derece hiddetle karşılandığıdır. Bu sorunun ce­vabı politik sahada aranmalıdır. Eğer evrimin birbiri arka­sına sıçramalı olarak cereyan ettiği gösterilebilseydi, bu durumda marksistler, yaklaşımlarının gerçekten bilimsel delillerle desteklendiğini iddia edebileceklerdi. Yaratılışcılık görüşünü ispat etmek için, zaman içinde vuku bulan tedrici değişim kavramının yanlışlığını ispat etmeye çalı­şan ilmi yaratılışcılar olduğu gibi, farklı hareket noktaları­na rağmen, adım adım değişikliği reddetmeye aynı şekil­de gayret sarfeden marksistler de vardır.

Böylece yaratılışcılar, kendilerini birdenbire kapitalist ve marksist Evrimciler arasındaki çekişmenin ortasında bulmuş­lardır. İki grup arasındaki bu çekişmeyi Tom Bethell, Marks’ı Yükseltmek İçin Feda Edilen Darwin başlıklı makalesinde bu hususu gayet veciz bir şekilde ifade eder ve şöyle der:

Darwin teorisinin sol kanat eleştiricileri bu işte galip gel­memiştir. Yüz yılı aşkın süredir Darwin’i yere yıkmak iste­yen aşırı muhafazakârlar, bu sefer, daima müttefik olduk­ları sağ kanat vasıtasıyla değil de, Marx’ı ilâhlaştıran biyo­loglar sayesinde büyük başarı sağlamışlardır.12

Bu örnekleri daha da arttırmak mümkündür. Fakat bu ka­darı bile, konunun istismara gayet müsait olduğunu göster­meye kâfidir sanırım.

Komünizmin ilk hedefi, toplumlardaki inanç sistemini yık­maktır. Bu bakımdan varlıkların ortaya çıkışını materyalist bir açıdan ele alan Evrim Teorisini materyal seçmiş olmasını yadırgamamak lâzımdır. Nitekim böyle materyalist bir yakla­şımı Darwin; bizzat kendisi bir yazısında şöyle ifade eder:

İnsanın, daha başlangıçtan, mutlak bir Yaratıcı’nın varlığına ait ön bilgilerle soylu kılınmış olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur.13

Böyle bir ifadeyi kabul edip, bunun aksini ortaya koyan fi­kir ve görüşlere karşı çıkmayı anlamak mümkün değildir.

Son olarak şu söylenebilir: Yaradılış/Evrim hususun da gençlerin tek taraflı şartlandırılmasını önlemenin, serbest dü­şünce alışkanlığı kazandırarak kendi muhakemeleriyle yo­rum yapabilmelerini sağlamanın ve toplum huzurunu teminin yolu, kanaatimizce bu konudaki değişik görüş ve fikirlere yer vermekle mümkündür. Bundan ne Evrim Teorisi ve ne de ilim zarar görecek, bilâkis ilim hakiki hüviyetini kazanmış olacaktır.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Dipnotlar:

 

1-  Henry Fairfıeld Osborn, «The Evolution of Human Races», Natural History, Vol. 89, p. 129, 1980.
2-  Robert Young, «The Darwin Debate.» Marxism Today, Vol.26., p. 22, 1982.
3- T. Dobzhansky, Sciences, vol. 175, p. 49, 1972.
4- Pilbeam, D. Rearranging Our Family Tree. Nature, Haziran, 1978.
5- Cliff Canner, «Evolution Creationism: in Defense of Scientific Thinking,» International Socialist Review: Montly magazine supliment to the militant, Novermebr, 1980.
6- Stephen J. Gould and Niles Eldredge, «Punctuated Equilibria: The Tempo and Modo of Evolution Reconsidered,» Paleobiology. vol. 3, p. 145, 1977.
7- age
8- Robert Young, «The Darwin Debate,» Marxism Today, Vol.26, p. 22, 1982.
9- H. Morris, «Evolution in Turmoil», San Diego, California,1982.
10- Beverly Halstead, «Museum of Errors», Nature, vol. 288, p. 208, 1980.
11- Beverly Halstead, a.g.e.
12-  Tom Bethell, «Burning Darwin to Save Marx», Harper’s.December, , p. 92, 1978.
13- B. Farrington, «What Darwin Really Said». Tere. B. Güvenç ve Y. Izbul. Darwin Gerçeği, Ç. Yay. s. 74, 1982.

Akıllı Tasarım Teorisi

“Bir zamanlar hayatın kökeni olduğu düşünülen basitliğin bir hayal olduğu ispatlandı. Bunun yerine, hücreyi eksiltilemez bir karmaşıklık işgal etmektedir.

‘Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu’ anlayışı, hayatı ‘basit doğa kanunlarının bir sonucu’ olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi meydana getirmiştir.

Diğer yüzyıllarda da benzer şoklar yaşanmıştı. İnsanlık, uzayın merkezinin dünyadan kalkıp güneşin ötesine ilerlemesine ve ‘sonsuz kâinat’ fikrinin çökmesine dayanabilmiştir. Darwin’in kara kutusunun açılmasına da dayanacaktır”
(J. Behe).

Darwin’den itibaren geçen 150 yıl içerisinde evrimle ilgili pek çok çalışma yapılmış ve birbirinden farklı pek çok görüş ortaya sürülmüştür. Hayatın kökenini açıklayabilmek için, özellikle biyokimya sahasında, hücre içerisinde canlılığın temelini teşkil eden DNA, RNA molekülleri, proteinler ve hücre organelleri üzerinde binlerce araştırma yapılarak yayınlanmıştır.

Darwin zamanından itibaren yakın geçmişe kadar, tek hücrelilik “basit yapılı” olarak algılanıyordu. “Kompleks yapıların, basit yapılardan zaman içerisinde kademe kademe geliştiği” varsayılıyordu. Hücre seviyesinde ve moleküler düzeyde yapılan çalışmalarla, “yüksek yapılı canlıların ve kompleks organların, ilkel tiplerden farklılaşarak teşekkül edemeyeceği” anlaşılmaya başlandı. Çünkü her bir organın yaptığı görev, çok kompleks ve karmaşık olaylar zincirinin bir sonucuydu. Bu görevin yapılabilmesi bütün şartların bir anda var olmasıyla mümkün olabiliyordu, aksi hâlde sistem görev yapmıyordu.

Bunun manası şu idi:

Biyolojik olayların büyük bir kısmı, çok komplikedir, basit bir veya iki kademeli hadise değildir. Dolayısıyla bu biyolojik reaksiyonlar, “kendiliğinden oluşma”yla veya “gelişigüzellik”le açıklanamaz. Çünkü burada fevkalade plânlı/prog­ram­lı ve son derece komplike bir yapı göze çarpmaktadır.

Biyokimyacı Michael J. Behe, bu fikri sistemleştirenlerin başında gelmektedir. “Darwin’in Kara Kutusu” adlı kitabında ileriye sürdüğü “Akıllı Tasarım Teorisi,” ilim çevrelerinde “Darwinizm’in alternatifi” olarak değerlendirilmiştir. Dar­win’in Evrim Teorisi’ne karşı şimdiye kadar ileri sürülmüş gö­rüşler içerisinde en kapsamlı olanı, Behe’nin Akıllı Tasarım Teorisi’dir.

Behe, verdiği bazı biyokimyasal örneklerle, “biyolojik olayların bir plân ve programın gereği olduğu”nu açıklamaya çalışır. Bunlardan birisi, gözdeki görme olayının biyokimyasal açıklamasıdır.

a- İnsanda görme olayı

Behe, görme olayında ışığın ilk olarak retinaya çarptığını belirtir. Bu nesnada foton ‘11-cis-retinal’ adı verilen bir molekülle etkileşir. Bu molekül birkaç piko­sa­ni­ye (ışığın bir tek insan saçı genişliği kadar mesafede yaptığı yol­culuk) içinde ‘trans-retina’ denilen bölgeyi düzenleyebilir.

Retina molekülünün şeklindeki değişiklik, retinanın sıkıca bağlandığı, ‘rodopsin’ denilen proteinin şeklinde değişikliğe sebep olur. Proteinin değişikliği, proteinin davranışlarını da değiştirmekte ve bundan sonra ‘Metarodopsin II’ adını almakta ve ‘transdusin’ denilen başka bir proteine yapışmaktadır. Metarodopsin II’ye çarpmadan önce transdusin, ‘GDP’ denilen küçük bir moleküle sıkıca bağlanır.

“GTP-transdusin-Metarodopsin II, ‘fosfodiesteraz’ adı verilen başka bir proteine bağlanır. Fosfodiesteraz proteini, Metarodopsin II ve diğerlerine bağlandığında, bir molekülü kesebilecek kimyasal bir yetenek elde eder ve ‘cGMP’ denilen bir molekülü keser.

Behe’ye göre iyon kanalı, hücredeki sodyum iyonlarını düzenlemek için bir giriş kapısı görevini yapar. Sodyum iyonlarını ayrı bir protein aktif olarak tekrar dışarı verirken, iyon kanalı onların hücrede dolaşmalarını sağlar. İyon kanalının bu iki yönlü hareketindeki pompalama etkisiyle hücredeki sodyum iyonları belirli bir seviyede kalır. Fosfodiesteraz proteinin faaliyetleriyle cGMP’nin miktarı azaldığında iyon kanalları kapanır ve bu durum pozitif yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun düşmesine sebep olur. Sonuçta hücre zarındaki elektrik yükleri dengesizleşir ve en son aşamada bir elektrik akımının, optik sinirlerden beyne doğru iletilmesine sebep olur. İşte, bu son noktada beyin iletilen elektrik akımını yorumlayarak görme olayı gerçekleşir” 236.

Yukarıda verilen, görme hadisesinin biyokimyasal basamakları, Behe’nin açıkladığının aşağı yukarı daha yarısıdır! Sizi teferruata boğmamak için bu kadarla yetinilmiştir.

Behe, görme hadisesinin tamamlanabilmesi için, harekete geçmiş olan proteinleri durduracak ve hücreyi eski hâline dönüştürecek 18 farklı reaksiyon ve basamağı daha saymaktadır. Behe, bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:

Yukarıdaki açıklama, görmenin biyokimyasının genel bir görünümüdür. Sonuçta bu örnek, ‘biyoloji biliminin neyi açıklaması gerektiği’nin bir çeşit açıklamasıdır.

Bu aşamada görmenin kara kutusu açıldığına göre, Darwin’in 19’uncu yüzyılda ‘evrimin açıklayamadığı’nı söylediği görme olayı ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de evrimci bir mantıkla açıklanamaz. Darwin’in düşündüğü ve öne sürdüğü her anatomik yapı ve aşama o kadar basittir ki, kâğıda bile aktarılamayan karmaşık biyokimyasal işlemleri açıklayamamaktadır. Darwin’in küçük sıçramalarla açıkladığı şeyler, ne yazık ki ancak helikopterle aşılacak derecede büyümüştür!”217

 

b- Tüycükler

Behe, karmaşık fonksiyonlara örnek olarak tüycüklere de dikkati çeker ve bunların yapıları ile görevleri hakkında detaylı açıklamalar yapar.

Bilindiği gibi, bazı hücrelerde yüzmek için tüycükler vardır. Bu tüycükler kirpiklere benzerler. Behe’ye göre, eğer tüycükleri olan bir hücre, sıvı içinde serbestçe hareket edebiliyorsa, bir küreğin tekneyi hareket ettirmesi gibi, tüycüklerin de hücreyi hareket ettirmesi mümkündür. Eğer hücre diğer hücrelerin ortasında ise, hareket hâlinde olan tüycükler sıvıyı, sabit hücrenin yüzeyine doğru sıçratırlar. Behe, tüycüklerin iki farklı görevinden söz eder. Birisi hücrenin yüzmesinde vazife görür; spermde olduğu gibi. Diğeri de, senkronize hareket yaparlar, solunum yollarındaki hücrelerin tüycüklerinde olduğu gibi. Roma savaş gemilerinde kürek çeken köleler gibi, tüycükler de mukus sıvısını boğazdan yukarıya doğru iterler. Bunlar nefes alırken içeri kaçarlar ve sonra dışarıya itilmeye çalışılırlar.

Tüycüklerin üzeri zarla örtülmüş liflerden oluşmuştur. Tüycüğün zarı, hücre zarının dışında gelişen bir parçasıdır. Böylece, tüycüğün iç kısmı hücrenin içiyle temas hâlindedir. Behe,  bir tüycük diklemesine kesilerek elektron mikroskopta incelendiğnde, çubuk şeklinde dokuz ayrı yapnını göze çarptığını ifade eder. Bu çubuklara ‘mikrotüpler’ adı verilir. Bu dokuz mikrotüpten her biri iç içe geçmiş iki halkadan oluşur. Bu halkaların her birisi de 13 ayrı telden teşekkül eder. O, biyokimyasal deneylerin, mikrotüplerin ‘tubulin’ denilen proteinlerden oluştuğunu gösterdiğini nazara veirir. Her mikrotüpte iki ayrı uzantı vardır. Bunlar ‘dynein’ denilen bir proteine sahiptirler. Dynein, ‘hücredeki motor’ görevini yapar ve mekanik bir güç oluşturur. Dynein hareketine devam ettikçe gerilim artar. Behe, mikrotüpler esnek olduğu için dynein molekülünün sebep olduğu kayma hareketinin zamanla bükülme hareketine dönüştüğünü belirtir.

Tüycüklerin hareketi için mutlaka mikrotüpler gerekmektedir. Ayrıca tüycüklerin mikrotüplerinin hareketsiz kalmamaları için bir motoru bulunmalıdır. Komşu lifleri hareketlendirebilmek için de bağlayıcılara gerek vardır. Ancak bu şekilde ayrıştırma hareketini bükülme hareketine dönüştürürler ve yapının yıkılıp dağılmasını engellerler.

Behe, bütün bu anlatılanların ışığında, tüycüklerin eksiltilemez ya da indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu, dolayısıyla, bu kadar komplike ve karmaşık yapıların hiç birisinin evrim süreci veya aşamasıyla oluşamayacağını belirtir.

Behe, tüycüklerin evrim sürecini açıklayan, dikkate alınabilecek yalnızca iki makale bulunduğuna dikkati çeker.  Bu iki makalede de, söz konusu tüycüklerin evriminde izledikleri yolla ilgili birbirinden farklı yaklaşımlar sergilendiğine  dikkati çeker. Ayrıca,  bu yayınların can alıcı noktalara hiç temas etmediklerini ifade eder ve şöyle der:

“Cavalier-Smith tarafından yazılan ilk yazı, 1978 yılında ‘Biyosystem’ adlı bir dergide yer aldı. Fakat yazının içeriğinde, bu yapıya sahip olmayan bir hücrenin nasıl kirpiksi yapılar kazandığını anlatan gerçekçi verilere dayanan bir açıklama yoktu; bunun yerine, yazarın hayal gücüne dayalı olayların sıralandığı bir senaryo anlatılmıştı!”238

Bu hayalî senaryo aşamalarını belirten Simith’in kendi ifadesi şöyledir:

“Flagella (uzun tüycükler) öyle karmaşık yapıdadır ki, evrimi büyük ihtimalle çok fazla aşama gerektirmiş olmalı. Tahminlerime göre, flagella ilk zamanlarda hücre dışına uzanmaktaydı, fakat küçük çıkıntılar şeklindeydi. Organizmalar, birçok farklı yapıyla evrimleşmiş olmalı. Fototaksis mekanizmalarının da flagella ile birlikte evrimleştiği tahmin edilmektedir” 239.

Behe, ikinci yazının da Macar bilim adamı Eörs Szathmary tarafından yine “Biyosystem” dergisinde yayınlandığına dikkati çeker, Szathmary’a göre, Spirochete türünde bir bakteri, yüzerken yanlışlıkla bir ökaryotik hücreye yapışıvermişti240-241.

Behe, bununla ilgili şu değerlendirmeyi yapar:

“Anlaşılması zor olan, ‘Spirochete’ denilen bakterilerin, kirpiksi yapılardan çok daha farklı bir sistem kullanarak yüz­me­siydi. Bunun diğer yüzme sistemine evrimleşerek dönüştüğünü ileri sürmek, çocuğun oyuncak balığının, Darwin yöntemleriyle adım adım, Mississippi buharlı gemisine dönüşmesine benzetilebilir! Margulis zaten mekanik detaylarla pek ilgilenmemektedir. Sadece bakterilerin ve kirpiksilerin yüzmelerindeki benzerlikler onun dikkatini çekmiştir. Szathmary bundan daha öteye giderek, böyle bir senaryoda yaşanabilecek zorlukları da gündeme getirdi. İster istemez onun yazısı da, Cavalier-Simith’inki gibi ‘kelimelerden oluşan az gelişmiş bir senaryo’dan öteye gidemedi.

“Margulis ve Cavalier-Simith, son yıllarda yazılı basında birbirleriyle çekişme hâlindedirler. Her biri, diğerinin modelindeki yanlışlıkları gözler önüne sermektedir ve ikisi de haklıdır. Fakat onların başarısızlığının asıl sebebi, modelleri için mekanik veriler oluşturamamalarıdır. Detaylar olmadan, tartışma bilim dışı ve sonuçsuz kalmaktadır. Bilimsel çevreler genellikle her iki modeli de reddetmekte ve yazıları diğer bilim adamlarınca en fazla bir elin parmakları kadar kullanılmaktadır”242-244.

c- Bakteri kamçısı (Flogellatum)

“Bakteri kamçısının, kürek, rotor ve motor gibi en az üç parçadan oluşması gerektiğinden, eksiltilemez bir karmaşıklığı vardır. Bu sebeple kamçının aşamalı bir evrim sürecinden geçmiş olması, hücre kirpikçiklerinde olduğu gibi imkânsızdır”(J. Behe).

Schuster ve Caplan, bakteri kamçısının kompleks bir yapıya sahip olduğuna dikkati çekerler:

“Bizim ‘en ilkel’ zannettiğimiz tek hücreli yapıya sahip bakteri, üstün yapılı organizmalar arasında sayılabilir! Bazı bakterilerin müthiş bir yüzme aygıtı, yani kamçısı vardır; bu özelliğe hiçbir kompleks hücre sahip değildir”245-246.

Behe, 1973 yılında bazı bakterilerin kamçılarını hareket ettirerek yüzdüklerinin anlaşıldığını belirtir. Bakteri kamçısı, yönlendirilebilen bir pervane gibi hareket etmekte ve tüycüklerden daha farklı özelliklere sahip bulunmaktadır.

Flagellum, ya da bakteri kamçısı, hücre zarına bağlı, saça benzer uzun bir tüycüktür. Dıştaki yapı ‘flagellin’ denilen bir proteinden oluşur. Flagellin lifi, yüzme sırasında suya temas eden kürek görevindedir. Kamçının dönme hareketi, kamçının tabanında yer alan rotor ve stator halkalarının teşkil ettiği bir motor sistemi tarafından sağlanmaktadır.

Behe’ye göre, bakteri kamçısı dönme hareketi sırasında, buradaki bakteriyel motor, hücre içinde ATP gibi bir molekülde saklı enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine, bakteri zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Böyle bir prensiple çalışan bir motorun çok karmaşık bir yapıda olması gerekir. Bunun araştırılacak pek çok yönünün olduğu kesindir.

Behe bu konuda şöyle der:

Bakteri kamçısı hakkında yayınlanmış profesyonel eserlerin geçmiş yıllar içinde sayıları binleri aşmıştır ve kirpikçiklerle ilgili literatür oldukça zengindir. Fakat hiçbir bilim adamı, bu olağanüstü moleküler makinenin nasıl evrimleştiğiyle ilgili bir model ortaya atamamıştır.

Bakteri kamçısının, kürek, rotor ve motor gibi en az üç parçadan oluşması gerektiğinden, eksiltilemez bir karmaşıklığı vardır. Bu sebeple kamçının aşamalı bir evrim sürecinden geçmiş olması, hücre kirpikçiklerinde olduğu gibi imkânsızdır” 247.

ç-Kirpikçik ve kamçıların kritiği

Behe, gerek kirpikçiklerin gerekse kamçıların son derece kompleks ve indirgenemez yapıda olduklarını, Darwin’in öngördüğü şekilde “basitten kompleksliğe doğru adım adım değiştiği” yönündeki iddiaları bu organellerin doğrulamadığını belirtmektedir.

Behe’ye göre, kirpikçiğin esasını teşkil eden; tubulin, dynein, neksin ve diğer bağlantı proteinlerinin alınıp, böyle bir yapıya sahip olmayan bir hücreye enjekte edildiğinde, bunlar faaliyet gösteren bir tüycüğe dönüşmemektedirler. Bir hücrenin kirpikçiğe sahip olması için çok daha fazlası gerekmektedir. Ona göre, hücredeki kirpikçikte 200’den fazla protein bulunmaktadır. Yani bu yapının ihtiva ettiği karmaşıklık, bizim tahminimizden çok daha fazladır. O, bu karmaşıklığın tüm sebeplerinin henüz bilinemediğini ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu ifade eder.

Ona göre, bakteri kırbacı (Flagellum) ise, yukarıda sözü edilen proteinlerin yanı sıra, fonksiyonlarını gerçekleştirebilmek için 40 kadar başka proteine ihtiyaç duymaktadır. Bu proteinlerin görevleri tam olarak bilinmemesine rağmen, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderirler, kırbacın hücre duvarına veya zarına saplayacak proteinleri oynatırlar, yapının oluşmasında rol oynayan proteinlere yardımcı olurlar ve flagel­lumu oluşturan proteinlerin düzenlenmesini sağlarlar.

Behe  bu konuyu şöyle değerlendirir:

Kısacası, biyokimyacılar, kirpikçik ve kırbaç gibi, görünürde basit olan yapıları incelemeye başladıkça, inanılmaz derecede bir karmaşıklıkla karşılaşmışlardır. Bunlar düzinelerce, hatta yüzlerce ayrı parçadan oluşmaktadırlar. Aslında bizim burada üzerinde durmadığımız bazı parçalar, kirpikçiklerin çalışabilmesi için gereklidir. Gerekli parçacıkların sayısı arttıkça sistemin bir araya getirilmesindeki zorluk da artar ve ortaya atılan dolaylı senaryolar da çıkmaza girer. Darwin de, giderek daha çok hata yapmaya başlar. İlgili proteinlerin üzerinde yapılan çalışmalar, sistemin karmaşıklığını açıklamaya yetmemiştir. Problemin hassasiyeti çözümlenememiş, hatta giderek daha da kötüleşmiştir. Darwin Teorisi, kirpikçik ve kırbaç hakkında açıklama yapamamıştır. Yüzme sistemlerindeki karmaşıklık, bunların aslında hiçbir zaman bir açıklama yapamayacağını da göstermektedir.

Evrimci yaklaşımla aşamalı bir gelişmeye ters düşen sistemlerin sayısı arttıkça, yeni bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Kirpikçik ve bakteri kırbacı, Darwin’e problem çıkaran sistemlerin sadece birkaçıdır”248.

d- Kanın pıhtılaşması

Behe, basit gibi görünen, fakat indirgenemez karmaşıklıktaki biyolojik olaylardan birisine de “kanın pıhtılaşması”nı örnek verir. Halkier, kanın pıhtılaşması otomatik olarak pıhtılaştığını belirtir. Kan basıncı artırılmış bir dolaşım sistemi deliğinde, canlının kanamadan ölmemesi için pıhtının hemen oluşması gerekir. Eğer pıhtı yanlış zamanda ve yanlış yerde teşekkül ederse, pıhtı kan dolaşımını engelleyebilir ve sonuçta kalp krizleri ile bayılmalar yaşanır. Ayrıca kanın, yaranın üzerinde boylu boyunca oluşması ve yarayı mühürlemesi de gereklidir. Fakat en önemlisi, pıhtı, yara üzerinde kalmalıdır. Yoksa canlının bütün kan dolaşımı pıhtılaşarak sertleşecek ve onu öldürecektir! Bu bakımdan kanın pıhtılaşması sıkı bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda, gerekli yerde oluşmalıdır.

Kan plazmasındaki (plazma, kanın alyuvarları alındıktan sonraki hâlidir) proteinlerin yüzde 2 veya 3’ü, ‘fibrinojen’ denilen karmaşık bir proteinden oluşur 249.

Behe’ye göre, fibrinojen, harekete geçmeyi bekleyen bir silah gibidir. Fibrinojen, altı protein zincirinden oluşur ve üç farklı proteinin çift eşlerini ihtiva eder. Tuzun suda erimesi gibi, fibrinojen de normalde plazma içinde erir. Yalnızca kendi işleriyle ilgileniyormuşçasına etrafta yüzer ve kanayan bir yara veya kesik ile karşılaşana kadar buna devam eder.

Kanama olması durumunda, ‘trombin’ adındaki başka bir protein, fibrinojenin protein zincirindeki üç halkadan ikisini dilimler. Kesilen protein artık ‘fibrin’ olarak adlandırılmaktadır ve dış yüzeyinde yapışkan parçalara sahiptir. Bu yapışkan parçalar, diğer fibrin moleküllerine tam uyacak şekilde düzenlenmiştir. Bu uyumlu yapışkan parçacıklar, çok sayıda fibrinin birbirine yapışarak bağlanmasını sağlarlar. Fibrin moleküllerinin şekli sebebiyle uzun zincirler teşekkül eder ve balık avlamakta kullanılan ağ gibi, bir diğerinin üzerinden geçerek kan hücrelerini yakalayan bir ağ sistemi oluştururlar. Bu, ilk pıhtıdır. Bu ağ sistemi minimum proteinle oluşarak tasarruf sağlar. Eğer yığılarak pıhtı hasıl etseydi, çok daha fazla proteine ihtiyaç duyulacaktı.

Fibrinojenden parçalar kesen trombin kontrolsüz olsaydı, bu kesim işlemine devam ederek canlının hayatını tehlikeye sokardı. Aynı şekilde, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan proteinler sadece trombin ve fibrinojen olsaydı, süreç kontrolden çıkardı. Trombin çabucak fibrinojeni fibrine dönüştürecek ve canlının kan dolaşımında yığın yığın kan pıhtıları oluşacaktı. Bu da canlının hemen ölümüne sebep olacaktı. Bunun için trombin faaliyetlerinin kontrol altında tutulması gerekir.

Vücut genellikle daha sonra kullanılmak üzere aktif olmayan enzimler depolar. Bu enzimler, fibrinojenin kesilmesinde olduğu gibi, kimyasal bir reaksiyonu harekete geçiren proteinlerdir. Bu aktif olmayan enzimlere ‘proenzim’ denir. Belirli bir enzimin gerekli olduğuna dair bir sinyal alındığında, ilgili proenzim harekete geçerek gerçek bir enzim hasıl eder. Fibrinojenin fibrine dönüşmesi gibi, proenzimler de kendi üzerinde belirli bir noktadan bir parçanın kesilmesiyle olgun bir enzime dönüşürler.

Trombin genellikle aktif olmayan protrombin hâlinde mevcuttur. Protrombin aktif olmadığı için fibrinojeni kesmez ve böylece canlı, kontrolsüz bir pıhtılaşmanın ölümcül etkilerinden korunmuş olur. Fakat buradaki kontrolün sırrı hâlâ çözülememiştir.

‘Stuart faktörü’ denilen bir protein de protrombini keser ve onu aktif trombine dönüştürür. Ancak bu şekilde trombin, fibrinojeni fibrine dönüştürür ve kan pıhtısını hasıl eder. Fakat Stuart faktörü de kanda aktif durumda bulunmamaktadır ve harekete geçmesi için aktifleşmesi gerekmektedir. Stuart faktörünün de harekete geçmesi için akselerin adında başka bir proteine ihtiyaç vardır. Fakat burada Stuart faktörünün rol alabilmesi için sistemde akselerin’in de doğrudan görev alması gerekir. Dinamik ikili olan akselerin ve aktif Stuart faktörü protrombini keser ve canlının kanaması durdurulur. Tabiî, akselerin de başlangıçta aktif olmayan proakselerin durumundadır. Peki onu ne aktifleştirir? Trombin! Fakat hatırlanacağı gibi, trombin daha sonra ortaya çıkmaktadır. Aslında ‘akselerin’ üretiminde rol oynayan trombin, kanda her zaman bir miktar bulunmaktadır. Bu nedenle kanın pıhtılaşması otomatik kataliz özelliğine sahiptir.

Bir hayvan veya insan yaralandığında, yaranın yakınındaki hücrelerin yüzeyinde ‘Hageman faktörü’ denilen bir protein açığa çıkar. Hageman faktörü daha sonra ‘HMK’ adlı başka bir protein tarafından kesilir ve aktif duruma gelir. Aktifleşen Hageman faktörü, başka bir protein olan prekallikreini aktif hâle sokar ve kallikreine dönüştürür. Kallikreinin varlığı ise, HMK’yı hızlandırarak daha çok Hageman faktörünün aktifleştirilmesini sağlar. Aktif Hageman faktörü ve HMK, birlikte konvertin proteinini harekete geçirerek, ‘Christmas faktörü’ denilen proteini de aktifleştirir. Sonuç olarak, aktif durumdaki Christmas faktörü ve antihemofili faktörü, Stuart faktörünü aktif hâle getirir.

Pıhtılaşma, çeşitli sebeplerden dolayı, sadece yaranın bulunduğu bölgeyi kapsar. Öncelikle ‘antitrombin’ denilen plazma proteini aktif pıhtılaşma proteinlerine bağlanır ve onları aktif olmayacakları hâle getirir. Eğer ‘heparin’ adı verilen bir maddeye bağlanmazsa, antitrombin de aktif değildir. Heparin, zarar görmemiş kan hücrelerinin ve damarların içinde teşekkül eder.

Görüldüğü gibi, pıhtılaşma hadisesi farklı reaksiyonların zaman ve hızına bağlıdır. Eğer trombin, prokonvertini yanlış zamanda aktif hâle getirirse hayvanın kanı katılaşabilir. Eğer proakselerin veya antihemofili faktörü çok yavaş aktif olursa ölüme yol açabilir. Eğer trombin C proteinini, proakselerini aktif hâle getirdiğinden daha hızlı aktifleştirseydi veya antitrombin kendi oluşumu kadar hızlı bir şekilde Stuart faktörünü aktif hâle getirseydi, o organizma tarih içinde yok olacaktı. Eğer plazminojen kanın pıhtılaşması üzerine hemen aktif hâle geçseydi, bu durumda pıhtıyı hemen çözecek ve sistemin işleyişini bozacaktı.

Behe, kanın pıhtılaşması ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar:

Eğer trombinin bulunmadığı bir sisteme yeni bir protein dâhil edilirse, sistem hemen çalışacaktır -ki bu hemen ölüm demektir- ya da hiçbir şey yapmayacaktır. Peki bunlardan hangisi doğal seleksiyon sonucu olmuştur? Her ikisi de organizmanın ölümüyle sonuçlanacaktır. Sistemin yapısından dolayı, yeni protein hemen düzenlenmelidir. En başından itibaren sisteme yeni bir adım eklenmesi demek, ‘bir proenzim ve onu aktif hâle getirecek bir enzimin de sisteme dâhil olması’ anlamına gelir. Böylece proenzim, enzimi doğru zamanda ve doğru yerde harekete geçirmelidir. Her adımın çeşitli parçalara ihtiyacı olduğundan, kanın pıhtılaşma sistemi eksiltilemez karmaşıklıktadır ve aslında her adımı bu özelliği taşımaktadır.

Bir başka ifadeyle, bir kan pıhtısının oluşması, sınırları, güçlendirilmesi ve ortadan kaldırılması entegre bir biyolojik sistemdir ve tek bir parçadaki problem, sistemin çökmesine sebep olacaktır. Kanın pıhtılaşma faktörlerinden bazılarının eksikliği veya hatalı faktörlerin üretimi, genellikle ciddi sağlık problemleriyle veya ölümle sonuçlanır” 250.

e- Kan pıhtılaşmasının kritiği

Kanın pıhtılaşmasıyla ilgili, San Diego California Üniversitesi’nden biyokimya profesörü evrimci Russel Doolittle’nin önemli bir çalışması vardır.

Doolittle, kanın pıhtılaşmasıyla ilgili bir hipotez ortaya atmıştır. Doolittle bu hipotezinde, pıhtılaşma proteinlerinin peş peşe oluştuğunu söylemektedir251.

Behe, bu açıklamaları son derece yetersiz bulur. Proteinlerin görünümüyle ilgili ihtimalleri hesaplama ve yeni proteinlerin teşekkülünü açıklama yönünde hiçbir girişimin olmadığını belirtir. Doolittle’nin, pıhtılaşmaya sebep olan faktörler hakkında “Doku faktörü görülmekte, Fibrinojen doğmakta,” “TPA ortaya çıkmakta, Karşılıklı bağlantı proteinleri serbest kalmakta” gibi ifadelerle hadiseyi geçiştirdiğini belirtir. Doolittle’nin, rastgele kopyalamalar ve gen parçalarının tekrar kombinasyonunu içine alan aşamalı Darwin senaryosuna bağlı kaldığına, bu ortaya çıkma ve serbest kalmaların neden kaynaklandığının açıklamasını yapmadığına dikkati çeker.

Behe, Doolittle’nin rastgele tezini şöyle bir örnekle tenkit eder:

“Kanın pıhtılaşma sistemine sahip hayvanların kabaca 10 bin geni olduğunu düşünelim. Bunların her biri ortalama üç ayrı parçaya ayrılmıştır. Bu da toplam olarak 30 bin gen parçası demektir. TPA’nın (Doku Plazmojen Aktivatörü) dört çeşit baskın geni vardır. Farklı karşılaştırmalar yoluyla bu dört baskın geni bir araya getirme ihtimali 30.0004 kadardır. Bu da yaklaşık olarak 1/109 demektir. Bir milyon kişinin her sene piyango oynadığı varsayılırsa, herhangi birinin oyunu kazanmasından önce, yaklaşık bin milyar sene geçmesi gerekir. Bin milyar sene, evrenin yaşının şu anki tahmininin yüz katı kadardır” 252.

Behe’uye göre, açıklanması gereken ikinci soru ise, kopyalama genlerle meydana gelmiş olan yeni proteinin teşekkül eder etmez, yeni ve gerekli donanımlara nasıl sahip olduğudur. İddiaya göre doku faktörü, genin başka bir protein için kopyalanmasıyla meydana gelmiştir. Ona göre, doku faktörü, diğer protein için söylendiği gibi asla kopyalama yoluyla meydana gelemez. O, bisiklet üreten bir fabrikanın kopyalanınca, motosiklet değil, yine bisiklet üreteceğini belirtir.

Bir protein için gen rastgele bir mutasyonla kopyalanabilir, ancak birden yeni birtakım özellikler kazanamaz. Kopyalanmış gen, eskisinin bir kopyası olduğu için, doku faktörünün meydana gelişinin açıklaması, aynı zamanda yeni bir fonksiyon kazanmak için izlediği yolu da ihtiva etmelidir.

Behe’ye göre, Doolit­t­le’­nin plânı, protrombin, bir trombin alıcısı, antitrombin, plaz­minojen, antiplazmin, proakselerin, Stuart faktörü, pro­konvertin, Christmas faktörü, antihemofili faktörü ve protein C’nin üretimindeki gibi, sistemdeki tüm proteinlerin üretiminde aynı problemi ortaya çıkarmaktadır.

Behe’ye göre, kanın pıhtılaşması senaryosundaki üçüncü soru ise, ‘pıhtının ne kadar, hangi hızda, ne zaman ve nerede meydana gel­diği’ gibi önemli konulardır. O, ‘pıhtılaşma materyalinin ne miktarda bulunduğu’yla ilgili hiçbir bilgi verilmediğini söyler.

Behe şöyle der:

Sistemde eğer fibrinojen miktarı az olsaydı, yara kapanmayacaktı. İlkel fibrin bir ağ yerine tesadüfen baloncuklar meydana getirseydi, kanama durmayabilirdi. Eğer antitrombinin başlangıçtaki hareketi çok hızlı, trombinin içteki hareketi ise çok yavaş olsaydı ya da orijinal Stuart faktörü çok gevşek veya çok sıkı bağlansaydı o zaman bütün sistem çökerdi. Hiçbir aşamada, bir tanesinde bile, Doolittle sayıları veya miktarlarını içine alan bir model ortaya koyamamıştır.

Elbette sayılar olmadan bilim olmaz. Bu tip karmaşık bir sistemin yalnızca genel çerçevesi oluşturulduğunda, bunun gerçekten çalışıp çalışmadığını anlamak mümkün değildir. Bu tip önemli sorular dikkate alınmadığında ise, bilimi bırakıp Calvin ve Hobbes’in sihirli dünyasına gireriz.

Russel Doolittle’nin senaryosu aslında ‘pıhtılaşma sisteminin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğu’ konusunda bilgi vermektedir. Onun en son noktada söylediği ise, ‘proteinlerin tamamının sisteme bir anda dâhil olduğu’dur. Bu durum ise, sadece, Umulan Canavar (Ümit Edilen Varlık) Teorisi’ni hatırlatır. Tüm veriler göstermektedir ki, proteinlerin tamamı akıllı bir tasarımcı tarafından yönlendirilmiştir.

Bu açıklamalar aslında oldukça büyük bir problemin güçlüğünü tanımlayabilmek içindir. Bu problem, son 40 yıldır uzman bilim adamlarının kararlı çabalarına karşı gelmektedir. Kanın pıhtılaşması, vücudun basit görünen sistemlerinin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu gösteren iyi bir örnektir. En basit fenomenin altında dahi böyle bir karmaşayla yüz yüze gelen Darwin Teorisi, sessiz kalmaktadır”252.

f- Hücre içi nakil sistemleri

On dokuzuncu yüzyılda hücrenin “homojen bir protoplazma yığınından ibaret” olduğu düşünülüyordu. Ancak bu konuda yapılan detaylı çalışmalar, hücrelerin kompleks yapılar olduğunu göstermiştir. DNA’nın bulunduğu çekirdek kıs­mı, hücrenin beyni hükmündedir. Enerji üretim merkezi, mitokondrilerdir. Protein üretimini endoplazmik retikulum, protein naklini de golgi cisimcikleri sağlar. Lizozomlar hücrenin atık ünitesidir. Saklama kesecikleri, hücrenin dışına çıkarılmadan önce maddelerin depo edildiği yerdir. Perosi­som­lar ise, yağların metabolizmasını sağlar. Her bölüm, kendisine ait zarlarla hücrenin diğer kısımlarından ayrılır.

Hücre dinamik bir sistemdir, devamlı olarak yeni yapılar üretir ve eski materyalleri dışarı atar. Hücrenin bölümleri kendi içerisinde kapalı olduğu için, her bölüm yeni materyalleri içeriye alma problemiyle yüz yüzedir. Hücrede bazı bölümler kendi materyallerini üretir. Fakat proteinlerin büyük çoğunluğu merkezî olarak üretilip diğer bölümlere gönderilirler.

Behe, hücredeki proteinlerin naklinin indirgenemez karmaşıklıkta olduğuna dikkati çeker ve buna örnek olarak, sitoplazmada sentezlenen bir proteinin lizozoma doğru nasıl yol aldığını şöyle açıklar:

mRNA kopyası, hücrenin atık değerlendirme bölgesi olan lizozomda yer alan bir protein için kodlanmış DNA geninden meydana gelmektedir. Bu proteine ‘garbagease’ adını vereceğiz. mRNA çekirdekte meydana gelir, daha sonra çekirdek zarındaki deliğe doğru akar (Çekirdek zarı, maddelerin geçişini sağlamak için deliklidir). Gözenekteki proteinler mRNA’­daki sinyalleri tanırlar ve gözenek açılarak mRNA sitoplazmaya gider. Sitoplazmada, hücrenin ana makineleri olan ribozomlar, mRNA’daki bilgileri kullanarak garbagease üretmeye başlarlar. Gelişen protein zincirinin ilk kısmı, aminoasitlerden yapılan bir sinyal dizilimini kapsamaktadır. Sinyal zinciri meydana gelir gelmez, sinyal tanıma parçacığı (SRP), sinyali alır ve ribozomun duraksamasına neden olur. SRP ve buna bağlı moleküller daha sonra endoplazmik retikulumun (ER) zarındaki SRP reseptörüne gider ve oraya yapışırlar.

Golgi cisimciğinin içinde bir enzim, garbagease’nin üzerindeki sinyali tanır ve başka bir karbonhidrat grubunu onun üzerine yerleştirir. İkinci enzim, mannose-6-fosfatı (M6P) bir kenara bırakarak, yeni bağlanmış karbonhidratı düzenler. Golginin en son bölümünde, toplayıcı proteinler bir parçanın üzerinde birikir ve gelişmeye başlarlar. Toplayıcı kesecik içinde, M6P’ye bağlanan reseptör protein bulunmaktadır. M6P reseptörü, garbagease’nin M6P’si üzerinde toplanır ve kesecik patlamadan önce onları bu bölgeye iter. Kesecik dışında, lizozomdaki t-SNARE proteinini özellikle tanıyan v-SNARE proteini vardır. Garbagease bu sırada gideceği yere varmıştır ve üzerine düşen görevi yerine getirebilir.

Günün her saniyesi bu işlem vücudumuzda milyarlarca kez gerçekleşmektedir” 253.

g- Hücre içi nakil sistemlerinin kritiği

Behe’ye göre Garbagease proteini, yaklaşık 0.00025 santimlik bir yolculuk yapar. Sitoplazmadan lizozoma doğru olan bu yolculuğun güvenli olabilmesi için, düzinelerce farklı yapıdaki proteinin çalışması gerekmektedir.

Eğer proteinler hiçbir sinyal taşımıyorlarsa, tanınamazlar. Eğer sinyalleri tanıyacak bir reseptör veya geçecekleri bir kanal yoksa, nakil yine gerçekleşemeyecektir. Eğer kanal bütün proteinlere açıksa, o zaman kapalı bölüm hücrenin geri kalan kısmından farklı olmayacaktır.

Hücrenin nakil sisteminde doğrudan görev alan parçalar; mannose-6-fosfat, toplama keseciği, bu kesecikteki M6P reseptörü, v-SNARE, t-SNARE ve SNAP/NSF proteinleridir. Bu fonksiyonlardan herhangi birinin eksikliğinde ya nakil meydana gelmez ya da gidilecek yerin bütünlüğü tehlikeye girer.

Protein nakli, aşamalı olarak gerçekleşemez. Çünkü bu iş için birden fazla parçaya ihtiyaç vardır. Nakilde görev yapan sistemin tamamının bir anda mevcut olması gerekir. Yani ya hep ya da hiçtir.

Behe’ye göre, hücre içi nakil sistemleri, eksiltilemez komp­leks sistemlerdir. Aşamalı şekilde gelişme göstermemişlerdir. Dolayısıyla Darwin anlayışıyla açıklanması mümkün değildir. Ona göre, protein nakli sistemindeki aşamalı evrim yaklaşımları ve iddiaları, ancak yok oluşun reçetesi olabilir255.

Behe bu sahadaki yayınların, nakil sisteminin evrimini açıklamada, eskiyi tekrardan ileriye gidemediğini belirtir ve şöyle der:

“Bütün yazılarda, hücredeki nakil sisteminin, modern hücrelerin sahip olduğu bütün elemanlara sahip olan önceden oluşmuş bakteriyel nakil sistemlerinden meydana geldiği iddiasındadırlar. Bunun bize faydası yoktur. Nakil sistemlerinin nasıl kopyalandığı hakkında birtakım spekülasyonların var olmasına rağmen, içerideki sistemlerin orada nasıl bulunduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Söylendiğine göre, bir noktada bu karmaşık makine aniden meydana gelmiş, fakat hangi aşamalardan geçtiği belirtilmemiştir. Zaten böyle bir sistemin adım adım tamamlanması mümkün değildir256-259.

 

h- Savunma sistemleri

Savunma sistemi, canlıların en hayati sistemlerinden birisidir. İnsanlar ve yüksek yapılı hayvanları tehdit eden bakteriler, virüsler ve mantarlar, bunların hepsi, eğer yapabilseler bizi yemekten zevk duyacaklardır!

Vücut savunma sisteminin ilk kademesi, deridir. Mikroskobik bir saldırgan, vücudun dışındaki korumaları aşmayı başardığında, savunma sistemi harekete geçer. Bu durum otomatik olarak gerçekleşir. Otomatiğe alınmış savunma sisteminin ilk problemi, yabancıyı nasıl tanıyacağıdır. Bakteri hücrelerinin kan hücrelerinden, virüslerin bağ dokularından ayrılmaları gerekir. Bağışıklık sistemi, görmeyle değil, dokunma duyusuyla yabancıyı tanıma durumundadır.

Behe’ye göre, antikorlar, bağışıklık sisteminin parmaklarıdırlar. Yabancı maddenin vücutta ayrıştırılmasını sağlarlar. Antikorlar, amino asitlerin dört zincirinin dizilimiyle oluşurlar.

Bakteriler vücuda girdiğinde çoğalırlar. Bir antikor, bakteriye bağlandığında, etrafta dolaşan pek çok bakteri kopyası meydana gelecektir. O hâlde, bakteriye bağlanan bu antikordan süratle üretilmesi gerekmektedir.

Milyarlarca farklı çeşitte antikor vardır. Antikorların her çeşidi, ayrı bir hücrede üretilirler. Antikorları üreten hücrelere ‘B hücreleri’ adı verilir. Kemik iliğinde üretilen B hücresi, ilk teşekkül ettiğinde içindeki mekanizma, DNA’sında kodlu olan pek çok antikor geninden bir tanesini rastgele seçer. Bu gene ‘açık,’ diğer bütün antikor genlerine de ‘kapalı’ adı verilir. Böylece hücre, farklı bir bağlantı bölgesi olan, sadece tek bir antikor üretir. O zaman bir hücre ve bir tür antikor oluşmaktadır.

Hücre kendi antikorunu üretmeye kalkıştığında, vücudu dolaşabilmek için antikorun hücreyi terk etmesi gerekecektir. Ancak B hücrelerinin tamamı göz önüne alındığında, antikorun hangi hücreden geldiğini söylemenin imkânı yoktur. Her bir B hücresi, bir tipte antikor üreten bir fabrika gibidir. Eğer antikor, bakteriyi bulursa, hücreye antikor takviyesi göndermesinin söylenmesi gerekmektedir. Bu mesaj gelince  B hücresi hızlı bir şekilde çoğalmaya başlar. T hücreleri eğer B hücrelerine bağlanırlarsa, interleukin salgılamaya devam ederler. Sonunda gelişen B hücresi fabrikası, ‘plazma hücreleri’ adı verilen belirli hücreler şeklinde atık fabrikaları üretir.

Behe’ye göre, antikorlar tıpkı oyuncak tabancalar gibidir, kimseyi incitmezler. Eski bir evin kapısında yazan ‘yıkılacak’ işareti veya kesilecek bir ağaç üzerine turuncu renkle çizilen X işareti gibi, antikorlar da yok edilecek nesneyi sadece işaretleyerek diğerlerine sinyal verirler”260.

Tespit edilen yabancı maddenin imha edilmesi de tamamlayıcı sistem tarafından gerçekleştirilir. Bu çok uzun ve karmaşık bir sistemdir. Sizi bu işin teferruatında boğmamak için, Behe’nin bu imha sisteminde yaklaşık 20 aminoasidin yer aldığına işaret ettiğini ve olayı, farklı kademelerde 18 değişik reaksiyonla açıkladığını söylemekle yetineceğim.

i- Savunma sistemlerinin kritiği

Minimum fonksiyonun gerekliliği, sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu göstermektedir. Asıl problem, kontrol sistemlerindedir. Her kontrol noktasında düzenleyici protein ve aktif hâle getireceği diğer protein, başlangıç anından itibaren hazır bulunmalıdır.

Behe’ye göre, bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olacak geniş çaplı çalışmalar yapılmış olsa da, bunun nasıl meydana geldiği konusunda detaylı bir bilgimiz yoktur.

O, bağışıklık sisteminin nasıl geliştiği konusunda moleküler düzeyde iki çalışmanın varlığına işaret eder. Birincisi, Nobel ödülü sahibi David Baltimore ve iki seçkin bilim adamına aittir. Yazının başlığı çok çarpıcıdır ve şöyledir:

Omurgalıların Bağışıklık Sisteminin Moleküler Evrimi.”

Ancak böyle bir başlığın içeriğini sadece iki sayfada açıklayabilmek oldukça zordur. Yazarların dikkat çektikleri konu şudur:

“Memelilerdekine benzer bağışıklık sistemine sahip her organizma için minimal olarak gerekli moleküller, antijen reseptörleri (İmmunoglobulin ve TCR), antijeni ortaya çıkaran moleküller (MHC) ve gen düzenleme proteinleridir”261.

Behe’ye göre, immunoglobulin ve TCR genleri, tekrar düzenlenmeleri için RAG (genleri düzenleyen bileşendir) proteinlerine ihtiyaç duyarlar. Bunun yanı sıra, RAG proteinlerinin immu­noglobulin ve TCR genlerini düzenleyebilmesi için, belirli bağlantı sinyallerine ihtiyaç vardır. Behe, bunun en sonunda, Calvin ve Hobbes’in sihirli kutularında bir gezintiye dönüştüğünü ve yazarların, ‘bakteriden alınan genin hayvana şans eseri nakledildiği’ iddiasında bulunduklarını belirtir. Bu yazarlara göre, yine şans eseri genin kodlandığı protein, kendi kendine genleri düzenleyebilir ve yine şans eseri hayvanın DNA’sında antikorların genlerine benzer sinyaller bulunmaktadır. Ve bu şans olayları sürüp gider. Behe, bu yazarların bağışıklık sisteminin evrimi ile ilgili öne sürdükleri açıklamaların tamamen içinden çıkılmaz bir hal aldığını beliritr!” 262.

Bağışıklık sistemini konu alan diğer yazının başlığı da şöyledir:

Tamamlayıcı Sistemin Evrimi”263

Oldukça kısa ve yoruma açık bir makaledir. Behe’ye göre bu, “araştırma makalesi” niteliğinde değildir.

Bağışıklık sisteminin evrimini inceleyen başka yazarlar da bulunmaktadır264-265.

Behe, bu çalışmaların pek çoğunun DNA veya protein dizilimlerinden hiç söz etmediğine dikkati çeker. Ona göre, bilimsel literatür, ‘bağışıklık sisteminin kökeni’ sorusuna hiçbir şekilde cevap verememektedir. Burada bağışıklık sisteminin üç özelliğinden bahsedildi. Bunlar klonal seçim, antikor çeşitliliği ve tamamlayıcı sistemdir. Aynı zamanda her bir parça, ‘aşamalı evrim’ iddialarına da meydan okumaktadır. Behe’ye göre, parçaların aşama aşama meydana gelemeyeceklerini göstermek, hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Çünkü parçalar birbirleriyle bağlantılıdırlar. Direksiyonu, aküsü ve karbüratörü olmayan bir araba fazla bir işe yaramayacağı gibi, klonal sistemden yoksun bir hayvan eğer antikor çeşitliliğini sağlayacak başka bir metodu yoksa pek fazla faydalı olamayacaktır. Antikorlar hakkında geniş bir repertuara sahip olmak, vücuda giren yabancı maddeleri yok eden bir sis­tem olmadığında pek işe yaramayacaktır. Yabancı maddeleri yok eden bir sistem ise, eğer onları tanıyan bir mekanizma olmazsa bir iş görmeyecektir.

Bağışıklık sistemi hayranlık veren bir yapıya sahiptir. Ancak elinizde dolu bir silahla etrafta dolaşmanın birtakım sakıncaları da vardır. Kendi kendinizi ayağınızdan vurmayacağınıza emin olmalısınız! Bağışıklık sistemi, kendisi ile dünyanın geri kalan kısmını ayırt etmelidir. Bir bakteri vücuda girdiğinde vücut neden buna karşı antikor üretir de, kan dolaşımında sürekli hareket hâlinde olan kırmızı kan hücrelerine veya antikor hücrelerinin sürekli çoğalttıkları diğer dokulara karşı üretmez? Vücut kendi başına hareket eden antikorlar ürettiğinde, durum bir facia olacaktır. Peki, vücut nasıl oluyor da kendi dokularına tolerans tanıyor? Mekanizma ne olursa olsun, bir tek şeyi çok iyi biliyoruz: Kendi kendine tolerans tanıyan bu sistem, bağışıklık sisteminin var oluşunun ilk anından itibaren bulunmalıdır.

Behe bunu şöyle ifade eder:

“Çeşitlilik, tanınma, yok etme, tolerans, bütün bunlar ve daha pek çok sistem, birbiriyle bağlantı hâlindedir. Hangi yöne dönersek dönelim, bağışıklık sisteminin aşama aşama gelişmiş olma ihtimali, birçok sebeple engellenmektedir. Hepimiz bu muhteşem sistemin nasıl meydana geldiğini anlamak için can atıyoruz! Ancak sistemin karmaşıklığı, bütün Darwinci evrim açıklamalarını yok olmaya mahkûm etmiştir” 266.

 

j- Adenozin Mono Fosfat (AMP)’ın sentezi

Behe’nin hücredeki plânlı yapıya verdiği örneklerden birisi de AMP molekülüdür. Bu molekül, canlılığın temelini teşkil eder ve DNA’nın dört molekülünden birisidir. DNA molekülü hücrelerde kumanda merkezi ya da beyin durumundadır. Bütün biyolojik faaliyetlerin buradan yönlendirildiği kabul edilmektedir. DNA molekülü dört farklı nükleotidden oluşmaktadır: A, G, C ve T. Burada, DNA’nın yapı birimlerinden olan A (Adenin) üzerinde durulacaktır. Adenin “AMP, ADP veya ATP” gibi farklı şekillerde bulunabilir. Hücrede ilk sentezlenen, AMP’dir. Bunun beş farklı türü bulunur. Bu molekül, 10 karbon, 11 hidrojen, yedi oksijen, dört azot ve bir fosfordan meydana gelir. AMP, uzun kimyasal reaksiyonlar sonucunda hasıl olur.

Behe’ye göre, AMP’nin sentezi 13 adımdan oluşur ve burada 12 enzim rol oynar. Enzimlerden IX iki aşamada katalizör olarak kullanılmıştır. ‘Temel molekül’ olarak adlandırılan riboz-5-fos­fa­tın yanı sıra, farklı aşamalarda kimyasal tepkimelerin gerçek­leşebilmesi için beş ayrı ATP enerji molekülüne de ihtiyaç vardır. Ayrıca bir GTP molekülü, farklı aşamalarda azot verecek iki glutamin molekülü, bir glisin molekülü, THF’ye ait iki format grubu, diğer iki aşamada da azot atomlarını serbest bırakacak iki aspartik asit molekülü gereklidir. Buna ek olarak iki ayrı adımda da aspartik asit molekülleri kesilmeli ve baş­ka iki aşamada da, büyüyen molekül kendi içinde tepkime­ye girerek iki halkayı birbirine bağlamalıdır. Behe’ye göre bu on üç adımın her biri, yalnız bir tek molekülü elde etmek için gerçekleşmektedir. Sentezin başlangıç aşamalarındaki Aracı III ve IX’un ise, bağımsız bir rolleri yoktur. Bunlar sadece AMP veya GMP yapılması için kullanılır” 267.

 

k- Adenozin Mono Fosfat (AMP) sentezinin kritiği

1960’lı yılların başında hayatın başlangıcıyla ilgilenen bilim adamları, farklı bir adenin sentezleme yöntemini keşfettiler. “Hidrojen siyanid ve amonyak gibi basit moleküllerin doğru ortamda adenin hasıl edebileceği”ni ileri sürdüler. Bu tepkimenin kolaylığı Stanley Miller’i öyle etkiledi ki, bunu “evrim araştırmacıları için hayatın fırsatı” olarak nitelendirdi. Fakat bunların ardında bazı problemler yatmaktadır: Hidrojen siyanid ve amonyak, AMP’nin biyosentezinde kullanılmamaktadır. Mümkün değil, ama velev ki bunlar dünyanın başlangıcında yer alsaydılar ve bir biçimde hayatın başlangıcını oluştursaydılar bile, kimyagerin laboratuvardaki tüpünde basit moleküllerden adenin elde etmiş olması, bize bu molekülün hücre içinde nasıl sentez edilebileceğine dair bilgi veremez.

Behe, bunu şöyle ifade eder:

“Stanley Miller, basit moleküllerden adenin sentezlenmesinin kolaylığından oldukça etkilenmişti. Fakat hücre, böyle basit sentezlerden kaçınır. Aslında AMP sentezinde kullanılan moleküllerin tamamı, riboz-5-fosfat, glutamin, aspartik asit, glisin N10-formyl-THF ve karbondioksit ile ATP ve GTP gibi enerji paketleri suda çözünerek eritilse ve bu karışım binlerce, hatta milyonlarca yıl bekletilse bile, hiçbir zaman AMP elde edilemez. Çünkü her şeyden önce, bu reaksiyonda kullanılacak enerjiyi veren ATP’lerin yapılması gerekmektedir. Onu da sentezleyecek olan, AMP’dir. Problemin kendisi de zaten ‘AMP’nin nasıl sentezleneceği’dir. Eğer Stanley Miller yukarıdaki maddeleri karıştırıp bekleseydi, sanırım büyük bir hayal kırıklığına uğrardı! 267

Behe’ye göre, hücrenin kullandığı malzemelerle AMP sentezleyebilmek için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Bunlar da sentezin her aşamasında rol oynayan enzimlerdir. Bu enzimler olmaksızın AMP elde edilemez. Behe,   A B C D  denklemine dikkati çeker. O,

A bileşiğinin, B ve C aracıları tarafından D bileşiğine dönüştürüldüğü bir metabolizma sentezini nazara alır. Bu tepkimelerin aşamalı olarak evrimleşmiş olamayacağını belirtir. Eğer A, B ve C hücre için gerekli olan bileşiklerse ve aynı zamanda B, C ve D başlangıçtan itibaren gerekli değilse, bu durumda yavaş bir gelişme normal karşılanabilirdi.

Ne var ki, D maddesi en başından itibaren gereklidir. AMP yeryüzündeki hayatın devamı şarttır. DNA ve RNA sentezlerinde kullanılır ve aynı zamanda başka önemli moleküllerin üretiminde de gereklidir. Belki AMP gerektirmeyen bir canlı organizmanın varlığı mümkün olabilir. Fakat bunun nasıl olabileceğini kimse bilmiyor! Zaten Evrim Teorisi’nin de ana problemi burada yatıyor. Eğer hücrenin içinde sadece karmaşık biyosentetik bir sentezin sonucunda oluşan madde kullanılıyor olsaydı, bu sentezin evrimleşme aşamaları ne olabilirdi? Eğer A, B ve C maddeleri sadece D’yi oluşturmak için varsa, organizmanın sadece A maddesini üretmesinin ona ne faydası olabilir ya da A maddesini üretiyorsa, B’yi neden üretecektir? Eğer hücre AMP molekülüne ihtiyaç duyuyorsa, bu durumda Aracı III, IV veya V’i üretmesinin ne anlamı olacaktır? Behe’ye göre, Aracı maddelerin bir işe yaramadığı metabolizma olaylarının varlığı, Darwin’in Evrim Teorisi’ne bir meydan okumadır. Aynı mantık AMP için de geçerlidir. Ona göre, hücrenin hiçbir alternatifi yoktur. AMP molekülü hayatın sürekliliği için gereklidir. Hücre ya hemen AMP üretir ya da ölür.

Behe şöyle der:

“Metabolizma sistemlerinin karmaşık biyokimyasal sentezleri nasıl evrimleşmiş olabilir? Aminoasitlerin, nükleotidlerin, şekerlerin ve bunun gibi diğerlerinin yapı taşlarını oluşturan metabolizma olaylarını oluşturan biyosentez yöntemlerinden bahsederken, evrimciler bunların sanki zaten hazır bulunan maddeler olduğunu varsayarak hareket etmekte ve hazırladıkları çorbanın içine atmaktadırlar” 267.

Birkaç ders kitabında bu problem anlatılmaktadır. Bunlardan Thomas Creighton bu konuyu basit bir yaklaşımla şu şekilde açıklar:

 “Modern bir organizmada A” B” C” D  sırasıyla hareket eden bir reaksiyon zinciri bulursak, bu demektir ki D maddesi, öngörülen ilkel ortamda bulunmak zorundadır. Bu maddenin enzimler olmadan basit kimyasal yöntemlerle oluşması gerekir. D maddesinin miktarı azaldıkça, bazı organizmalar C maddesinden D’yi üretmeyi öğrenme durumunda kalmıştır. Bu defa C bitince, B’den C’yi üretmeyi öğrenmesi gerekir. Tekrar bir kıtlık yaşandığında, bu sefer B’den A’yı üretmeye başlamıştır 268.

Aynı şematik açıklama, Nobel ödüllü yazar James Watson tarafından kullanılmıştır. Bir şema üzerinde anlatılan ilkel organik çorbada, prebiyotik sentezle oluşturulmuş A, B, C ve D gibi maddeler bulunur. Bu maddelerden birisi, D metabolizma açısından kullanışlıdır. Hücre D maddesini tüketmeye başlayınca, bu durumda C maddesinden D’yi üretebilecek bir enzim oluşması için evrimsel bir seleksiyon avantajı doğmuş olur269.

Behe bunu şu şekilde değerlendirir:

“Burada ilginç bir gerçek şudur ki, formülde kullanılan, A, B, C ve D harfleri yerine hiçbir zaman gerçek kimyasal maddelerin adları konmamıştır. Yukarıda bahsedilen ders kitaplarında da, şema ve çizimler dışında bir açıklama yapılmamıştır. ‘Prof. Dr.’ olmaya aday öğrenciler bile bu kitaplardan faydalanmaktadır. İnsan kendi hayal gücünü kullanırsa, bir çorba benzeri bir karışımın içinde C maddesinin serbestçe dolaştığını ve sonra bir şekilde D’ye dönüştüğünü umabilir. Aynen Calvin ve Hobbes karikatürlerinde hayal edildiği gibi. Fakat ‘Aracı XIII’ olarak adlandırılan adenylosuccinate maddesinin AMP’ye dönüştüğünü hayal etmek, biraz daha zor olacaktır. Hatta ‘Aracı VIII’ olarak adlandırılan carbox­ya­mi­noimidazole ribotide maddesinin kendi hâlinde, 5-aminoimidazole-4-(-Succinylocarboxamide) ribotide (Aracı IX) maddesine dönüşmeyi beklemesi ise, hayal gücünün sınırlarını iyice zorlamaktadır. Bunlara inanmak gerçekten zor! Çünkü kimyasal maddelerin gerçek adları kullanıldığında, bunları üretebilecek gerçek isimlerin kullanılması gerekir. Fakat hiç kimse bunu yapmamıştır” 270.

A B C D  teorisiyle ilgili problemler bir hikâye gibidir. Bu hikâye ilk defa Horowitz tarafından 1945 yılında yayımlanan “Ulusal Fen Bilimleri Akademisi Çalışmaları” adlı kitapta sunulmuştur.

Horowitz, biyosentezin dev bir evrimsel adımla gerçekleşmiş olamayacağını ileri sürmüştü. Ona göre, her seferinde bir tek genin mutasyona uğramasıyla bu sonuça ulaşılmıştır271.

Kauffman ve Smith bu konuda şunu belirtirler:

1945’te Horowitz’in makalesi yayınlandığı zaman, henüz genlerin yapısı bile bilinmemekteydi. Fakat sonraki yıllarda biyokimya ilerledi ve yine de Horowitz’in hipotezini destekleyecek bir gelişme olmadı. Genlerin ve proteinlerin yapısı, Horowitz’in yaşadığı dönemde tahmin edilenden çok daha karmaşıktır. AMP sentezindeki maddelerin yaşayan bir hücrenin dışında bulunmadığını düşündürecek birçok kimyasal sebep bulunmaktadır. Bunun tersini ispatlayacak bir deney zaten yoktur. ‘Horowitz’in ertelediği kimyasal şartların nasıl oluştuğu’ sorusu üzerinden 50 yıl geçmiştir; bunu ispatlama zorluklarına rağmen, Horowitz’in eski hikâyesi ders kitaplarında ‘apaçık bir gerçek’ gibi anlatılmaktadır! Elli senelik bir gelişme bile bu süreyi durduramamıştır.

Bu sahada son zamanlarda yazılmış kitaplar da, probleme çözüm getirememekte, Horowitz’in değişik versiyonlarını tekrar ederek matematik denklemleri içinde boğulmaktadırlar” 272-273.

Behe’ye göre, hiç kimse, “AMP sentezi için sistemin nasıl geliştiği” konu­sunda bir fikre sahip değildir. Bilim adamlarının çoğu, bunun asla aşamalı gerçekleşmesinin mümkün olmadığını gözlemiş, fakat hiçbiri hücrenin başlangıcında düzenlenerek kontrol altına alınması gereken metabolizma sisteminden bahsetmemiştir. Ona göre, hiç kimse bunu “aşamalı evrim”e bağlayarak kendisini tehlikeye atmak istememektedir.

Eksiltilemez karmaşıklığın diğer örnekleri arasında; DNA’nın kendini kopyalaması, elektron transportasyonu, telomer sentezi, fotosentez, transkripsiyon ve solunum gibi pek çok kimyasal hadise gösterilebilir.

Behe, bunları şu şekilde değerlendirir:

İlk bakışta aşamalı bir evrim sürecine uygun gibi görünen sistemler bile açıkça incelendiğinde, Darwinizm için baş ağrılarına yol açacaktır. Bu, onların hiçbir şekilde evrimsel bir süreçle açıklanamayacağını göstermektedir.

Horowitz’in öne sürdüğü fikir, onun döneminde iyi sayılabilirdi. Belki de o zaman işe yaradı, hatta ‘doğru’ bile sayıldı. Eğer karmaşık bir metabolizma sistemi aşamalı olarak evrimleşmiş olsaydı, bunun Horowitz’in öne sürdüğü gibi olması gerekirdi. Fakat yıllar geçtikçe bilimde ilerlemeler oldu ve onun sisteminin detayları yolun ortasında kalakaldı! Eğer AMP üretimini Darwinizm’e dayanarak detaylarıyla açıklayabilen bir teori varsa, bunun ne olduğunu kimse bilmemektedir. Burunları havadan inmeyen kimyagerler ise, şimdi bir açıklamada bulunabilmek ümidiyle matematik içinde boğulmuşlardır!

AMP, Darwin için problem olan tek metabolizma sistemi değildir. Aminoasitler, lipidler, vitaminler ve bunun gibi daha pek çok molekülün biyosentezi de aynı problemleri çıkaracaktır” 270.

 

l- Moleküler evrim sahasındaki çalışmalar

Behe, hayatın kökeninin bulunması için moleküler sahadaki çalışmalara ağırlık verildiğine dikkati çeker.Bu konuda en çok bilinen hikayenin Stanley Miller deneyi olduğunu belirtir. Bilindiği gibi Miller, 1952 yılında ilk atmosferde var olduğu tahmin edilen amonyak, metan, su baharı ve hidrojeni bir araya koyarak elektrik deşarjına tâbi tuttu. Sonuçta bazı amino asitler elde etti. Bu amino asitlerin birleşerek proteinleri oluşturacağını, bunlardan nükleik asitler, nükleik asitlerin de çeşitli aşamalardan geçerek ilk kez bölünerek çoğalabilen hücreyi ortaya çıkaracağını hayal etti274.

Çalışmalar özellikle DNA ve RNA üzerinde yoğunlaştırıldı. Bu sahanın uzmanlarından olan Klaus Dose, “Hayatın kökeni” probleminin giderek daha karmaşık hâle geldiğini belirtir ve şöyle der:

“Kimyasal ve moleküler evrim alanında yapılan 30 yıllık ‘hayatın başlangıcı’ deneyleri, dünya üzerinden hayatın başlangıcı sorununu çözmektense, daha çok içinden çıkılmaz hâle getirmiştir! Şu an bu alandaki başlıca teoriler ve deneyler hakkında yapılan tüm tartışmalar ya çıkmaza giriyor ya da başarısızlığını itiraf ediyor” 275.

Yaşayan organizmalardaki molekülleri hücrenin dışında üretmek oldukça kolaydır. Sadece canlının yapı taşları olan amino asitler ve nükleotidler değil, proteinler ve nükleik asitler de üretilebilir. Aslında bunları oluşturan sistemler otomatikleşmiştir. Ticari firmalar çeşitli kimyasalları karıştırarak protein ve nükleik asit üreten mekanizmaları pazarlamaktadırlar.

1980’lerde Thomas Cech, “hayatı başlatma ihtimali olarak proteinlerin değil, RNA’ların esas alınabileceği”ni ileri sürdü ve bu çalışmasıyla Nobel ödülü aldı. Cech’i destekleyenler, dün­yanın bir dönemde RNA içinde yüzdüğünü düşünmekteydi. Bu model de “RNA dünyası” olarak adlandırıldı. Fakat RNA dünyasıyla ilgili olarak ileri sürülenler, bilinen kimya kanunlarına ters düşmektedirler. Stanley Miller’in 1960’­lar­da oluşturduğu hava, 1990’larda “RNA dünyası” fikriyle tekrar­lanmıştır. Bunların her ikisi de ısrarla deneysel sonuçlara karşı mücadele vermektedir.

Behe’ye göre, doğal hadiselerin, dünyanın ilk zamanlarında proteinlerin oluşabileceği bir çorba meydana getirdiği”ne dair ortaya atılan hayalî bir senaryo, çok zor olmasına rağmen, RNA gibi nükleik asitlerin teşekkül etmesinin yanında çok daha basit kalmaktadır.

Bir kimyager, laboratuarında malzemeleri ayrı ayrı sentezleyerek nükleotid parçalarını elde edebilir. Daha sonra bunları saf hâle getirip tepkimeye sokarak nükleotidleri elde edebilir. Ancak yönlendirilemeyen kimyasal reaksiyonlar, istenmeyen ürünler ve şekilsiz sonuçlar verecektir. Behe’ye göre, “Hayatın başlangıcı” problemi üzerinde çalışma yapan bilim adamları, sayılan bu sebeplerden dolayı RNA’yı, “evrimci kimyacıların kâbusu” olarak nitelendirmektedirler276.

Behe’ye göre, hayatın başlangıcı senaryoları, ölçümlerle ve deneylerle test edilmektedir. Ne var ki, evrimci bilim adamları, evrim senaryolarını moleküler düzeyde ne ölçmekte, ne de deneylerden geçirmektedirler. İşte bu sebeple, hayatın başlangıcı çalışmaları, deneyler yapılmaya başlamadan önce 1950’lerde nasıl tıkanıp kaldıysa, evrimci biyoloji de tıkanıp kalmıştır. Ona göre, araştırma ve deney öncesi, hayal gücü sınırsız kullanılmaktadır. Biyokimyanın gelişmesiyle aslında Evrim Teorisi’nin kesinlikle açıklayamadığı bir dünya ortaya çıkmıştır ve bu dünya canlı organizmanın tamamında mevcuttur. Behe’ye göre, Darwinizmin üzerinde durduğu hayatın başlangıcı ve görmenin başlangıcı gibi konular, bu teori tarafından kesinlikle açıklanamamıştır. Darwin, hayatın en küçük noktasında bile bulunan eşsiz kusursuzluğu fark edememiştir277.

İnsan, maymun, tavuk ve kurbağa amino asit dizilimleri tayin edilip karşılaştırıldı. Behe, maymun hemoglobini ile insan hemoglobini arasında beş, tavuklarla 26 ve kurbağalarla 46 fark tespit edildiğini belirtir. O, birçok araştırıcının, kesin delillere dayanmadan, benzer amino asit dizilimli türlerin ortak bir atadan gelmiş olabileceğini iddia ettiklerine dikkati çeker. Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling, bir Moleküler Saat Teorisi ortaya atarak, “türler arasındaki benzerliklerin, proteinler üzerinde zamanla gerçekleşen mutasyonlar sayesinde olduğu”nu ileri sürdüler. Moleküler Evrim Dergisi’nde bununla ilgili pek çok yazı yayınlanmıştır278-283.

Behe’ye göre, bu dizilimlerin karşılaştırılması, hiçbir şekilde karmaşık bir biyokimyasal sistemin fonksiyonlarını nasıl elde ettiğini açıklayamaz. Ona göre, şimdiye kadar hiç kimse ayrıntılı ve bilimsel anlamda, “mutasyon ve doğal seleksiyonun nasıl karmaşık sistemleri oluşturduğu” konusunda bir açıklama yapamamıştır. Fotosentetik reaksiyon merkezi nasıl gelişmiştir? Moleküller arasındaki ilişki nasıl başlamıştır? Görme olayına retina nasıl dâhil olmuştur? Fosfoprotein sinyalleşme yöntemleri nasıl gelişmiştir? 284

Biyokimyasal evrimle ilgili yayınlar araştırıldığı zaman bu konuda modern evrim literatürüne iyi bir örnek, Motoo Kimura tarafından yazılan “Tarafsız Moleküler Evrim Teorisi”dir285.

Bu kitapta yer alan açıklamalarda, “DNA ve proteinlerin diziliminde gerçekleşen değişimlerin bu moleküllerin davranışlarında farklılığa yol açmadığı” belirtilmektedir. Çünkü mutasyonlar istenen doğrultuda sonuçlar vermemektedir.

İkinci örnek ise, Stuart Kauffman’ın yazdığı “Düzenin Başlangıcı” kitabıdır. O da hayatın başlangıcının metabolizma, genetik programlar ve vücuttaki plânlamanın, Darwin’in öne sürdüğü gibi aniden kendi kendine olamayacağına işaret etmektedir286.

Hemen belirtmek gerekir ki, her iki kitap da, biyokimyasal yapıları açıklayamamaktadır. Kimura’nın çalışması sadece dizilimlerle ilgilidir, Kauffman’ınki ise matematiksel analizleri ihtiva eder.

John Gillespie tarafından 1991’de yayınlanan “Moleküler Evrimin Nedenleri” (The Causes of Molecular Evolution) adlı kitabın da, biyokimyasal sistemlerle ilgili olmadığı, Kauff­man’ın kitabına benzer tarzda olduğu ve tamamen matematik­sel sembollerden ibaret teknik açıklamaları ihtiva ettiği belirtilir. Yine aynı yılda yayınlanmış “Moleküler Seviyede Ev­rim” adlı kitabının da, farklı yazarlara ait makaleleri bir araya getiren akademik bir yayın olduğu ve belirli konuları sadece kısa bir yazı içinde değerlendirdiğine dikkat çekilir287.

1987 yılında “Katalitik Fonksiyonların Evrimi” konusu bir sempozyumda tartışılmış ve bununla ilgili yüz kadar makale bir kitapta toplanmıştır288.

Behe’ye göre, bu kitaptaki yazıların üçte ikisi, bu dönemde bilim adamlarının laboratuarlarında yürüttüğü çalışmaları aktarmaktadır. Tabii bu kitapta da, diğerlerinde olduğu gibi, hiçbir şekilde ana konuyla bir bağlantı kurulmaya çalışılmamıştır.

Behe, profesyonel biyokimya literatürüne ait yayınlar gözden geçirildiği hâlde, biyokimyasal kompleks sistemlerin evrimini detaylarıyla açıklayan bir yazı, kitap veya seminer bulunamadığını belirtir. Peki öyleyse, Darwinizm biyokimyacılar arasında neden bu kadar kabul görmüştür?

Behe’ye göre bunun sebeplerinden birisi, biyokimya dalındaki eğitimleri sürecinde “Darwinizm’in doğru olduğu”­nun kendilerine öğretilmesidir. Behe, Darwinizm’in “bir inanç siste­mi” olarak başarısını, fakat “bir bilim dalı” olarak başarısızlığını anlayabilmek için, bilim adamlarına yol gösteren kitapları incelemek gerektiğine dikkati çeker. Ona göre, biyokimya alanında en başarılı kitaplardan birisi, ilk olarak 1970 yılında Albert Leh­nin­ger tarafından yazılan kitaptır. John Hopkins Üniversitesi’nde biyofizik profesörü olan Lehninger, kitabının başında evrimle ilgili olarak şunu ifade eder:

“Biyomoleküllerin evrimsel seleksiyon ürünü olduklarını ve biyolojik fonksiyonlarını en iyi gerçekleştirebilen varlıklar olduğunu unutmamalıyız” 289.

Behe bunu şöyle değerlendirir:

“Lehninger’in kitabında 6000’e yakın giriş vardır. Bunlardan sadece iki tanesi evrim başlığı altındadır. Buradaki konularda da protein dizilimleri açıklanmakta, fakat karmaşık yapıların nasıl oluştuğu hakkında bilgi yer almamaktadır. Lehninger’in ölümünden sonra bu kitap Michael Cox ve Da­vid Nelson tarafından yeniden kaleme alındı. Burada 8000 başlıktan 22’si evrime ayrılmıştır. Fakat değişen pek fazla bir şey yoktur: Kitabın eski baskılarındaki biyokimya çalışmaları ve dizilim karşılaştırmalarına, bunların esrar perdesini açmadan hepsine ‘evrim’ dendiğini görmekteyiz. Bu başlıklar­dan birinde ‘Evrim, sperm balinalarının adaptasyonu’ den­mek­tedir. Bu başlık altında, sperm balinalarının başlarında, daha soğuk havalarda yoğunluğu artan tonlarca yağ taşıdığını öğreniyoruz. Bu sayede derin sularda dalışa geçerek yüzen balinalar, suyun yoğunluğuna karşı kolaylık sağlayarak daha rahat yüzmektedirler. Balinayı böyle tanıttıktan sonra şöyle der:

İşte burada, sperm balinası örneğinde çarpıcı bir anatomik ve biyokimyasal adaptasyon görüyoruz; yani mükemmel bir evrim!’ 290

Fakat evrimle ilgili söylenenin hepsi, bu tek cümleden ibarettir. Balinaya ‘Evrim tarafından doğrulanmıştır’ damgası vurulmuştur ve sonra herkes işine devam etmiştir. Bu kitabın herhangi bir yerinde, karmaşık bir biyokimyasal sistemin Darwin’e göre nasıl meydana gelebileceğini açıklayan bir yöntem bulunmamaktadır” 291.

Behe, belli başlı üniversitelerde okutulan 30 ayrı biyokimya ders kitabını incelediğini, fakat bunların evrim hakkında hiçbir açıklama yapmadıklarını nazara verir. Bunlardan Conn tarafından yazılan biyokimya kitabında 2 bin 500 indekste sadece bir defa evrime atıfta bulunulduğu, burada da “Organizmalar jeolojik bir zaman sürecinde evrimleşerek değişen koşullara uyum sağlamıştır ve böyle yapmaya devam etmektedirler” dendiğini belirtir291.

Behe, bazı ders kitaplarında ise, öğrencilere evrimci bir dünya görüşü aşılandığına dikkati çeker. Buna, D. Voet ve John Voet’un  Biochemistry kitabını misal olarak verir ve şöyle der:

Bu kitapta çeşitli renk ve boyda resimler yer almaktadır. Bunlardan birinin üst kısmında bir volkan, şimşek ve okyanus ile biraz güneş ışığı bulunmakta, böylece hayatın nasıl başlamış olduğuna işaret edilmektedir. Resmin orta kısmında ise bir DNA molekülü okyanustan çıkarak bakteri hücresine dönüşmekte, bu da canlılığın başlangıcına işaret etmektedir. Resmin alt kısmında ise, cennetten bir bahçe çizilmiş ve evrimle oluştuğu iddia edilen birçok hayvan resmine yer verilmiştir.

Çoğu öğrenci, okuduğu böyle ders kitaplarından, dünyaya evrimci bir gözle bakmayı öğrenmektedir; ancak kitaplarında tarif edilen ayrıntılı ve kusursuz biyokimyasal sistemlerin Darwinci bir evrim anlayışıyla nasıl açıklanacağını öğrenmemektedir292-293.

 

1. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Kritiği

Behe’ye göre, plân ya da tasarım kısaca, “parçaların bir amaca göre bir araya getirilmesi”dir. O, böyle geniş bir tanımla, her şeyin dizayn edildiğini, plânlandığını söylemektedir. Tasarımı yapan ise, sistemlerin en son hâlinin nasıl olacağını en iyi şekilde bilmektedir. Bu sebeple, sistemlerin teşekkül edeceği her adım da plânlanmıştır.

Behe’ye göre, “bir şeyin tasarlandığı” sonucuna varmak için, “düzenli biçimde bir araya getirilmiş parçaların belirli bir amaç doğrultusunda bir arada toplanmış olması” gerekmektedir. O, “bir sistemi oluşturan parçaların sayısı ve kalitesi arttıkça, onun tasarlandığı” sonucuna daha rahat varılacağını belirtir.

Ona göre, biyokimyasal sistemler, cansız varlıklar değildir, canlı organizmaların bir parçasıdırlar. Acaba canlı biyokimyasal sistemler, cansızlarda olduğu gibi, akıllıca tasarlanmış olabilirler mi?

Bir sistemin tasarlandığının onun kendisini inceleyerek anlaşılabileceğine, biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımcının eseri olduğunu anlamak için son 40 yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalara bakmanın yeterli olduğuna dikkati çeker.

Ona göre, hareket kabiliyeti kazandıran hücre iplikçikleri, aslında motorize bir kürek sistemi gibi çalışırlar. Bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için motor proteinlerin, mikro kanalların ve bağların kusursuz bir biçimde organize edilmiş olması gerekir. Bunlar birbirlerini yakından tanımalı ve karşılıklı etkileşerek çalışmalıdırlar. Herhangi bir parça eksik olduğunda bu sistemin işlemesi mümkün değildir.

Kanın pıhtılaşması sisteminin fonksiyonları, güçlü bir tasarımın eseridir. “Fibrinojen, plazminojen, trombin, Protein C, Christmas faktörü ve diğerleri” tek başlarına bir anlam ifade edemezken, bir aradayken olağanüstü bir görevi başarırlar. K vitamini eksik olduğunda veya antihemofili faktörü bulunmadığında, eksik parçası olan bir makine nasıl çalışmazsa, kanın pıhtılaşma sistemi de görev yapamayacaktır. Her detay birbiriyle uyum içindedir ve doğru noktalarda kesişip düzenli biçimde sıralanırlar. Oluşturdukları üstün yapı, belirli bir hedefe yönelik hareket etmelerini sağlar.

Hücre içindeki taşıma sistemi ise, malzemelerin bir yerden diğerine taşınmasını sağlayan komplike bir sistemdir. Bunun için paketler işaretlenmeli, varılacak yer iyi hesaplanarak buna uygun plan çizilmelidir.

Behe’ye göre, “sadece bazı biyokimyasal sistemlerin tasarlanarak yaratılmış olduğu” sonucuna varmak, “tüm alt hücre sistemlerinin de açıkça tasarlandığı” anlamına gelir. Yani bazı sistemler tasarlanmıştır, ama bu plânın varlığını ispatlamak zor olabilir. İplikçiklerdeki yaratılışı keşfetmek belki kolaydır, ama başka bir sistemdeki tasarım belki ayırt etmesi güç ya da keşfedilemezdir294.

Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımın göstergesi olduğu, bilim adamlarının çoğu tarafından kabul görmektedir. Evrimci Richard Dawkins, hücredeki organize yapının, mutasyonlarla açıklanamayacağını şöyle belirtir:

“Canlılar âlemindeki bütün gözlemlerimiz, bunların mutasyon eseri olamayacağını ortaya koymaktadır. Mutasyon veya seleksiyon, eksiltilemez karmaşıklığı izah edebilecek doğrudan veya dolaylı bir açıklama getirememektedir. Aynı zamanda ‘AMP moleküllerinin oluşmasında aşamalı bir evrim yaşandığı’nı iddia etmek, kimya biliminin buluşlarına ters düşmektedir. Ortak Yaşam ve Karmaşıklık Teorisi gibi evrime alternatif olarak gösterilen teoriler de ‘akıllı’ açıklamalar getirememektedirler. Bu sebeple ortaya atılan teoriler, hiçbir şekilde biyokimyasal sistemlerin tekniğini açıklayamazlar. Darwin’in öne sürdüğü Evrim Teorisi’nin, eksiltilemez karmaşıklığın mükemmelliğine mantıki bir çözüm önermesi de mümkün değildir. Söz konusu yapılar daha karmaşık oldukça ve bağımsız fonksiyonları arttıkça, evrimin çıkmazı da artmaktadır” 295-296.

 

2. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Tarihi

“Akıllı tasarım” fikrinin uzun bir geçmişi vardır. İnsanlık tarihi boyunca birçok kavim, tabiattaki tasarımın açıkça görünür olduğunu fark etmişlerdir. Darwin’e gelene kadar, “Dünyanın yaratılmış olduğu ve bir tasarım eseri bulunduğu” fikri felsefe ve fende çok geniş yer tutuyordu. Darwin öncesine rastlayan tasarım tartışmalarında William Paley, saati ele alır. Bunun amacını belirleyen ve yapımının detaylarını düşünen bir tasarımcının bulunması gerektiğini belirtir. Bu saat örneğinde olduğu gibi, kas sistemi, kemikler ve memelilerin salgı bezleri gibi yapıların bir plânın ürünü olduğunu, birinin eksik olmasının bu sistemin çökmesine sebep olacağını nazara verir297.

Sokrates de “plânlı yaratılış” hakkında şöyle değerlendirmelerde bulunur:

“Buna hayran kalmamak mümkün mü? Yemeklerin yolculuğa başladığı ağzımız, gözlere ve buruna özellikle yakın bulunmaktadır. Böylece beslenmeye uygun olmayan şeylerin ağıza atılması engellenmiş olur! Ve sen Aristodemus, bu parçaların düzeni bir tesadüf eseri olmayıp, gizli ve akıllı bir tasarımın aklı olduğundan hâlâ şüphede misin ”298.

Yunanlı filozof Diogenes de, mevsimlerin düzenindeki tasarımı nazara verir:

“Böyle bir düzenleme, kesinlikle ‘üstün bir akıl’ olmadan gerçekleşemezdi. Çünkü her şey belirli bir miktar iledir. Kış ve yaz, gece ve gündüz, yağmur ve rüzgâr ve havanın farklı tutumları. Diğer şeyler de bunun gibidir. Yakından incelendiğinde her şeyin, olabilecek en üstün ve kusursuz biçimde düzenlendiğini fark ederiz”299.

Uzun zamandır “akıllı tasarım”ı destekleyen argümanlara rastlansa da, karşı görüşlerin tarihi de eskidir. En ciddi karşı çıkışın geçmişi, Darwin’den bir asır öncesine dayanır. Ünlü İskoç felsefecisi David Hume, 1779 yılında yayınladığı “Tabii Dinle İlgili Diyaloglar” (Concerning Naturel Religion) adlı kitabında, tasarımı reddetmiştir. O, “tasarım” iddialarının, biyolojik organizmalarla diğer tasarlanmış sistemlerin birbirlerine tesadüfi benzerliklerinin sonucu olduğunu söyler. Richard Dawkins de “Kör Tesadüf” adlı eserinde bu fikri destekler300.

Wisconson Üniversitesi’nden Felsefeci Elliot Sober, “Biyoloji Felsefesi” adlı eserinde, saatin belirli bir plâna göre yapılmış olmasının, canlı organizmaların da belirli bir plâna göre yapıldığı anlamına gelmeyeceğini belirtir301-303.

Behe, “akıllı tasarım” tartışmalarında en çok öne sürülen fikrin “eksiklik” argümanı olduğunu belirtir. Bu görüşe göre, eğer yeryüzünde her şeyi plânlayan bir tasarımcı varsa, o zaman her şeyi eksiksizce var etmesi gerekirdi. Hâlbuki bazı şeyler bizim düşündüğümüz gibi olmamaktadır.

Bu fikir çeşitli kesimlerde popülerdir ve bazı bilim adamları ile felsefeciler tarafından savunulur. Bunlardan, Brown Üniversitesi’nden Kenneth Miller şöyle der:

“Akıllı Tasarım Teorisi’ne yaklaşmanın bir yolu da, kompleks biyolojik sistemleri inceleyerek, hiçbir akıllı tasarımcının yapmayacağı hataları araştırmaktır. ‘Akıllı tasarım’ sıfırdan başlayan bir yaratılışı savunduğuna göre, onun ürettiği organizmalar yaptıklarını en iyi şekilde gerçekleştirmelidir. Bunun tam tersi olan evrim, var olan sistemleri değiştirdiğinden, mükemmelliğe erişmemelidir. Hangisi doğrudur?” 304

Behe, bu görüşe karşı çıkar ve şunu söyler:

Burada birinci problem, bu görüşün tamamıyla ‘mükemmellik’ iddiasında olmasıdır. Bilindiği gibi, daha iyisini yapmayı bilen bazı tasarımcılar, özellikle bunu yapmazlar. Örneğin imalat alanında eksik üretim, bilinen bir kavramdır. Bunun sebebi, mühendislikte mükemmelliği elde edememek anlamında değildir. Bir ürün eksiklerle üretilir ve böylece çok uzun süre dayanmaz.

“Eksiklik iddialarının karşılaşacağı bir başka problem de bunun, belirli olmayan bir tasarımcının psikoanalizine dayandırılması sebebiyledir. Tasarımcının yaptıkları hakkında hangi sebepleri esas aldığını kendisinin iletmesi dışında bunu bilmemizin imkânı yoktur. Bir sanat galerisine girdiğinizde, oradaki eserlerin hangi amaçlar doğrultusunda yapıldığını tam olarak bilemezsiniz. Tasarımda bize garip gelen bir özellik, belki de belirli bir amaca yönelik olarak oraya yerleştirilmiştir. Sanata bağlı sebepler, çeşitlilik, gösteriş, fark edilemeyen pratik bir sebep veya tahmin edilemeyecek bir neden de olabilir. Yapılan iş bize garip gelebilir, fakat yine de bir akıl ürünüdür. Bilimsel araştırmaların hedefi, tasarımcının iç dünyasını incelemek değil, tasarımı görüp görmemektir.

‘Eksiklik’ iddiaları, tasarımcının farklı amaçları hedefleyebileceğini göz ardı etmektedir. İddia sahibi, canlı organizmadaki olayları sadece bir veya birkaç sonuca göre yorumlamakta, plânlayıcı ise belki de bazen binlerce sonuca göre reaksiyonu harekete geçirmektedir.

‘Eksiklik’ argümanını savunanların bir başka problemi de, tasarımcının psikolojik değerlendirmelerini yaparak, evrime delil olacak sonuçlara varmalarıdır. Onların kullandığı mantık örgüsü şöyledir:

1. Tasarımcı, omurgalıların gözünü, kör nokta olmadan da yapabilirdi.

2. Omurgalı gözünün kör noktası vardır.

3. Bu sebeple, Darwin’in Evrim Teorisi gözü yapmıştır.

Bu tip mantık örgüleri temelsizdir. Bilimsel yayınların hiçbirinde, doğal seleksiyon veya mutasyonların; kör noktası olan bir gözü, göz kapağını, merceği, retinayı, rodopsin veya retinalı yapabileceğine dair bir delil yoktur. Bu tartışmayı yapan kişi, Darwin yanlısı bakış açısıyla duygusal bir yorum yapmış ve istediği sonuca varmıştır. Daha tarafsız bir gözlemci ise, gözdeki kara noktanın bir insan tarafından oluşturulmasının mümkün olamayacağını söylerdi” 305-307.

Behe’ye göre, biyolojik gelişmelerin tamamı, akıllı bir tasarım olduğuna destek verecek niteliktedir. Ona göre, eğer bir biyokimyasal veya biyolojik sistemin tüm parçaları bilinmemekte veya nasıl çalıştığı açıklanamamakta ise, Akıllı Tasarım Teorisi’nin bu konuda söyleyeceği fazla bir şeyin olmadığını ifade eder. Fakat evrimcilerin bu konularda hikâye uydurmaktan geri kalmadıklarını belirtir:

Harvard Üniversitesi’nden evrimci Stephen Gould, pandanın parmağı üzerine araştırmalar yapmıştır. Panda, bambulardan teşekkül eden bir beslenme şekline sahiptir. Bambu saplarındaki yaprakları temizlemek için bunları pençesiyle yakalar ve bileğinden çıkan bir çıkıntıdan faydalanır. Bunun yanı sıra diğer beş parmağı da bulunmaktadır. Gould’a göre tasarımcı, pandaya gerçek bir parmak daha vermeliydi. Böyle olmadığından parmağın evrimleşmiş olması gerekir” 308-309.

Behe bu konuda şöyle der:

“Gould, tasarımcının kendisi gibi düşüneceğini varsaymaktadır. O bakımdan pandanın bu parmağının daha farklı bir biçimde tasarlanmış olması gerektiğini düşünmektedir. Daha sonra bu yaklaşımlarını evrime delil olarak kullanır. Fakat Gould, fikirlerini desteklemek için bilim­den faydalanmamıştır. Pandanın bileğinden çıkan uzantının canlıya ne şekilde yardımcı olduğuna dair hiçbir hesaplama yapmamıştır. Kemik şeklinde değişim olmasının hayvanın davranış biçimini nasıl etkileyeceğini düşünmemiştir ve pandaların pençeleri olmadan önce nasıl beslendiklerinden söz etmemiştir. Daha doğrusu Gould, sadece bir hikâye uydurmuştur, o kadar” 310.

 

3. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Kazandırdıkları

Behe, Akıllı Tasarım’ın kabulünün diğer bilim dallarının da önünü açacağını, şimdiye kadar pek çok konuda sessiz kalmış bilimin tekrar konuşmaya başlayacağını, her soruya açık ve net cevap vereceğini ileri sürer:

“Şüphesiz bu konuyla daha fazla bilim adamı ilgilenmeye başladıkça daha ilgi çekici çalışmalar yapılacaktır. Kesin sonuçlar gerektiren sorulara karşı sessiz kalmış bilim, ‘akıllı tasarım’ sayesinde tekrar konuşmaya başlayacak ve her soruya açık ve net cevaplar verecektir. Akıllı tasarımın keşfiyle hareketlenen entelektüel rekabet ve tartışmalar, profesyonel anlamda bilimsel literatüre daha kesin analiz yapma imkânı verecek ve yine kesin deliller ortaya konacaktır. Teorinin ışıldattığı deneye bağlı gelişmeler sayesinde yeni hipotezler geliştirilebilecektir. Yıllardır ölü kalmış bilimsel çalışmalar, Akıllı Tasarım Teorisi sayesinde tekrar hayat bulacaktır” 311.

 

4. Akıllı Tasarım Teorisi Karşısında Suskunluk

Behe, hücredeki araştırmaların Akıllı Tasarım’ın anlaşılmasına yol açarak çok büyük bir buluşun gerçekleştiğini, fakat bunun karşısında suskun kalındığını dile getirir. Ona göre, hücrede hayatın moleküler seviyede kolektif olarak araştırılması sonucu, güçlü, açık ve çarpıcı bir tasarım görüşü ortaya çıkmıştır. Sonuç o kadar açıktır ki, ‘bilim tarihindeki en büyük gelişmelerden birisi’ olarak değerlendirilmelidir. Behe’ye göre bu buluş, bir bakıma, Newton, Einstein, Lavosier, Pasteur ile Darwin’in öne sürdüklerine meydan okumaktır. ‘Hayatın akıllı bir tasarımın eseri olduğu’ görüşü, dünyanın güneşin etrafında döndüğünün, hastalıkların bakterilerce oluştuğunun ya da radyasyonun ‘kuanta’ denilen parçacıklarla yayıldığının tespit edildiği an kadar önemlidir. O, yıllarca yapılan çalışmalar sonucunda harcanan onca çaba ardından elde edilen bu zaferin, tüm dünyadaki laboratuvarlarda şenlikli kutlamalara yol açacağını beklediğini ifade ediyordu.

Behe bu düşüncesini şöyle dile getirir:

Bu zafer, bütün dünyadaki laboratuvarlarda şenliklerle kutlanmadı. Hiçbir tepki gösterilmedi. Hücredeki akıllı tasarımın ortaya çıkışı, sessizlik ve utanç dolu bir tereddütle karşılanmıştır! Bu konu halk arasında tartışıldığında nefesler hızlanıyor ve insanlar heyecanlanıyor. Aslında tek başlarınayken insanlar rahat ve mutlu bir tepki verirken, toplum içindeyken kafalarını sallayıp her şeyi oluruna bırakıyorlar.

Bilim çevreleri neden bu müthiş buluşu kabullenemiyorlar? Tasarımın gözlemlendiği bu gerçeklik, neden entelektüellerce sahiplenilmiyor? Bu ikilem şurada yatıyor: Bu tespitin bir tarafı ‘akıllı tasarım’ derken, diğer tarafı da Yaratıcı’yı göstermektedir.

Bilimin bu teoriyi kabullenmekte güçlük çekmesinin iki sebebi vardır: Bunlardan birisi şovenizmdir, diğeri de bilimin pek tanımadığı felsefî ve tarihî yaklaşımlardır.

Şovenizme siz, ‘belli bir fikre bağlılık, sabit fikirlilik ya da sadakat’ diyebilirsiniz. Bilimin amacı, fiziksel dünyayı açıklayabilmektir. Ancak felsefe ve teoloji gibi diğer akademik bilim dalları, dünyayı oluşturan parçaları açıklamakla ilgilidir. Çoğu zaman bu disiplinlerin birbirinin yolundan çekilmesine rağmen çatıştıkları da olabilir. Bazı insanlar bu görüşleri, hizmet etmesi gereken amaçtan üstün tutabilirler317.

Behe, şovenizme Robert Shapiro’­nun ‘Bir Şüphecinin Dünyada Hayatın Yaratılışıyla İlgili Kılavuzu’ adlı kitabını misal verir. Shapiro bu kitapta sadakatini, fiziksel dünyayı açıklama amacına değil, kendi bilgilerine  gösterir ve şöyle der:

“‘Gelecekte bir gün, bütün mantıklı kimyasal deneyler hayatın muhtemel kökeninin tamamıyla hatalı olduğunu gösterebilir. Dahası, yeni jeolojik deliller dünya üzerinde ani bir hayat oluşumunu ortaya koyabilir. Böyle bir durumda birtakım bilim adamları, cevap için dine başvurabilirler. Ancak benim de dâhil olduğum diğerleri, elde olan daha az muhtemel bilimsel açıklamaları, kalanlardan, daha mümkün olan bir tanesini seçebilmek amacıyla ayıklamaya çalışacaklardır312.

Bir kuruma sadakat iyi bir şeydir. Ancak sadece sadık olmak, bilimde savunulması gereken tek şey değildir. Hayatın kökenleriyle ilgili teorilerde bilimsel şovenizm, ya da sadakat, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir olaydır. Bir teoriye karşı duydulan memnuniyetsizlik, eldeki verilerin adil değerlendirilmesine izin vermemelidir.

Behe’ye göre, bilimin akıllı tasarımla ilgilenmedeki isteksizliğinin ikinci sebebi, bilim tarihindeki hadiselerden kaynaklanmaktadır. İlk defa ortaya atıldığı zaman bazı bilim adamları, Darwin’in Evrim Teorisi’yle ilgili olarak bazı teologlarla çatıştılar. Basın daima çatışmalar üzerine yoğunlaşmıştır. Darwin’in kitabı basıldıktan bir yıl sonra Anglikan piskoposu Samuel Wil­ber­force, bir bilim adamı ve aynı zamanda evrimin güçlü bir savunucusu olan Thomas Henry Huxley ile tartışmaya girince her şey karışmıştır. Anlatıldığına göre piskopos, konuşmasını şunu sorarak bitirmişti:

“‘Bilmek istiyorum: Huxley, anneanne mi, yoksa büyük baba tarafından mı maymundan geldiğini söylemektedir?’ Huxley cevap olarak: ‘Tanrı onu benim elime verdi’ diye mırıldanarak izleyiciye ve piskoposa uzun bir biyoloji dersi vererek devam etmişti. Sunuşunun sonunda Huxley, anne mi, yoksa baba tarafından mı maymunlardan geldiğini bilmediğini belirtmiş, ancak piskoposun kullandığı gibi bir akla sahip olacağına, maymunlara benzemeyi tercih ettiğini söylemişti. Gazeteciler ertesi gün başlıkları ‘Bilim ve teoloji arasındaki savaş’ olarak atmışlardı.

Benzer bir olay da 1925 yılındaki Scopes Duruşması’dır Amerika’da 1925 yılında Tennessee Dayton’da küçük bir kasabanın biyoloji öğretmeni olan John Scopes, daha önce yayınlanmış olan Evrim Teorisi’ni (ilk ve ortaöğretimde) öğretmeyi yasaklayan yasağı çiğnediğini belirterek gönüllü olarak tutuklanmak istemiştir.

Ünlü avukat Clarance Darrow’un savunma tarafı ve üç defa başkanlık adaylığı seçimlerini kaybeden William Jenningg Bryan’ın iddia makamı olarak katılmaları, medyanın ilgisini garantilemişti. Scopes’in ekibinin davayı kaybetseler bile tutuklanmaları, sadece teknik bir mesele olmuştu. Önemli olan, kamuoyunda din ve bilim arasında bir çekişme havası oluşturulmasıydı.

Behe’ye göre, Scopes ve Huxley-Wilberforce tartışmaları, gerçi geçmişte kalmıştı. Ancak, son zamanlardaki olaylarla, bu çekişme ayakta tutulmaktadır. On-yirmi yıl önce, dinî sebeplerle dünyanın daha genç olduğunu düşünen gruplar, okullarda bu görüşlerinin çocuklara öğretilmesini istemişlerdi. Ona göre, dinî özgürlük, ebeveyn hakları, eğitim üzerinde hükûmet kontrolü ve federal kanunlara karşı devlet yasaları gibi bu duruma dâhil olan sosyolojik ve politik faktörler oldukça karmaşık olmakla birlikte, söz konusu tartışma zemini çocuklarla ilgili olduğundan, olay duygusal boyuta indirgenmişti.

Dinî gruplar daha genç bir yeryüzünü desteklediğini iddia ettikleri delilleri öne sürünce, bilim adamları bunları reddederek ‘yetersiz ve ön yargılı’ olarak nitelendirdiler. Her iki taraf da öfkelenmiş ve ilişkiler giderek kötüleşmişti. Hatta bu kötü ilişkilerin bir kısmı kurumsallaşmıştı bile. Nitekim ‘Ulusal Bilim Eğitim Merkezi’ isimli organizasyon, Amerika’da kamu okul politikalarını etkileyen yaratılışçılarla savaşmak için kurulmuştu.

Günümüzde şu veya bu şekilde bilim ve din arasındaki tarihî savaş körüklenmekte ve pek çok insan o veya bu kampa dâhil olmaya zorlanmaktadır.

Behe’ye göre, bilimin Akıllı Tasarım Teorisi’ni kabullenmekteki isteksizliğine en kuvvetli bir sebep de, felsefî düşüncelere dayanmaktadır. Pek çok önemli ve saygı duyulan bilim adamını içine alan bir grup, doğanın dışında bir gücün varlığını kabule yanaşmazlar. Etkisi ne kadar çok ve yapıcı olsa da, hiçbir tabiatüstü gücün doğayı etkilemesini istemezler.

Materyalist evrimci Richard Dawkins; Darwin’in ‘entelektüel bir ateist’ olma imkânı hasıl ettiğini belirtir ve evrimi reddeden bir kimsenin ‘cahil, aptal veya deli’ olduğunu iddia eder313,316.

Behe’ye göre, medyada birileri, devamlı şekilde bilim-din çatışmasına vesile olacak şekilde Evrim Teorisi’ni kullanmakta ve tahrik etmektedir. Nitekim, Nature Dergisi’nin editörü John Maddox, dergisinde ‘Dinin bilim karşıtı olarak nitelendirilmesine çok az kaldı’ diye yazmıştır314.

Filozof Daniel Dannet de, kitabında, dine inananları -ki Amerikan toplumunun yüzde 90’ıdır- ‘kafese kilitlenmesi gerekli vahşi hayvanlar’a benzetmiş ve ailelerin çocuklarını kendisi için çok aşikâr olan evrim gerçeğiyle yanlış bilgilendirmelerinin engellenmesini teklif etmiştir315.

Behe’nin, bu konudaki değerlendirmesi şöyledir:

 “Uzun ve yorucu çalışmalar, bilimin akıllı bir tasarımı kabul etmek istemeyişindeki isteksizliğin kabul edilebilir bir temeli olmadığını göstermiştir. Bilimsel şovenizm anlaşılabilir bir duygudur, ancak ciddi entelektüel konuları etkilemesine izin verilmemelidir. Bilim ve din arasındaki çekişme üzücüdür ve kötü sonuçlara sebep olmuştur. Ancak miras alınmış bir kızgınlık, bilimsel kararlarda sağlam bir dayanak oluşturamaz. ‘Bilimin, tabiatüstüne işaret eden teorilerden kaçınması gerektiği’ne dair bazı ateistler tarafından ileri sürülen felsefi argümanlar, bilim üzerinde suni bir kısıtlama oluşturmaktadırlar. ‘Doğaüstü açıklamaların bilimi etkisi altına alacağı’ korkusu yersizdir.

Bir zamanlar hayatın kökeni olduğu düşünülen basitliğin bir hayal olduğu ispatlandı. Bunun yerine, hücreyi eksiltilemez bir karmaşıklık işgal etmektedir.

Sonuç olarak, ‘hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu’ anlayışı, hayatı ‘basit doğa kanunlarının bir sonucu’ olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi meydana getirmiştir.

Diğer yüzyıllarda da benzer şoklar yaşanmıştı. İnsanlık, uzayın merkezinin dünyadan kalkıp güneşin ötesine ilerlemesine ve ‘sonsuz kâinat’ fikrinin çökmesine dayanabilmiştir. Darwin’in kara kutusunun açılmasına da dayanacaktır”317.

 

5. Bilim Mi, Mit Mi?

“Bir çok biyolog evrim biyolojisinden uzak alanlarda çalıştığı için, evrimle ilgili problemlerin farkında değildir. Onların evrim hakkında bildiklerinin çoğu, biyoloji ders kitaplarından ve genel olarak halkın izlediği televizyon programları ile gazete makalelerinden öğrendikleri şeylerdir. Ne var ki, ders kitapları ve popüler sunumlar, esasen evrimin ikonlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla pek çok biyolog için ikonlar, evrimin delilidir(J. Wells ).

Biyolojik konuların bilimsel temele oturtulabilmesi ya da onun bilimselliğinden söz edilebilmesi için, deneye dayanması ve laboratuvarda test edilebilmesi beklenir. Evrim Teorisi’nin öngördüğü konuların tartışma ve değerlendirilmesi, bilimsel değerle test edilememekte, daha çok felsefi değerlendirme ve yorumlara dayanmaktadır. Delillere değil de ön kabuller üzerine bina edilen düşünce ve yaklaşım tarzı da bilimsel metotlara uygun değildir.

Ernst Mayer, Scientific American dergisinin Temmuz 2000 tarihli sayısına yazdığı bir yazıda şunları söylüyordu:

“Eğitimli hiçbir insan, yalın bir gerçek olduğunu bildiğimiz Evrim Teorisi’nin geçerliliğini artık sorgulamıyor. Aynı şekilde, Darwin’in belli tezleri, yani ‘ortak ata,’ ‘evrimin adım adım gerçekleşmesi’ ve ‘doğal ayıklanma teoremi,’ tamamen doğrulanmış durumdadır”318.

Mayer’in bu görüşünün gerçekleri yansıtmadığını dile getiren Wells şöyle demektedir:

Herhangi bir eğitimli kişiye evrimin yalın bir gerçek olduğunu ve Darwin’in belli tezlerinin tamamen doğrulandığını nereden bildiğimiz sorulduğunda, o kişi şimdiye kadar bilinen ikonları sıralayacaktır. Çoğu biyolog için ikonlar, Darwinci evrimin ispatıdır. Eğer Darwin Teoremi’nin karşı konulmaz bir delili varsa, niçin biyoloji ders kitaplarımız, bilimsel dergiler ve televizyon programları aynı usandırıcı eski mitleri tekrar tekrar gündeme getirmektedirler?

Burada bir model vardır ve bu model bir açıklama gerektirmektedir. Bilim adamlarından beklendiği üzere, teoremlerini delille sürekli test etmek yerine, bazı Darwinciler, teoremlerini öne çıkarmak için biyolojik olguları göz ardı ve örtbas etmekte veya yanlış sunmaktadırlar.

Çoğu biyolog dürüsttür, ispatın doğru sunumu üzerinde ısrar eder ve çok çalışkandır, ama kendi alanının dışına çıkmaya pek cesaret edemez. Evrimin ikonlarına ilişkin gerçek, herkesi olduğu kadar onları da şaşırtacaktır. Bu biyologların çoğu, Darwinci evrime inanır, çünkü ders kitaplarında bunu öğrenmişlerdir.

Bir çok biyolog evrim biyolojisinden uzak alanlarda çalıştığı için, evrimle ilgili problemlerin farkında değildir. Onların evrim hakkında bildiklerinin çoğu, biyoloji ders kitaplarından ve genel olarak halkın izlediği televizyon programları ile gazete makalelerinden öğrendikleri şeylerdir. Ne var ki, ders kitapları ve popüler sunumlar, esasen evrimin ikonlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla pek çok biyolog için ikonlar, evrimin delilidir” 319.

 

Evrimci sansür                                                          

Wells, evrimci biyologların büyük bir baskı unsuru oluşturduklarına, evrimin aleyhinde en ufak bir yazının yayınlanmasına izin vermediklerine, bu sahada her yola başvurduklarına dikkati çekerek şunu belirtir:

“Darwinci evrimin dogmatik savunucuları salt gerçeği saptırıyorlarsa, bu yeterince kötüdür. Ama bu kadarıyla yetinmediler. Onlar şimdi İngilizce konuşulan dünyada biyoloji bilimlerinde hâkimdirler. Ancak, bu hâkim konumlarını kendilerininkinden farklı görüşleri sansürden geçirmek için kullanmaktadırlar.

Dogmatik Darwinciler, zayıf bir yorumu delilin üzerine giydirerek, onu ‘bilim yapmanın tek yolu’ olarak ilan etmektedirler. Bunun üzerine yapılan eleştiriler ‘bilimsel değildir’ etiketiyle yaftalanır. Eleştirenlerin makaleleri, editörlerinin baskın şekilde dogmatik Darwincilerden oluştuğu, önde gelen dergiler tarafından reddedilir. Eleştirenlere devlet kurumları fon ayırmaz. Söz konusu kurumlar büyük önerileri, ortaklaşa inceleme yapmaları için Darwinci dogmatiklere götürür ve sonunda eleştirenler bilimsel camianın tamamen dışına itilirler.

Wells, çok daha vahim bir meseleye de dikkat çekmekte ve Darwinci görüşe karşı sunulan delillerin, gangster çetesine şahitlik edenlerin ortadan kaldırılması gibi, yok edildiğine veya gizlendiğine işaret etmektedir:

Fiiliyatta Darwinci görüşe karşı sunulan deliller ortadan kaldırılır. Gangster çetesine şahitlik edenlerin ortadan kaldırılması gibi veya deliller sadece gayretli bir araştırmacının bulabileceği, uzmanlaşmış yayınlar içinde saklanır. Bazı eleştiri sahipleri susturulur veya karşı deliller gizlenir. Dogmatikler, teoremleriyle ilgili bir tartışmanın olmadığını ve ona karşı hiçbir delilin sunulmadığını ilan ederler. Darwinci ortodoksluğun savunucuları bu taktikleri kullanarak, araştırma ödenekleri, fakülte atamaları ve ortaklaşa inceleme alanlarında Amerika’da tekel kurmayı başarmışlardır.

Darwinci evrimin dogmatik savunucuları, sadece çoğu Amerikan üniversitelerini kontrol etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda çoğu halk okulu üzerinde koca bir gücü ellerinde tutuyorlar. Ulusal Bilim Eğitim Merkezi (NCSE), Darwinci evrime karşı sınıf içi eleştirileri engellemek için yerel okullara baskı uygular.

Gerçek şu ki, şaşırtıcı sayıda biyolog, Darwinci evrimin ileri sürdüklerinin bazılarından sessizce kuşku duymakta veya onları reddetmektedir. Ancak en azından Amerika’da onlar ağızlarını kapalı tutmak zorundalar. Aksi hâlde, kınamaya, marjinalleşmeye veya sonunda bilimsel camiadan ihraç edilmeye maruz kalırlar. Bu çok sık olmasa da, böyle bir riskin bulunduğunu herkese hatırlatacak orandadır. Umarım Darwincilerin karşıt görüşlere uyguladıkları sansürün etkisiyle gözleri açılan biyologlardan oluşan ve sayıları giderek artan bir yeraltı camiası oluşur! İzole olmuş muhalifler kaç tane meslektaşının aynı şekilde düşündüğünü fark etmeye başladığında, onların sayıları giderek artacak ve sesleri daha gür çıkmaya başlayacaktır.

Darwinistler, ‘dinî bağnazlık’ korkusunu öne çıkararak tekellerini desteklemekte oldukça başarılı olmuşlardır. Bizlere ‘Darwinizm’in kaçınılmaz olduğu, çünkü ‘onun bizi, bilimin üzerine boğucu bir ortodoksluk dayatabilecek dindar fanatiklerden koruduğu’ söylenir. İronik bir şekilde bu insanlar, bilimi, dinî dogmatizmden, kendi dogmatizmlerini dayatmak suretiyle korumaktadırlar.

“En güvenli ve iyi yaklaşım, biyoloji bilimini gerçek temeline, yani ispata oturtmaktır”320.

Bilim tarihçisi Neal Gillespie, Darwinizm’in felsefi bir doktrin olduğuna dikkati çeker:

“Darwin, yönlendirilmiş evrimi ve tasarlanmış sonuçları, bilimi materyalist bir temele oturtmak istediği için dışarıda bırakmıştı. Darwin’in görüşü temelde deneysel bir çıkarımdan ziyade felsefî bir doktrin olduğu için, onun başarısı, bir dizi kanıttan ziyade düşünceler savaşını kazanmaya bağlıdır”321.

Profesör Dawkins, evrim konusuna bilimsel bir açıdan değil, ideolojik olarak yaklaşmakta ve “Kör Saatçi” adlı kitabında şöyle demektedir:

“Okuru sadece Darwinci dünya görüşünün doğru olduğuna değil, aynı zamanda onun varlığımızın sırrını prensipte çözebilecek, bilinen tek teorem olduğuna da ikna etmek istiyorum. Darwincilik, hayatın kimi yanlarını prensipte açıklamaya yetkin, bilinen tek teoremdir” 322.

Wells, Dawkins’in bu yaklaşımının bilimsel değil, felsefi bir yaklaşım olduğuna dikkati çekerek şöyle der:

Bir teoremin prensipte doğru olduğunu savunmak bilimsel bir çıkarımın değil, felsefî bir yaklaşımın göstergesidir. Bilimsel bir çıkarım, delili gerektirir. Oysa Dawkins’in kendisinin de kabul ettiği gibi, Darwinizm’in doğruluğunu ispat için delile gerek yoktur. Dawkins’in tasarım ve amacı dışarıda bırakması felsefîdir, deneysel değil. Profesör Dawkins, ateizmi açıkça savunabilir. Hatta entelektüel açıdan onun gereğini yerine getirme hakkına da sahiptir. Ama ateizm, bilim değildir. Felsefî görüşlere sahip olmanın yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefî bir görüşü vardır. Ancak halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve ‘bilim’ kisvesi altında sunulmaması gerekir.

Gördüğümüz gibi, evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır.

Biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, ‘deneysel bilim’ kisvesi altında verilmektedir. Nitekim Miller ve Levine’nin yüksekokul ders kitabı ‘Biology,’ öğrencilerine; ‘Evrimin tesadüfî olduğu ve tasarlanmamış bulunduğu’nu akıllarından çıkarmamaları gerektiği tavsiyesini  yapar323.

Paleontoloğ Kevin Padian, bilimin, hipotezleri delille test etmeyi öngördüğüne dikkati çeker ve şöyle der:

“Eğer bir görüşü test edemiyorsak, onun yanlış olması gerekmez, ancak o bilimsel değildir” 324.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

Makro Evrimin İmkansızlığı

Mutasyonlar ve tabiî seleksiyon, yeni adaptasyonlara ve orijinal organlara sahip bir canlı üretilmesine dâir herhangi bir güçlü delil ortaya koymamasına rağmen yine de; “Makroevrimle bir yeniliğin ortaya çıkması acaba mümkün müdür?” şeklinde bir soru sorabilir ve böyle bir değişme olması için, kaç genin değişmesi gerektiğini merak edebiliriz. Hücre biyologu, E. J. Ambrose: “Bir organizmada daha önce bilinmeyen en basit bir yapının ortaya çıkmasında bile, en az ihtimal ile beşten daha az sayıda genin rol alması pek mümkün değildir.”1 tahmininde bulunmaktadır. Nitekim daha sonra, sadece beş genle kodlanabilen yeni ve nispeten basit bir yapı için gerekli olan fonksiyonel bilginin bile, şans eseri olarak mutasyonlarla meydana gelmesinin akıl almaz derecede imkân dışı olduğu Ambrose tarafından gösterilmiştir.

Ambrose, işe sadece zararlı olmayan mutasyonların (faydalı veya nötr olan mutasyonlar) meydana gelme oranları ile başlamıştır. İhtiyatlı bir tahmin ile 1.000 kişilik bir toplulukta, her nesilde birden daha fazla yeni, zararsız mutasyon olmamaktadır (çoğu gen 100.000’de 1’den daha düşük, mutasyona uğrama/olma sıklığına sahiptir ve bu mutasyonların çoğu da zararlıdır).

Bu takdirde, aynı organizmada iki zararsız mutasyonun olma ihtimali 1.000.000’da 1 olacaktır (birbirinden bağımsız iki hâdisenin birlikte olma ihtimali, bu hâdiselerin müstakil olarak görülme ihtimallerinin çarpımıdır; böylece 1/1000 x 1/1000 = 1/1.000.000 olur). Beş adet zararsız mutasyonun bir organizmada olma ihtimali bu hesaba göre, bin milyon kere milyonda birdir! (Bu ihtimali hesaplamak için, 1/1.000’i kendisiyle beş kere çarpmak gerekir; netice 1/1.000.000.000.000.000’dir.) Böyle korkunç bir rakamın bize birinci olarak söylediği şudur: “Bu beş mutasyonun tek bir organizmanın hayat süreci içerisinde meydana gelme şansı yoktur.” İkinci olarak da şöyle söylenebilir: “Nispeten basit bir biyolojik yapının bile tesadüfî mutasyonlarla meydana gelme şansı ‘sıfırken’ ve ortada hiçbir model yokken, meselâ; bir akciğerin, bir bacağın veya kanadın ortaya çıkma şansı olabilir mi?”

Genetik prensipler evrime karşı çıkıyor!
Evrimcilerin tatlı hayallerinin hatırı için, bu beş zararsız mutasyonun tek bir organizma yerine, organizma topluluklarının teşkil ettiği, türün gen havuzu içerisindeki farklı fertlerinde meydana geldiğini farz edelim. Hattâ daha fazla taviz vererek, her şeye rağmen bu mutasyonların zaman içerisinde meydana geldiğini ve heterozigot şekilde korunduğunu da kabul edelim. Hardy-Weinberg Genetik Prensibi’ne göre; “Seleksiyon veya başka dış faktörler olmadan meydana gelen tesadüfî çiftleşmelerle, bir populasyonun içerisindeki gen nispetleri nesilden nesile aynı kalmaktadır.” Bu durumda, bu beş mutasyona uğramış genin yüzdelerinin, populasyonun geri kalanındaki mutasyona uğramamış eşlerine olan oranı sabit kalacağından, sadece daha fazla yavru üretiminin, bu genlerin yeniden dizilip yerleşerek (rekombinasyon) bir araya gelme nispetlerini artırmaz. Bu oran ancak, bu mutasyona uğramış genleri taşıyan fertlerin çiftleşmesinin özel olarak seçilmesi veya bu mutasyonların daha küçük bir topluluk içerisinde meydan gelmesi olarak tarif edebileceğimiz, genetik sürüklenme ile artabilir. Genetik sürüklenme ile ayrılmış küçük bir topluluk zaman içinde sadece alttür veya ırk dediğimiz, aynı türe dâhil, küçük farklılıklara sahip fertler meydana getirebilir. Başta insan ırkları olmak üzere çeşitli, koyun, köpek, sığır ve güvercin ırklarının ortaya çıkışı genetik sürüklenmeye örnek verilebilir; fakat bunlar hiçbir zaman makromutasyon değildir.

Mutasyonlar, genomun kodlama yapmayan bir kısmında meydana gelmiş ise, herhangi bir özellik kodlamayan bir gen, hayvana herhangi bir avantaj veya dezavantaj sağlamayacağı için seçilemez ve bu yüzden de tabiî seleksiyon, böyle bir mutasyonu eleyemez. Ancak bu durumda yine de, ihtimale dayanan büyük engeller vardır.

Tesadüf Üstüne Mutlu Tesadüfler

Bu birbirinden ayrı genleri taşıyan organizma fertlerinin, diyelim ki, bir milyon nüfusa sahip bir toplulukta birbirlerini bulma ihtimali nedir? Bu beş genin hepsinin bir organizmada bir araya gelmesi için, doğru zamanda ve doğru bir sıra ile çiftleşmelerine ihtiyaç vardır. Buna ek olarak, neticede meydana gelen yeni beş gen takımı, organizmanın komplekslik seviyesini, ait olduğu türün özelliklerinden daha yukarıya çıkarmak için (makroevrimin gerektirdiği gibi) gerçek mânâda yeni bir yapıyı kodlamak zorundadır. Ancak, böyle bir senaryo tamamıyla inanılmaz ve imkânsız görünmekte, tesadüf üstüne tesadüflerin ardı ardına tam hedefine varmasını gerektirmektedir.

Böyle bir senaryoyla makromutasyon olduğunu açıklamak evrimcilere makûl gelse bile, hâlâ izaha muhtaç çok şey vardır. Beş yeni genden meydana gelen özellikler toplamının aynı fertte tesadüfen(!) bir araya geldiğini ve yine taviz olarak, homozigot seviyede (iki eş kromozomdan her ikisinin de mutant) olduğunu da farz edelim. Şayet heterozigot olursa (iki eş kromozomdan birisinin sağlam olduğu), diğer sağlam kromozomdaki mutasyonlu genlere karşılık gelen genler, dominant (baskın) olacağı için, mutasyonlu beş geni perdeleyecek ve onların kendini göstermesini (ekspresyonunu) engelleyecektir. Bunlara ilâve olarak, beş genin hepsinin kromozomun aynı bölgesinde bir araya geldiğini de farz edelim ki bu, kromozomları kırıp yeniden bir araya getiren mekanizma açısından düşünüldüğünde, imkânsız olmasa da, akla son derece uzak bir durumdur. Eğer bu genler gerçekten bir tek sahada toplanmış olsalardı, bir başka gende meydana gelecek ek bir mutasyon (bu gen topluluğu için anahtar/açma kapama düğmesi geni gibi çalışarak), o alanı çekinik hâlden baskın hâle dönüştürebilirdi.

Renk ve desen değişikliği türün mahiyetini değiştirmez
Bir kromozom üzerindeki genlerdeki böyle bir dönüşüm, bir organizmada gerçekten yeni bir yapının ortaya çıkmasına sebep olabilir mi? Bu tarz beş-altı genin teşkil ettiği bir gen kümesinin Afrika’daki Papilio dardanus gibi taklitçi kelebeklerin renklenmesinin kontrolüne vesile olduğu bilinmektedir.2 Ancak, renk ve desen gibi sadece pigment hücrelerinin faaliyetine ait değişikliklerin kontrol edilmesi, alttür seviyesinde bir değişikliktir ve organlar gibi kompleks yeni yapıların türetilmesi yanında çok küçük kalmaktadır. Çünkü yeni özellikler kazanmış, daha farklı plânda ve kompleks yapıların ortaya çıkmasını açıklayan, beş-altı genden ibaret kümelere ait herhangi bir örnek gösterilmemiştir.

Sistemler “koordinasyon” ve “entegrasyona” muhtaçtır
Ambrose, zararsız mutasyonlara uğramış beş birimlik bir gen kümesinin tesadüfen oluşmasının mümkün olmamasının dışında, makromutasyonların ortaya çıkamayacağına dâir çok daha gayrimümkün yönlere de dikkati çekmektedir. Her şeyden önce, en basit bir biyolojik yapı için bile, örnek olarak verdiğimiz beş genden çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Ayrıca “Gen kümelerinin içerisindeki genlerin her birinin fonksiyonlarının birbiri ile ve aynı ânda, organizmanın bütününün gelişmesi ile sıkı bir münasebet (koordinasyon ve entegrasyon) içerisinde olmak mecburiyetinde olduğunu düşündüğümüzde, doğru genleri bir küme hâline getirmenin muhtemel olmaması zaten önemini kaybetmektedir.”1 Ambrose bu düşüncelerinin devamında şu neticeye varmıştır: “Bir topluluktan ayrılıp izole olan yeni çiftler, üremeleri sırasında yoğun bir yeni bilgi girişini kabul etmedikleri sürece, türlerin menşei ile alâkalı hipotezler, geçerliliklerini kaybedeceklerdir.”1

Ambrose’un otuz yıl önce evrimciler için çizdiği bu soğuk ve ümitsiz resim, aradan geçen zaman içerisinde de daha parlak bir netice vermemiştir. Evrimci biyologlar, Ambrose’un işaret ettiği soruları çözmek için gittikçe artan bir şekilde ko-opsiyon ve koevrim ismini verdikleri yeni kavramlara başvurmaktadırlar. Bu yeni hayalî hipotezlere göre, evrim, beş genin (veya çok sayıda genin) hepsinin, istenen bir yapının ortaya çıkması için bir ânda var olmasına gerek duymayabilir. Bunun yerine, bir gen, kendisinin evrimleştiği genden farklı bir fonksiyona ve bazı yapılar için de seçilmek için yeni bir avantaja sahip olarak oluşabilir. Daha sonra bu ilk geni farklı bir fonksiyona sahip bir başka yapıyı oluşturması açısından kuvvetlendiren bir başka gen ortaya çıkabilir(!) Bütün bu tesadüflerden sonra, yeni genler kademeli olarak ortaya çıkabilir ve belli bir fonksiyon için yerleşebilir, daha sonra yine evrimcilerin geniş hayallerine uyarak(!) başka bir fonksiyon için yeniden başka bir yere kayabilir (ko-opsiyon) ki, böylece bir organizmanın yapıları ve fonksiyonları zaman içerisinde kademeli olarak evrimleşir (buna da ko-evrimleşme diyorlar!).

Masal çok, ama delil yok!
Bu masaldaki ana problem, iddiaları destekleyen hiçbir delilin olmamasıdır. Sadece hayalî kavramlara dayanan bir ihtimal olarak, başlangıçta bir inandırıcılığı vardır. Ancak, herhangi yeni bir kompleks biyolojik yapı (bir organ, özel bir doku veya yeni bir sistem) üreten, ko-opsiyon ve ko-evrimleşme ile adım adım delillendirilmiş hiçbir yol bilinmemektedir. Aslında belli bir gâye için hikmetlerle donatılarak çalıştırılan biyolojik yapıların, bazen hikmetli bir şekilde başka gâyeler için de çalıştırılması (ko-opted olması) sonsuz bir ilim ve kudretin eseri olan yaratılışa ait neticelerdir.3 Çok sayıda gen gerektiren kompleks bir yapı için gereken ise, bu genlerin kademeli olarak eklenmesi, fonksiyonlar ve yapılar kademeli olarak değiştikçe, yani inşa hâlinde olan bir yapı veya fonksiyon üzerinde birleşmesi ve işleyen sisteme ters düşmeden, âhenkli bütünlüğü devam ettirecek plânlanmış bir yeniden düzenlenme sürecidir. Birbirine ardına uyumlu, dengeli, sıralı, sistem bütünlüğüne entegre ve kademeli şekilde, yeni bir düzenleme sürecine ait hiçbir delil yoktur.

Buradaki zorluk, sadece bazı yeni biyolojik yapıların evrimleşmesinin de ötesinde her canlı sisteminin kendi bütünlüğü içindeki mükemmelliğinin bozulmamasının teminidir. Biyolojik organizmaların sistem kompleksliğinin derecesi, akıl almayacak kadar müthiş olup, genlerin bir araya gelerek teşkil ettikleri kümelerin ve sebep oldukları yapıların kompleksliğinin çok ötesindedir. Bizler bu kompleksliği ve sistemlerdeki çoklu hikmetlerle irtibatlı gâyeli yaratılışı, bugünkü ilmimizin ve teknolojik imkânlarımızın sağladığı kolaylıklarla, bilgisayarlarla kısmen anlayabiliyoruz. Hiçbir model, örnek ve bilgi birikimi yokken, bütün bu kompleks organları ve süper kompleks sistemleri, akılsız ve şuursuz “evrimin makro mutasyonlarına” vermek, insan zekâsıyla alay etmektir.

Sistem biyolojisi evrimi reddeder.
Her bir “biyolojik varlık” çok sayıda birbirinden bağımsız yapılardan meydana gelmiş sistemlerin, hiyerarşik bir şekilde iç içe geçmesi şeklinde organize bir yaratılışa sahiptir. Bir organizmanın düzgün şekilde çalışabilmesi için, sahip olduğu hassas sanatlı yapıların mutlaka birbiriyle uyumlu olması ve her bir yapının, yüksek seviyedeki diğer bir sistemin parçası olan sistemler manzumesinin içerisine, arızasız bir şekilde oturtulması ve burada çalıştırılması gerekir. Böyle iç içe kompleks yapı sistemlerini kodlayan DNA, yüzlerce, hattâ binlerce genin işbirliğine ihtiyaç duyacaktır. Yaratılışın mahiyeti gereği aynı sisteme dâhil biyolojik yapılar asla birbirinden habersiz ve âlâkasız (izole olmuş hâlde) olmadıkları gibi, aksine organizmanın mevcut şartlarla optimum derecede uyumlu yaşamasına yardım eden daha geniş sistemler içerisinde koordine edilmişler ve bir arada çalıştırılmaktadırlar. Akılsız ve şuursuz Darwinci mekanizmaların ise böyle bir koordinasyon icra ettirme güçleri ve ilimleri yoktur.

Dipnotlar
1. Ambrose, E. J. (1982): The Nature and Origin of the Biological World. NewYork: Wiley Halsted, p.120.
2. Ford, E. B. (1975): Ecological Genetics. 4 th. Ed. (London: Chapman and Hall)
3. True, J. R. and Carroll, S. B. (2002): Gene Co-option in Physiological and Morphological Evolution. Annual Review of Cell and Developmental Biology 18: 53-80.

kaynak: sorularlaevrim.com

Fosil Kayıtlarındaki Eksiklikler

Evrimcilerin geçiş formu fosillerinin azlığı (hattâ yokluğu) konusunda başvurdukları en yaygın açıklama, fosil kayıtlarının eksikliği, yani fosillerin henüz bulunamadığıdır. Aslında bu, Darwin’den itibaren evrimcilerin her sıkıştıklarında tercih ettikleri bir çıkış yoludur. Nitekim kitabında “(Fosil kayıtlarındaki boşlukların) açıklaması, benim inancıma göre, jeolojik kayıtların eksikliğinde yatmaktadır.” demiştir.1 Ancak bu kayıtların gerçekte hiç yaşamamış veya var olmamış oldukları için mi, yoksa yaşadıkları hâlde fosilleşmedikleri için mi bulunmadıklarını tartışmamız gerekir. Elbette ki, hayatın yaratılışı boyunca birçok organizmanın nesli tükenmiş, birçok organizma da fosilleşemeden çürümüştür. Asıl sıkıntı, fosilleşmedikleri veya bozuldukları için kayıtlara geçmeyen herhangi bir türe ait büyük sayılardaki fertlerle ilgili değildir. Tabiî ki bir türe ait bütün fertlerin fosilleşmesini bekleyemeyiz. Fakat her hâlükârda, fosilleşen çok sayıda fert vardır ve bunlar devamlı bulunmaktadır. Esas eksiklik, farklı tip organizmaları yansıtacak biçimdeki formların fosil kayıtlarındaki yokluğundadır. Zîrâ bulunan bir fosilin, evrimi gösterecek biçimde önemli olması için, her bir cinsin fosil kayıtlarında temsil ediliyor olması gerekir.

Fosilleşme ile ilgili kritik soru, bu hâdisenin sadece tek bir tip organizma için sayısız kereler mi olduğu, yoksa çok sayıda farklı tip organizmanın her biri için bir kere mi olduğudur. Evrimci paleontologlar ikinci durumu tercih ederler. Çünkü onlara göre aynı organizmaya ait fosillerin tekrarlanması boşlukları doldurmaz; fakat fosil kayıtları daha çok sayıda farklı tip organizmayı temsil ettikçe eksiklikler azalacaktır. Onların asıl sığındıkları ise, bir organizmaya ait fosilleşmenin bir kere veya çok nadir olduğu düşüncesidir.

Peki, gerçekten fosil kayıtları böyle midir? Maalesef evrimcilerin düşündüklerinin ve iddialarının aksine, korunmuş farklı organizma tiplerine ve bunların ne kadar temsil edici olduklarına bakıldığında, fosil kayıtlarının aslında oldukça iyi durumda oldukları görülecektir. En azından canlıların tarihçesine ait geniş mânâlar ihtiva eden çizgiler çizilebilmektedir. Bunu anlamak için, bilinen organizma türlerinden kaç tanesinin kayıtlarda temsil edildiğine bakmak yeterlidir. Yaşayan türlerin fosil olarak bulunma nispetleri, farklı tip organizmaların fosil kayıtlarında genel olarak ne kadar korunduğu hakkında iyi fikir verir. Meselâ; karada yaşayan omurgalıların bilinen 43 takımından (ordo) 42’si fosil olarak bulunmuştur. Buna göre, kara omurgalılarının sınıflandırma seviyesinde % 98 nispetinde fosilleştikleri söylenebilir. Bu yüzden, eğer geçmişte yaşamış başka bir kara omurgalısı takımı var olsaydı, bunların da fosilleşmiş olmaları gerektiğini düşünmek doğru bir düşünce olacaktır.

Geniş çerçevedeki sınıflandırmadan daha özel ve dar seviyelere inildikçe, fosil kayıtlarında korunan organizma tiplerinin yüzdeleri küçülür; ancak ortadaki sayı yine de önemlidir. Meselâ, kara omurgalıların bilinen 329 ailesinden (familia, ordo’nun hemen altında yer alan sınıflandırma birimi), 261’i fosil olarak bulunmuştur ki, bu durumda fosilleşme nispeti % 80’dir. Fosilleşmeye daha az yatkın olan kuşlar hâriç tutulursa, bu takdirde bilinen ve kuş olmayan 178 kara omurgalı ailesinden 156’sı fosil olarak bulunmuştur ki, bu durumda fosilleşme nispeti % 88 olur. Cinsler (genus) seviyesinde ise fosilleşme nispeti % 66 gibi hiç de az olmayan bir değerdedir.2

Benzer şekildeki sayım ve tespitlere dayalı analizler, omurgasızlar ve bitkiler için de yapılabilir. Herhangi bir sınıflandırma seviyesinde, yaşayan organizmaların fosil olarak korunma nispetlerine bakarak, paleontologlar, genel olarak soyu tükenmiş veya hâlen yaşayan organizmaların fosil olarak korunma yüzdeleri hakkında karşılaştırma yapabilecek bir referans değeri elde ederler. Burada çok açık görülen ve kuvvetli bir delil teşkil edecek biçimde ağır basan husus, fosil kayıtlarının, yüksek sınıflandırma birimi seviyelerinde organizmalar için güvenilir bir bilgi kaynağı olduğudur.

Fosil kayıtlarının bu durumuna karşı, evrimciler geçmiş zamanda soyu tükenmiş canlıları temsil etme açısından fosilleşme sürecinin (jeolojik ve meteorolojik şartların), hâlen yaşayan canlıları temsil etmeye nazaran daha kötü olduğunu iddia edebilir veya jeolojik süreçlerin sistematik olarak soyu tükenmiş organizmaların fosil kayıtlarını silerken, yaşayan organizmaların fosil kayıtlarını koruduğunu düşünürler. Sanki birisi şuurlu olarak evrimcilerin ihtiyacı olan fosilleri silip süpürmüş, evrime karşı olanların istediği gibi fosilleri hazırlamıştır. Ancak bütün bu türlü düşünce ve faraziyeler ad hoc hipotezlerdir, yani delilerle desteklenmekten uzak, özel maksatlı tasarlanmışlardır. Zîrâ evrimcileri üzecek diğer bir husus da, fosilleşme sürecinin jeolojik tarih boyunca büyük nispette değişmeden kaldığına ve fosillerin de aşırı derecede dayanıklı olduklarına dâir tespitlerdir.

Sınıf (classis) ve takım (ordo) gibi yüksek sınıflandırma seviyelerinde, organizmaları birbirine bağlayan geçiş formlarının fosil kayıtlarındaki eksikliği, bu tür hayalî geçiş formlarının aslında hiç var olmadığına dâir kuvvetli bir delildir. Meselâ, derisidikenliler (echinodermata) veya yumuşakçalar (mollusca), yahut halkalı solucanlar (annelida) gibi farklı hayvan şubelerinden (phylum) ikisi ortak bir ataya sahip iseler, o zaman bu iki hayvan şubesini birbirine bağlayacak sayısız miktarda takımlar (ordo) ve aileler (familia) olmak mecburiyetindedir. Hem Darwin’e hem de bugünkü evrimcilere göre, hayatın bütün canlı formları ortak bir ataya sahip olduğundan, dallanmış büyük bir ağaç benzeri yapıda olmalıdır ve hâlen yaşayan organizmaların takım ve aile seviyesindeki yüksek fosilleşme nispetleri düşünüldüğünde, bu geçiş formlarının çoğunun fosil kayıtlarında temsilcileri olmalıdır. Ancak, Kambriyen patlamasında görülen şubelerin hiçbirisinin arasında geçiş formları bulunmamıştır. Neticeyi biraz daha açarsak; bir denizyıldızı ile balık veya mürekkepbalığı ile solucan yahut eklembacaklı arasındaki boşlukları dolduracak tedrici geçişler, diğer bir tabirle merdiven basamakları veya yan dallanmalar bulunamamıştır.

Ara fosillerin hiçbir yerde bulunmamasını, aslında hiçbir zaman var olmamış oldukları mânâsında düşünsek de, evrimciler bu durumu fosilleri bulmak için yeterli gayret sarf edilmediğine veya yetersiz araştırma yapıldığına dayandırırlar. Bu düşünceyi kabul etmek, en azından yüksek sınıflandırma seviyelerinde fosillerin dünya ölçeğinde, çok büyük bir nispette korunduğu, ancak bilim adamlarının bu fosilleri bulmak için yeterli zamanı ve gayreti sarf etmedikleri inancını kabul etmek demektir. Diğer bir tabirle, fosiller yerin altında yatmakta ve hazır hâlde bilim adamlarının kendilerini bulmasını beklemektedir; fakat bilim adamları onları bulamamaktadır(!)

Böyle bir fikir, Darwin zamanında makul görünebilirdi; ancak günümüzde fazlasıyla zayıflamış ve çürütülmüştür. Daha önce de zikredildiği gibi, bütün ana omurgasız tipleri, erken Kambriyen’de ansızın görünmeye başlamıştır. Geçen 150 yıl boyunca, paleontologlar bu organizmaları, geçiş formları ile birbirine bağlamak yönünde anormal derecedeki gayret göstermiş olmasına rağmen, bu bağlantılar henüz bulunamamıştır. Bu süreçteki ilerleme eksikliği, akl-ı selim sahibi ilim adamlarını düşünmeye sevk etmelidir. Darwin, Kambriyen kayalarının mânâsını bilmekteydi ve o zamanlarda yapılacak kısmen küçük paleontolojik araştırma gayretleriyle Kambriyen patlamasının öncesindeki ve sonrasındaki geçiş olduğu iddia edilen formlar keşfedilebilirdi. Ancak, şu zamana kadar önemli miktarda paleontolojik buluşlar yapılmasına rağmen, Kambriyen patlaması için öne sürülen atalara ait hiçbir işaret bulunmamıştır. Michael Denton bu durumu geniş olarak ele almış ve üzerinde durmuştur: “Darwin’in zamanında, yaşı altı yüz milyon yıldan daha fazla olan kayalara ait hiçbir cins fosil bilinmemekteydi; ancak o zamandan bu zamana, tek hücreli ve bakterilere ait fosiller Kambriyen devrinden binlerce milyon yıl öncesine ait kayalarda bulunmuştur. Ayrıca, bundan bir yüzyıl önce bilinmeyen çok sayıda yeni organizma çeşidi, Ediakara’daki Burgess Şistleri’nde, Kambriyen ve geç-Kambriyen dönemine ait kayalarda bulunmuştur; ancak, bu keşiflerden hiçbirisi, büyük hayvan filumlarının menşeine veya aralarındaki münasebete bir ışık tutmamıştır. Şimdiye kadar bilinmeyen, ancak yeni keşfedilen gruplar, ister yaşıyor ister fosilleşmiş olsunlar, devamlı surette ispat edilmiştir ki, bu gruplar birbirinden ayrıdır ve izole olmuşlardır ve evrim teorisinin gerektirdiği şekilde bağlantı kurucu olduklarına dâir hiçbir şekilde bir yorum yapılamamaktadır.”3

Bu yüzden, bilinen fosiller içerisinde geçiş formlarına ait fosillerin kıtlığını öne sürecek tarzdaki açıklamaları, yetersiz araştırmaya bağlamak çok zayıf bir dayanak olarak kalmaktadır. Elbette, evrimciler açısından dünyadaki kaya tabakalarına ait çok teferruatlı bir araştırma yapmanın imkânsız olduğu her zaman söylenebilir ve eksik halkaların eninde sonunda ortaya çıkacağı ümit edilebilir. Ancak, ayrıntılı araştırmalar, geçiş formlarının bulunma ihtimalinin daha çok olduğu tabakalardaki belirli dar bölgelerde yoğunlaştırılmasına rağmen paleontologlar, yüksek sınıflandırma seviyesindeki organizmaları birbirine bağlayacak eksik halkaları keşfetmekte devamlı olarak başarısızlığa uğramaktadır. Yüzlerce metre uzunluğunda tabakalar ve tonlarca ağırlıktaki kayalar boyunca eksik halkaları bulmak için çok büyük fedakârlıklar sergilenmesine rağmen, evrimcilerin yüzünü güldürecek neticeler elde edilememiştir. Bu sebeple ne fosil kayıtlarındaki eksiklik, ne de yetersiz araştırma iddiaları, bilinen fosiller arasında geçiş formlarının kıtlığına mantıklı bir açıklama sunmamaktadır. Micheal Denton, bu probleme şu cümlelerle parmak basmaktadır: “Fosil kayıtlarındaki boşlukları, yetersiz araştırma veya kayıtların eksikliğine bağlayarak yapılacak açıklamalardaki temel problem, kayıtların sistematik bakımdan temsil edici karakteridir. Farklı büyük canlı grupların arasında daha küçük gruplara nispeten daha az sayıda geçiş türü vardır… ve bu kaide, evrensel olarak bütün organizma türlerinden, âlemlere kadar, fosilleşmeye pek yatkın olmayan böceklerden ve fosilleşmeye yatkın olan yumuşakçalara kadar geçerlidir. Ancak bu, (Darwinci) evrimin gerektirdiğinin tam tersidir. Fosillerdeki devamsızlıkları, belki, bir kısım örnekleme hataları ile örtbas edebiliriz; ancak sistematik temsil karakteri bütün açıklamalara meydan okuyabilir.”4

Denton’un yukarıdaki açıklamasında zikredilen “sistematik temsil karakterine” sahip fosiller önemlidir. Bir yumuşakça ile derisidikenli veya balık arasındaki ayırıcı temel karakterlerin nasıl tedrici olarak geçiş fosilleriyle ortaya çıktığını gösteren fosiller yoktur. Bir kara omurgalısı cinsindeki ayak tiplerindeki küçük farklılıklar, çeşitli türlerin hayat şartlarına göre farklılıklar gösterebilir; ama hiçbir modeli olmadan ortaya çıkan yeni bir vücut tipi veya organ modelinin geçiş formlarını hayal etmek bile çok zordur.

Bu durumda, fosil kayıtlarının, çok da eksik olmadığı ortaya çıkar. Ayrıca, fosil kayıtlarına dâir araştırmalar şimdiye kadar çok geniş bir şekilde yürütülmüştür. Darwinci evrimin iddia ettiği geçiş formlarına -aslında hiç yaşamamış canlılara- ait eksik kayıtlar, biraz da çaresizliğin bir göstergesidir. Elbette, araştırmalardaki bazı ilerlemeleri göstermek açısından, küçük bölümlerin arasındaki boşlukların dolması devam edecektir; balinalara, kaplumbağalara ve fillere ait yeni fosillerin bulunması bunun delilidir. Ancak, bu, Darwin’in kademeli ve yavaş evrim görüşünü doğrulamaktan çok uzaktır; aksine bulunan fosillerin, eksik olduğu düşünülen ara boşlukları doldurma yerine bilinen türlere ait olması bu görüşün bindiği dalı kesmektedir. Hâlbuki aile, cins ve tür seviyesindeki nispeten daha küçük sistematik münasebetleri birbirine bağlayabilecek ara fosiller bile yokken, şube, sınıf ve takım gibi büyük bölümleri birbirine bağlayabilecek yüzlerce ara fosilin bulunabileceğini iddia etmek akla ziyan gibi görülebilir.

Dipnotlar
1. Darwin, C. (1859): Origin of Species, 280
2. Denton, M. (1985): Evolution: A Theory in Crisis. Adler&Adler, Bethesda, p.189–190.
3. Age, s.187.
4. Age, s.191–192.

Kaynak: sorularlaevrim.com

Fosil Kayıtlarındaki Patlamalar ve Boşluklar

Fosil Kayıtlarındaki Patlamalar ve Boşluklar
Hayatın geçmiş tarihini gösteren bir video kaydımız olmadığından, geçmiş hakkındaki bilgileri -el yordamıyla da olsa- fosillerden elde etmek mecburiyetindeyiz. Kesik, silik, kopuk ve parçalanmış da olsa, hayatın geçmişine ait taşıdığı bilgiler sebebiyle fosiller önemlidir. Ancak evrimcilerin mübalâğa ettiği gibi fosiller evrime destek olmamakta, bilakis onu yalanlamaktadır. Bu hususu fosillere ait üç konu etrafında ele almak gerekir: 1-Kambriyen patlaması, 2- Durgunluk, 3- Boşluklar.

1- Kambriyen Patlaması: Günümüzden yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp, 490 milyon yıl önce sona erdiği tahmin edilen Kambriyen dönemine ait kayalardaki fosillere bakıldığında, hayvan çeşitlerinde birden ortaya çıkan bir bolluk görülmektedir. Bu dönem boyunca bilinen hayvan şubelerinin (filum) % 95 gibi büyük bir çoğunluğunun, 5–10 milyon yıl gibi kısa bir sürede yaratıldıkları anlaşılmaktadır. Bundan sonra, birkaç istisna dışında, jeolojik kayıtlar boyunca, yeni hayvan şubelerinin ortaya çıkması durmuştur. Hayvan şubeleri, temel özellikler bakımından çok farklı hayvan formlarına ait sistematik gruplar ihtiva eder. Bunlar vücut yapılarındaki temel morfolojik farkların büyüklüğü ile birbirinden kolayca ayrılır. Meselâ bir böcek ile denizyıldızı, bir solucan ile balık veya süngerin sistem ve organları arasındaki temel farklılıkların büyüklüğü çok açık bir ilâhi irâdenin tercihini gösterir. Evrim teorisi, hayvanlar âlemindeki filumlar gibi büyük taksonomik gruplara ait böyle büyük miktardaki değişik vücut plânlarının birdenbire ortaya çıkmasını açıklamak zorundadır.

Kambriyen patlamasından kaçan evrimciler
Kambriyen patlaması, klâsik evrim teorisi için ciddi bir problem olsa da, bazı Darwinciler, Kambriyen patlamasının kendi teorileri için gerçek bir sıkıntı olmadığını iddia etmektedir. Bu iddiaları seslendirenlerden Budd ve Jensen, çoğu taksonomist ve sınıflandırmacı biyolog tarafından kullanılan, “filum (şube)” ve “vücut plânı” isimlendirmelerinin, aslında hayvanların nasıl evrimleştiğini anlamak için bir engel olabileceğini iddia etmiştir. Bu yazarlara göre, hayvanların evrimleşme açısından birbiriyle münasebet içinde olmaları mantıkî bir gerekliliktir(!) Bu, hem vücut plânlarını belirleyen, hem de ortak atadan gelmeyi düzenleyen bir evrim ve filogenetik ölçü olabilir(!)1 Budd ve Jensen, böyle bir teklifte bulunarak, akıllarınca taksonomiyi (sınıflandırma) yeniden tanımlamaya çalışmışlardır. Ancak Kambriyen patlamasında çok sayıda vücut plânının âniden yaratılarak ortaya çıkışı böyle basit bir ifade ile açıklanamayacak kadar güçlü bir tespittir.2

Bir problemi yeniden tanımlamak, hiçbir zaman onu ortadan kaldırmaz. Bir midye ile bir denizyıldızı yahut bir böcek ile bir kurbağanın vücut plânlarındaki temel farklılık, sadece terminolojide oynanarak ortadan kaldırılamaz. Yaratılıştaki hiyerarşik sistematiği ve canlı vücutlarında görülen matematikî mükemmelliği gördüğü halde reddeden bir taksonomistin, belli karakterlere dayandırarak yaptığı sınıflandırma sistemi, ister istemez objektiflikten uzak olmaya mahkûmdur. Ancak, kelime oyunları ile başka mânâlar verilemeyecek ve hasıraltı edilemeyecek gerçek farklılıklar vardır.

“Kambriyen patlamasından önceki zamanlardaki geçiş fosillerindeki eksiklik, atalardaki eksikliği gösterir.” fikrini reddetmek için, evrimcilerin sığındıkları diğer bir makaleye göre,3 Kambriyenden 40–50 milyon yıl öncesine ait, mikroskobik, yumuşak vücutlu çift taraflı (iki yanlı veya bilateral) simetriye sahip solucanlar gibi hayvanlar bulunmuştur. Kambriyen patlamasında ortaya çıkan hayvan filumları için ortak bir ataya ihtiyaç duyulduğundan, evrimcilerin yeni senaryosu için bu küçük solucan benzeri hayvanlar güzel birer adaydır. Bu fosilleşmiş organizmanın Kambriyen’deki hayvan filumlarının ortak atası olduğuna ve evrimleştiğine dâir ise, hiçbir müşahhas delil yoktur. Bu delil yetersizliğine rağmen karar verebilmek, ancak ideolojik bir saplantıyı gerektirir.

Bu solucan benzeri fosiller, herhangi bir şeye evrimleşmemiş ve yaratıldığı şekilde kalmış canlılar da olabilir. Kambriyen patlamasından 40–55 milyon yıl önce yaratıldığı düşünülen, iki yanlı simetri gösteren bu solucanların, Kambriyen’deki diğer organizmalara nasıl dönüştüğüne dâir hiçbir delil yoktur. Pre-Kambriyen dönemine ait iz fosilleri yıllardan beri bilinmektedir. Sözkonusu fosiller de belki, zaten dolaylı delillerin var olduğu pre-Kambriyen solucan şubesi için doğrudan bir delil olabilir.

Darwin, Türlerin Menşei adlı kitabında, “Eğer teori doğru ise, yer kabuğunun en alt [Kambriyen] tabakası zaman içinde birikmeden önce… dünyanın canlı yaratıklarla dolup taşması kaçınılmazdır.” demektedir. Ancak, Darwin de, “hayvan âleminin ana bölümlerinin birçoğunun fosil taşıyan, bilinen en alt kayalarda –ki bu tabaka Kambriyen dönemine aittir- birden bire ortaya çıktığını” biliyordu. Darwin bu zor durumu kendisi de, “şuan için açıklanamaz olarak kalması gereken” ve “belki burada öne sürdüğümüz iddialara karşı geçerli bir düşünce olduğu..”, “ciddi bir problem..” gibi ifadeleriyle itiraf etmiştir.4

Darwin’in takipçilerinin çoğu, Kambriyen patlamasına dâir fosil delillerini küçük göstermeye veya açıklamaktan kaçınmaya çalışmıştır. Bunun için de pre-Kambriyen dönemine ait fosillerin “kolaylıkla korunamayan”, “bu hayvanların mikroskobik seviyeye yakın küçüklükte ve yumuşak vücutlu olmalarından dolayı” fosilleşemediklerini ve bulunamadıklarını imâ etmeye başlamışlardır. Kambriyen zamanına veya ondan önceye ait küçük yumuşak vücutlu fosilleri tanımlayan yayınlardan yukarıda bahsetmiştik.3 Eğer bu hayvanlar fosilleşebilmişlerse, evrimcilerin ihtiyaç duyduğu sayısız atalar neden fosilleşemesin? Kambriyen patlaması konusunda uzman olan paleontolog James Valentine ve Douglas Erwin’in de yazdığı gibi, “Patlama gerçektir ve fosil kayıtlarındaki eksikliklerle maskelenemeyecek kadar büyüktür.”5

Bütün bunlardan sonra, Kambriyen’de âniden yaratılan hayvan şubelerinin ortak atalarının olmadığını söylemek daha gerçekçi değil midir? Binlerce fosil bulunmasına rağmen, Kambriyen öncesine ait geçişlerin hâlâ olmaması, onların hiçbir zaman mevcut olmadığını düşünmeyi daha mantıklı hâle getirmektedir.

2-Durgunluk: Fosil kayıtlarıyla ilgili ikinci problem, durgunluk (staz) olarak tarif edilebilir. Bir canlı formuna ait fosil, herhangi bir tabakanın kayıtlarında görüldükten sonra, birçok kaya tabakası boyunca, büyük nispette değişmeden kalma eğilimindedir. Bu canlının nesli günümüze kadar devam edebilir; ancak onlarca hattâ yüzlerce milyon yıl boyunca hiçbir değişme göstermez. Diğer bir tabirle canlı organizma formlarının, uzun ve değişmeyen bir tarihçe boyunca üzerlerindeki sanatları yeryüzünde sergiledikten sonra nesilleri tükenmiştir. Organizmaların, fosil kayıtlarında görüldükleri süre boyunca, bu değişmeden kalma karakteristikleri durgunluk olarak adlandırılır. Anlaşılacağı üzere bir türün kademeli olarak diğer bir türe dönüştüğünü göstermek yerine, fosiller herhangi bir tür içerisinde baskın bir şekilde küçük değişmeler gösterir. Bu açıdan bakıldığında, fosil kayıtları, hayvan ve bitki ıslahçılarının her zaman yaptıkları faaliyetlere benzer şekilde, aynı tür içinde çeşitlerin meydana geldiğini göstermektedir. Islah çalışmalarıyla belki güllerin, domateslerin, köpeklerin ve güvercinlerin enteresan ve sıra dışı çeşitleri üretilebilir; ancak bu çeşitlerin her birisi, onları bir gül, bir köpek veya güvercin yapan karakteristikleri taşımaya devam eder.

3. Boşluklar: Fosil kayıtları, kabaca takip edildiğinde, belli bir doğrultuda ilerleme gösteriyor gibi görünmesine rağmen (meselâ, balıkların sürüngenlerden önce onların da memelilerden önce ortaya çıkması gibi), Darwin’in, büyük taksonomik grupların birbirlerine biyolojik ortak ata vasıtasıyla bağlı olduğuna dâir iddiasını desteklemez. Meselâ, fosil kayıtlarında, balıklardan sürüngenlere veya sürüngenlerden kuşlara doğru giden kademeli fosil serileri bulunmaz. Fosil cinsleri, fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları ânda, tam olarak gerekli bütün donanımlara sahip bir organizma hâlindedir ve mükemmel fonksiyoneldir. Bilinen en eski balık fosili, günümüzdeki balıklara ait bütün karakteristikleri göstermektedir. Aynı şekilde, fosil kayıtlarındaki sürüngenler, günümüzde yaşayan sürüngenlerin bütün karakteristik özelliklerine sahiptir. Fosil kayıtlarındaki bu görüntü, bütün fosil çeşitleri için geçerlidir. Burada çok açık olarak ara türlerin ve/veya kademeli geçiş fosil serilerinin kıtlığı görülür, yani fosil kayıtları boyunca sayısız boşluk vardır.

Bu boşluk ve kesikliklere biraz daha yakından bakalım:
Yukarıda geniş şekilde zikredildiği üzere bu kesikliklerin en önemlilerinden biri, Kambriyen patlaması olarak bilinen dönemde, hayvan şubelerinin âniden meydana çıkmasıdır. Farklı şubeler içerisinde bulunan hayvanlar, temel vücut yapıları açısından çok köklü farklılıklar gösterir. Bu kadar büyük bir farklılık gösteren şubelerdeki yeni organ sistemlerinin ve vücut tiplerinin ancak son derece detaylı, hassas ve büyük bir ilim gerektiren evrimci modifikasyonlarla ortaya çıkması gerekir. Ancak, yaşayan hayvan şubelerinin (sistematikçilere göre yaklaşık 30–35 arası değişir) büyük çoğunluğu dikkat çekici şekilde jeolojik açıdan çok kısa bir süre (preKambriyen-Kambriyen sınırına 5 ila 10 milyon yıllık yakınlıktaki bir dönemde) içerisinde ortaya çıkmıştır. Hayatın 3,8 milyar yıllık tarihçesi düşünüldüğünde, bu süre göz açıp kapamak kadar kısa bir süredir. Buna rağmen, fosil kayıtları, hâlâ yaşayan şubelerden herhangi birisinin evrime ait ara formlarla bağlantılı olduğuna dâir hiçbir delil sunmamaktadır.

Kambriyen periyodu, yaklaşık 550 milyon yıl önce başlamıştır. Jeologlar, Kambriyen döneminden çok daha öncesinde hayatın olduğuna dâir deliller bulmuşlardır. Meselâ, Afrika ve Avustralya’da üç milyar yıldan daha yaşlı olduğu düşünülen fosilleşmiş tek hücreli organizmalar bulunmuştur. Bunlardan sadece biraz daha genç tabakalarda, stromatolitler olarak bilinen fosillerin (yani fotosentetik bakterilerin oluşturduğu hasırımsı tabakalar) bulunduğu tespit edilmiştir. Demek ki, Kambriyen’den az öncesine kadar, preKambriyen fosilleri, sadece tek hücreli organizmalardan meydana gelmektedir.

Çok hücreli organizmalar, Kambriyen’den az daha yaşlıdır (620 milyon yıldan daha eski değildirler) ve ilk olarak, 1940’ta Avustralya’da Ediakara tepesinde bulunmuşlardır. O zamandan beri, Ediakaran fosilleri dünya üzerinde pek çok noktada bulunmuştur. Ediakaran canlı formları, Kambriyen’dekilerden ciddi mânâda farklılık gösterir (Şekil–1). Birçoğu o kadar değişiktir ki, tam olarak bir hayvan olduklarını düşünmek konusunda bile şüpheler vardır. Ediakaran fosilleri, disk şeklinde ve eğreltiotlarına benzer organizmalardan meydana gelmektedir. Bazı paleontologlar, bunların hayvanlardan ziyade likenlere yakın olduğunu düşünmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden paleontolog Simon Conway Morris, bazı Ediakaran fosillerinin hayvan olduklarına inanmaktadır. Ancak, Morris, aynı zamanda, en fazla birkaç istisna dışında, Ediakaran organizmalarının Kambriyen’de ortaya çıkan şubelerin ataları olmadığını da savunmaktadır.

Kambriyen’den az önce var olan çok hücreli hayvanlara ait üç örnekten daha söz edilebilir. Bunlardan bir kısmı fosilleri bildiğimiz diğer gruplara benzemeyen kabuklu küçük organizmalardır. İkinci gruptaki organizmaların kendi fosilleri olmayıp, sadece aktivitelerinin bıraktığı izlerin fosilleri mevcuttur. Son gruptakiler ise Kambriyen’den 40–55 milyon yıl öncesine ait mikroskobik, yumuşak bedenli iki yanlı simetriye sahip solucanlardır.

Bu örnekler ve muhtemelen az sayıda Ediakara döneminden hayatta kalanlar dışında, Kambriyen döneminden önce çok hücreli hayvanlara dair hiçbir fosil delili yoktur. PreKambriyen fosil kayıtları şu an için gayet güzel bir şekilde incelenip kataloglanmıştır. Ancak, hiçbir noktada preKambriyen’den Kambriyen’e geçiş, Darwin teorisinin gerektirdiği gibi, kademeli bir farklılaşmanın uzun tarihçesini göstermemektedir.

Kambriyen sonrası kayaları da, Kambriyen patlamasını aydınlatmakta çok fazla yardımda bulunmamaktadır. Eğer Kambriyen sonrası kayalarda ek hayvan şubeleri bulunursa, bunların da geçmişinin Kambriyen patlamasına dayanacağından şüphelenmişlerdir. Meselâ; yassı solucanların (Platyhelminthes) daha sonralara ait hiçbir fosil kaydı bulunmamaktadır, yine de paleontologlar bu şubenin diğer birçok filumdan önce var olması gerektiğine inanmaktadırlar. Buna ek olarak, şuan nesilleri tükenmiş yumuşak vücutlu hayvanlara ait başka muhtemel şubeler (bu organizmaların sınıflandırılması tartışmalıdır), Orta Kambriyen dönemde bulunmuştur. Ancak, daha fazla fosil delilleri ile nesli tükenmiş bu grupların menşei daha dar bir zamana, genellikle Kambriyen patlaması ile örtüşen kısa bir zaman dilimine dayanmaktadır. Bu periyot boyunca, en az 40 yeni şube âniden ortaya çıkmıştır. Şekil–2 hemen hemen bütün hayvan şubelerini açıklayan Kambriyen patlamasının ne kadar geniş tesirli ve ihâtalı olduğunu göstermektedir. Paleontolog James Valentine, bazı şubelerin hâlâ keşfedilmeyi beklediğini öne sürmüş ve en azından 60 şubenin kaynağının bu âni başlangıca dayandığını iddia etmiş, birçok yüksek sınıflandırma birimlerinin de bu patlamayla hem hızlı hem de geniş tesirli olarak ortaya çıktığını düşünmüştür.5

Kambriyen patlaması sadece ânsızın başlamamıştır, ânsızın da bitmiştir. Yeni hayvan şubelerinin patlaması, Erken-orta Kambriyen dönemi içerisinde meydana gelmiştir ve bunu neredeyse tamamen bir sessizlik takip etmiştir. Yeni hayvan şubelerinin yaratılması, geri kalan 500 milyon yıl veya daha fazla jeolojik zaman boyunca durmuştur. Buna ek olarak, yeni sınıfların (filumun hemen altındaki sınıflandırma birimi) ortaya çıkması da azalmıştır. Meselâ, 62 adet iyice belirlenmiş ve kolaylıkla fosilleşebilen deniz canlıları sınıfının yarısından fazlası, Kambriyen dönemi kapanmadan ortaya çıkmıştır ve diğer % 29’u ilk defa Ordovisyen döneminde (Kambriyen’den hemen sonraki yaklaşık 490 milyon yıl önceye ait jeolojik periyot) ilk olarak meydana gelmiştir.6
Sınıf kategorisinin altında yer alan yeni takımların (ordo) çıkışı da zamanla azalmaktadır: “Deniz canlılarına ait takımların görülmesi daha dağınıktır; ancak yine de erken Paleozoik Dönemde [Kambriyen ile başlayan jeolojik çağ] büyük bir yenilenme gösterirler.”7 Bu desen, mevcut organizmaların kademeli ve yavaş yavaş çeşitlenmesinin, aralarındaki temel farklılıklardan önce geldiğini öne süren, Darwin’in büyük hayat ağacı teziyle uyuşmamaktadır. Gerçekten de, şube, sınıf ve takım gibi daha yüksek sınıflandırma seviyelerinde fosil kayıtları bunun tamamen tersini göstermektedir.

En iyi bilinen hayvan şubelerinin neredeyse aynı zamanda ortaya çıkmalarının, bir şubenin içerisindeki farklılıkların tamamının, şubeler arasındaki farklılıklardan oldukça küçük olduğu düşünüldüğünde, daha dikkat çekicidir. Farklı şubeler temel vücut yapıları açısından birbirinden ayrılır; fakat aynı filumdaki organizmalar aynı temel vücut yapısını taşır. Netice olarak, birbirinden ayrı iki şube (meselâ, eklembacaklılar ile yumuşakçalar) arasındaki morfolojik mesafe, aynı şube içerisindeki o şubenin iki temsilcisini (meselâ, böcek ile örümceği veya ahtapot ile salyangozu) birbirinden ayıran mesafeden daha büyüktür. Hayvan formlarının çeşitlenmesindeki en büyük kaynaklar bu yeni şubeler olmuştur ve yeni hayvan filumlarının menşei fosil kayıtlarının ilk yüzde birlik veya ikilik kısmına sıkışmıştır. Ayrıca, farklı şubelerin arasındaki morfolojik mesafeyi inşa etmek ve böylece, bunların evrim için gerekli olan menşelerini belgelemek için ihtiyaç duyulan fosiller ortada yoktur. Hayvan şubelerinin çok erken bir zamanda ve tamamen müstakil bir şekilde ortaya çıkışları, fosil kayıtlarının en önemli özelliğini teşkil etse de, bu bilgilere biyoloji ders kitaplarında çok az dikkat çekilmektedir; çünkü Kambriyen patlaması, evrim teorisi için başa çıkılması gereken büyük bir problemdir.

Kambriyen patlamasındaki geçiş fosillerine dâir eksiklik durumu fosil kayıtlarının geri kalanı için de geçerlidir. Dünyanın her yerinden ve öne sürülen yaşlarına bakılmadan bütün kayalardan alınan fosilleri toplasak bile, yine de, kesin yumuşak bir geçiş serisi oluşturamayız. Yeni fosiller bulundukça, aralarındaki boşluklar daha da açık bir hâle gelmektedir. Chicago Üniversitesi’nden paleontolog David Raup, bu gerçek üzerine şu yorumu yapmıştır: Fosil kayıtlarına dair bilgi gittikçe artmıştır [Darwin'in Türlerin Menşei adlı kitabının yayımlanmasından bu yana]… Ancak ne gariptir ki, şu ânda elimizde, Darwin’in zamanındakinden daha az sayıda geçiş formu vardır. Bununla demek istediğim, fosil kayıtlarındaki klâsik Darwinci değişimlerin bazıları, Kuzey Amerika’daki atların evrimi örneğinde olduğu gibi, kullanımdan çıkarılmak veya daha detaylı bilgilerin sonucunda değiştirilmek zorundadır.8

Benzer şekilde, Harward’dan paleontolog Stephen Jay Gould da şuna dikkat çekmiştir: “Fosil kayıtlarındaki geçiş formlarının aşırı derecede azlığı, paleontolojide, mesleki bir sır olarak kalmaya devam etmektedir. Ders kitaplarımızı süsleyen evrim ağaçları, sadece ağacın dallarının uçlarında ve düğüm noktalarındaki bilgilere sahiptir; gerisi yorumdur, mantıklı fosil kaydı delilleri değildir.”9 Ancak kendisi de bir evrimci olan Gould, bu tespitlerine rağmen evrim düşüncesini daha farklı bir teoriyle sürdürmede ısrarlıdır. Ona göre zaten çoğu tür dünyada bulundukları süre içerisinde hiçbir yönde değişme göstermez. Fosil kayıtlarında ilk göründüklerinden, fosil kayıtlarında yok oldukları zamana kadar benzer görünüşte olurlar. Morfolojik değişmeler genellikle sınırlı ve kontrolsüzdür. Ayrıca herhangi bir lokal bölgede, bir tür, kademeli ve yavaş bir şekilde, kendine ait bir atadan devamlı bir dönüşme ile meydana gelmez. Bir ânda ve tam olarak yeni bir forma sahip olarak ortaya çıkar.9 Bu ifadeler de yine bir nevi âni yaratılışın ifadesidir; ama Gould bunları Allah’ın bir yaratması olarak değil, evrimin âni bir sıçraması olarak değerlendirir.

Bir başka önemli paleontolog, Johns Hopkins Üniversitesi’nden Stephen Stanley, evrimcilerin iddia ettiği geçişlere ait fosil kayıtlarındaki eksikliği cins seviyesinde tarif etmiştir: “Avrupa’daki Pleistosen memelilerine dâir yapılan detaylı çalışmalara rağmen, bir cinsten ötekine evrimi gösterecek bir geçiş için geçerli tek bir örnek bilinmemektedir.”10

Şimdiye kadar, hep hayvanların fosil kayıtları üzerinde durduk. Ancak, bitkilerin fosil kayıtları da, tıpkı hayvanlarınki gibi eksiktir. Meselâ, biyolog Harold Bold, bilim adamlarını fosil kayıtlarında “delil ve spekülasyon arasındaki ayrımı kesin olarak” yapma konusunda zorlamakta ve şöyle demektedir: “Şu anda, [bitkiler âleminde], öne sürülen herhangi iki bölüm arasındaki kesin bir münasebete dair bilinen hiçbir hayat formu veya fosil yoktur.”11 Bu cümle 45 yıl önce yazılmasına rağmen hâlâ doğruluğunu sürdürmektedir.

Hem bitkiler hem de hayvanlar için geçiş formlarındaki bu kıtlık, Darwin teorisi için can sıkıcı bir problemdir. Bu boşlukları yorumlamak ve bu problemi çözmek için evrimciler tarafından dört açıklama öne sürülmüştür: Onlar, ilk olarak boşlukların fosil kayıtlarındaki eksiklikten kaynaklandığını, geçmişte yaşamış organizmaların sadece çok küçük bir bölümünün fosil olarak korunduğunu belirterek, gelecekteki araştırmalarla bu boşlukların doldurulacağını beklemektedirler. İkinci olarak fosilli tabakaların yeterli derecede incelenmediğini iddia ederler. Üçüncü olarak “Aralıklı Denge” adını verdikleri kavrama göre, evrimin sıçrayarak oluşmasından dolayı bu boşlukların ortaya çıktığını söylerler. Dolayısıyla, Darwin’in “evrimin yumuşak ve yavaş olduğu konusunda” yanıldığını söylerler(!) Son olarak da boşlukların gerçek olduğunu kabul ederek, bunu normal görürler. Bu, “tabiattaki süreksizliğin yansımasıdır” diyerek, organizmaların temel gruplarının birden bire ortaya çıktığını ve bu temel grupları birbirine bağlayan geçiş gruplarının hiçbir zaman olmadığını kabul ederler (aslında bu bir mânâda yaratılışın itirafı demektir). Bütün bu iddiaların cevabını gelecek sayıda verebilmek ümidiyle.

Dipnotlar
1. Budd, G. E. and Jensen (S). (2000): A Critical Reappraisal of the Fosil Record of the Bilaterian Phyla. Biological Reviews of the Cambridge Philosophical Society 75: 253–295.
2. Meyer, S. C. (2004): The Origin of Biological Information and the Higher Taxonomic Categories. Proceedings of the Biological Society of Washington 117(2): 213–239.
3. Chen, J-Y., Bottjer, D.J., Oliveri, P., Dornbos, S.Q., Gao, F., Ruffins, S., Chi, H., Li, C.-W. and Davidson, E.H. (2004): Small Bilaterian Fossils from 40 to 55 Million Years Before the Cambrian, Science 305: 218–222.
4. Darwin, C. (1859): Origin of Species, 307–308.
5. Valentine, J.W. and Douglas H. Erwin, D.H. (1987): “Interpreting Great Developmental Experiments: The Fossil Record,” in R. A. Raff and E. C. Raff, eds., Development as an Evolutionary Process (New York: Alan R. Liss), 71–107.
6. Gould, S.J. (1989): Wonderful Life (New York:W.W. Norton, p.64).
7. Erwin, D., Valentine, J.W. and Sepkoski, J.J. (1987): A Comparative Study of Diversification Events: The Early Paleozoic Versus the Mesozoic. Evolution 41:1177-1186.
8. Raup, D. (1979): Conflicts between Darwin and Paleontology. Field Museum of Natural History Bulletin 30 (I):25.
9. Gould, S.J. (1977): Evolution’s Erratic Pace. Natural History 86(5):12-16.
10. Stanley, S.M. (1979): Macroevolution: Pattern and Process (San Francisco: W.H. Freeman, p.82
11. Bold, H.C.(1967): Morphology of Plânts (New York: Harper and Row, p.515.

Kaynak: sorularlaevrim.com

Sıçramalı Dengenin Açmazları

Sıçramalı Dengenin Açmazları
Fosil kayıtlarındaki “eksiklik” ve “yetersiz araştırma” gibi iddialarından bir netice alamayan evrimciler, Darwin’in yavaş ve tedrici değişmeyle evrimleşme görüşünün çıkmaza girmesi karşısında, ister istemez onun bu hususta hata yaptığını kabul ve itiraf etme durumuna gelmişlerdir. Aralıklı denge, kesintili denge veya sıçramalı denge gibi üç farklı şekilde ifade edilebilen yeni bir anlayışa sığınma ihtiyacını görmüşlerdir. Aralıklı denge, fosil kayıtlarındaki boşlukların açıklanması için çoklukla atıf yapılan bir görüştür. Aralıklı dengeye göre, küçük populasyonlarda görülen ve evrime sebep olacak büyük değişmeler, geleneksel evrim teorisinde öne sürüldüğü biçimde, milyonlarca yıl sürecek kadar yavaş bir şekilde değil, jeolojik zaman açısından ancak göz kırpmak kadar kısa bir süre içerisinde, sadece birkaç bin veya on bin yıl içerisinde hızlı bir şekilde meydana gelir.

Benzetme yaparsak, bu görüşe göre evrim, sürüklenerek ve emekleyerek ilerlemek yerine, kesik kesik ve sıçrayarak da ilerleyebilir(!) Sıçramalı denge iddiasına göre, bilhassa büyük organizma grupları arasında köprü inşa ederken, fosil kayıtlarında boşluklar olmasını beklemeliyiz; çünkü yaşayan şeyler o kadar hızlı evrimleşir ki(!) ancak (eğer varsa) çok az sayıda geçiş formu, fosil kayıtlarında korunabilir.

Darwin, evrimi dalları yavaşça büyüyen bir hayat ağacıyla temsil etmiştir. Buna alternatif olan bu görüş, evrimi sıçramalı bir süreç olarak görür. Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould tarafından teklif edilen, sıçramalı denge teorisi evrimi, dalları dik olarak ilerleyen ancak kritik bir ânda birden bire yan tarafa bir çıkıntı yapan bir ağaç olarak temsil etmektedir (Şekil?1). Şekildeki dik kolonlar, sakin ve dengede giden, yani türlerin uzun zaman süreçleri boyunca oldukça kararlı kalmaları gerçeğini temsil eder ki bu bölüm, “sıçramalı denge”nin “denge” kısmıdır. Bunun tersi olarak, büyük hayvan gruplarını birbirine bağlayan noktalı çizgiler, evrime yol açan değişmenin, fosil kayıtlarında iz bırakmadan geçen çok hızlı safhasına işaret eder ki, bu da “sıçramalı denge”nin, “sıçrama” kısmıdır.

Sıçramalı denge teorisine göre, denge ve kararlılık, teorinin birer düsturu olmasına rağmen, küçük populasyonlarda bu denge ara sıra evrime sebep olabilecek hızlı değişmeler ile kesintiye uğrayabilir. Böylece, yeni türlerin, ana populasyondan ayrılmış, izole olmuş bölgelerde evrimleştiği iddia edilir. Sıçramalı denge, geleneksel Darwinizm’den (organizmaların adım adım avantajlı özellikleri biriktirdiği evrimin kademeli ve yavaş formundan ziyade) daha gelişigüzel bir evrim formu tarif etmektedir. Sıçramalı denge teorisinde, küçük bir populasyon, fosilleşebilecek derecede kararlı bir populasyonu geliştirme kapasitesine sahip yeni bir tür olmadan önce, çok sayıda geçiş “deneme” türleri ile evrimleşecektir (Şekil?2’deki yatay kısa noktalı çizgilerle gösterilir).

Teori, bu tarz geçiş türlerinin bir ânda meydana geldiğini iddia ederken, kendi içinde iki çelişki ortaya çıkarır. Öncelikle, bu hızlı evrim periyodu boyunca, ana (tür) ile âniden ortaya çıkan yavru (tür) arasında çok önemli bir değişiklik olmadığını söyler (meselâ, bir kurt, bir kuzu doğurmaz veya tam tersi olmaz), böylece yavruların hâlen ebeveynlerine benzediğini, farklılıkların nesilden nesile kademeli ve yavaş ilerlediğini belirtirler. Daha sonra organizmaların sadece, jeolojik açıdan kısa süren periyotların başında ve sonunda evrime sebep olan yoğun aktiviteler neticesinde önemli değişikler geçirdiğini kabul ederler. Bu bakımdan önce bir klâsik Darwinci gibi yavaş ve denge durumunda kalan bir süreç, ikinci süreçte ise tam tersi bir anlayış ortaya koyarlar. Geçiş türlerinin, evrimci patlamanın yapıldığı bu aktif süreçte ortaya çıktığını ve az sayıda olmaları sebebiyle de geçiş içinde bulundukları zamanın kısa olmasından dolayı, fosil olarak geride bir iz bırakmadığını söylerler. Onlara göre geçiş formları çok hızlı bir şekilde evrimleşerek çevreye uyum sağlamaya çalışır ve bunların birçokları “deneme” türleridir, çok uzun süre o çevreye tutunamazlar. Diğer türler devamlı olarak onlardan evrimleşir ve onların üzerine üstünlük kurarlar. Netice olarak bu “deneme” türlerinin çoğunun nesli çabuk tükenir. Sonunda, orijinal türden önemli derecede farklı bir veya iki yeni tür, başarılı bir şekilde çevreyi doldurur. Sadece bu serpilmiş, dayanıklı türler fosilleşir.

Sıçramalı denge, evrimin akışını önce uzun süre birinci viteste giden bir araba gibi görürken, nadir durumlarda bu arabanın hızlanarak beşinci vitese çıktığını ve âniden savrularak yeni bir yola geçtiğini kabul eder. Diğer bir deyişle sıçramalı denge, farklı bir ritimde ilerleyen yine bir Darwinci evrimdir. Ancak geleneksel Darwinistlerden farkı, iki şeyin bir arada olmasını istemesidir. Hem, Darwin’in düşüncesine göre kendi teorisi ile bağdaşmayan hızlı değişmeleri, hem de aynı zamanda, Darwinizm ile uyum içerisinde olan evrim için mekanik bir açıklamayı birlikte ister. Bunun en birinci sebebi hem değişim istemeleri, hem de bu değişimin geride evrime dâir bir kayıt kalmayacak kadar jeolojik açıdan çok kısa bir süre içerisinde olmasını istemeleridir. Kısacası sıkıştıkları noktada yeni bir argüman ortaya atarak hedef saptırma yoluna giderler.
Ancak, bu evrimleşme faaliyetini açıklama kapasitesinde olan mekanik bir mekanizmaya dâir, deneylerle doğrulanmış lâboratuvar bulguları gibi, sıçramalı denge teorisini destekleyecek hiçbir pozitif delil yoktur. Sadece fosil kayıtlarındaki eksikliği ve sessizliği aşmak için ortaya attıkları ve doğruluğu kendilerinden menkul bir anlayıştır. Gerçekte ise, burada derin bir ironi vardır. Sıçramalı denge, kendisini delillendirme açısından ana desteğini, geçiş fosillerinin olmamasında arar. Ancak sıçramalı denge teorisinin elinde, şu âna kadar bütün organizmalarda var olan fonksiyonel bilginin kaynağını yeterli şekilde açıklayacak hiçbir mekanizmanın teklif edilmediği gerçeğini göz ardı ederler. Bu açıdan bakıldığında bütün evrimci görüşlerin malûl olduğu aynı sakatlığı taşıyan bir görüştür. Çünkü gerek hücre, gerekse doku ve organ seviyelerindeki mükemmellik, plân, tasarım, hassasiyet, ahenk ve düzen gibi bütün güzellikler sonunda akılsız ve şuursuz tabiatın seçimine havale edilmiştir.

Sıçramalı denge hayatın tarihini, yukarıda izah edildiği şekliyle yorumlarken Neo-Darwinizm’in kullandığı mekanizmanın tamamen aynısını kullanır ve bu açıdan bakıldığında, sıçramalı denge, Neo-Darwinizm’in bir çeşididir ve temelde kendi başına yeni bir teori değildir ve burada öne sürülen senaryo, tamamen teorik olup, temel olarak delil eksikliğine dayanır.

Gerçeği hisseden fakat kabul edemeyen Stephen Jay Gould
Sıçramalı denge teorisinin kurucularından biri olan Stephen Jay Gould, evrimci olmasına rağmen kariyerinin çeşitli dönemleri boyunca hep Darwinizm’in eleştirilerine dikkat çekme eğiliminde olmuştur. Bilhassa Darwinizm’in, eleştirisel bir bakışa tâbi tutulmadan çağdaş disiplinler tarafından alınmasını ve kabul edilmesini tenkit etmiştir. Sıçramalı denge teorisini ileri sürerken de, asıl niyeti Darwinizm’in yanlış gördüğü yanlarının düzeltilmesiydi. Ancak buna rağmen, 2002’de ölümünden az önce, tabiî seleksiyonun, evrimin temel mekanizması olarak tanımlamasında Darwin’in tam olarak doğru düşündüğünü kabul etmiştir.

Gould’un çok sayıda kitabından sonuncusu, 1400 sayfalık Evrim Teorisinin Yapısı adlı büyük bir kitaptır. Gould bu kitabında el yordamıyla fakat kalbinin ve vicdanın sesine kulak vermeden yol almaya çalışırken, maalesef başarılı olamamıştır. Bu kitapta “organize olmuş adaptif kompleksliği” veya kendi adlandırmasıyla, “organizmaların anlaşılması güç karmaşık ve mükemmel tasarımlarını” açıklamaya geldiği zaman, tabiî seleksiyondan başka bir alternatifi yoktur.1 Gould bu durumu şöyle belirtir:

“Ben, ne organize olmuş adaptif kompleksliğin (çevre ile vücut yapıları ve organlar arasındaki uyumun mükemmelliğini) önemini ve ne de ona duyulan merakı inkâr etmiyorum. Organizmaların bu tarz özelliklerinin menşeini açıklayacak, alışılagelmiş tabiî seleksiyondan başka, canlılara ait olması gereken seviyede hiçbir mekanizma bilmediğimizin farkındayım. Bütün güzel biyomekanik tasarımların ortaya çıkması, bunların kompleks ve mükemmel olmasının bir açıklamasını yapmaya teşebbüs etmek, başka seviyelerdeki aktif süreçlerin bir yan sonucu olan rastlantılara dayanan bir üretimi veya tesadüfen ortaya çıkan bir orijin ihtimalini elbette imkânsız bırakır.”1

Gould vicdanında susturamadığı fakat bir türlü de tam teslim olamadığı bu noktaya kitabında tekrar temas ederken, maalesef Dawkins gibi bir ateistle aynı çizgide olmayı kabul eder:
[Biz], organizmal seleksiyonun ne gücü ve faaliyeti ne de büyük ehemmiyeti ile uğraşmıyoruz. Daha önce tartışıldığı gibi, ben, Dawkins (1986) ve “organizmanın yaptığı şeyleri”? özellikle de tabiî dünya hakkındaki merakımızı artıran hayret verici tam donanımlı organizmik adaptasyonları ve Darwin’in en ünlü satırlarında (1859, sayfa 3) “takdirlerimizi harekete geçiren yapılardaki ve ko-adaptasyonlardaki mükemmelliği”? açıklamak için türlerin seleksiyonu gibi daha yüksek seviyedeki güçlere başvuramayan diğerleri ile tamamen hemfikirim.2

Enteresandır ki, ölümünden yirmi yıl önce, Gould, tabiî seleksiyonun evrimdeki önemi ve önceliği konusunda Oxford’daki ateist evrimci olan Richard Dawkins’le karşı görüşteydi. Tartışmaları o kadar sertti ki, Biyoloji ve Felsefe dergisi editörü, Kim Sterelny, bu konu üzerine, Dawkins Gould’a karşı: Güçlü olan Hayatta Kalır başlıklı bir kitap bile yazmıştır.3 Nitekim Dawkins, Gould’un son kitabında belirtiklerinden hareketle onun da kendisi gibi tam mânâsıyla ateizme teslim olduğunu söylemiştir. Gerçekten Gould, Dawkins’in biyolojik yapıları ?menşelerini, fonksiyonlarını, kompleks ve mükemmel oluşlarını ve çevreye mükemmel uyumları bakımından önemlerini- düşünürken gerçek mânâda önem verdiği şeyin, tabiî seleksiyonun bir ürünü olduğunu kabul etmiştir. Bu açıdan Gould da, en az Dawkins kadar Darwincidir.

Çıkmaz sokak: akıl, irade, şuur ve kudretten mahrum tabiat
Sıçramalı denge teorisinin en büyük sıkıntılarından birisi, yeni bir ekolojik ortamda yeni bir hayat tarzıyla karşılaşan organizmanın hemen ilk başlangıçta ve büyük adaptasyonları ortaya çıkaracak kadar hızlı değişmenin hangi akıllı ve şuurlu irade ve kudretle ortaya çıkacağı problemidir. Çünkü bu yeni ortam şartlarındaki uyum süreci hızlı ve yerli yerinde olmazsa organizma, daha iyi uyum sağlamış diğer rakip organizmalar tarafından yerinden edilmek ve elenmek tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hâlbuki tabiatta böyle akıllı ve her şeyi yerli yerinde yapacak irade ve kudret yoktur.

Sıçramalı dengedeki ikinci zorluk da aynı bakış açısından kaynaklanmaktadır. Tesadüfî bir evrimle ortaya konulan ilk değişmelerden sonraki iyileştirmeler teoriye göre muhtemelen daha küçük ve yavaş meydana gelmelidir. Genler sabitlendikçe, populasyonlar daha az çeşitlilik sergilemeli ve giderek adaptasyon yapma kabiliyetlerini kaybetmelidirler. Aslında bu husus İlâhî iradenin canlılar âlemini bir yaz-boz tahtası gibi değiştirirken ortaya çıkardığı İlâhî icraatın sebepler perdesinde görülen yüzüdür. Kudreti Sonsuz Yaratıcı her canlıya ihsan ettiği genetik programına uygun, esneklik veya darlık sınırlarını da belirlemiştir. Genetik bir sigorta gibi işleyen bu mükemmel adaptasyon neticesinde bir populasyon tabiattaki rakipleri tarafından tehdit edilmek açısından çevre şartları ile son derece uyumlu olmasına rağmen, yine de, yaşadıkları ekolojik saha, İlâhî takdir ile değişmeye uğratılırsa, nesil tükenmesi açısından “kolay elenen bir hedef” olacaktır. Dinozorların soylarının tükenmesinin sebebi hâlâ bir tartışma konusu olsa da, bazı deliller, bunun, kuşlar veya memelilerle rekabet edememekten çok, dar sınırlı (esnek olmayan) yaratılmış genetik uyum programları sebebiyle çevre şartlarındaki değişmelere uyum gösterememekten kaynaklandığını düşündürmektedir.

Dipnotlar
1. Gould S. J. (2002): The Structure of Evolutionary Theory. Cambridge, Mass.; Harvard University Press.
2. Age, s. 886.
3. Sterelny, K.(2001): Dawkins vs Gould: Survival of the Fittest. Cambridge, UK:Icon Books.

Kaynak:

Evrim Teorisi Termodinamiğin İkinci Kanununa terstir

TERMODİNAMİĞİN İKİNCİ KANUNU:
Gözlenen her şeyde, düzenlilikten düzensizliğe doğru bir gidiş vardır. Bu, gelecekteki transformasyonlar için mevcut enerjinin dağılımını yansıtır.1

İKİNCİ KANUN, bir başka şekilde şöyle ifade edilir:

Kâinatta­ki her şeyin devamlı olarak, enerji vererek, düzenli halden daha düzensiz bir hale dönüşme eğilimidir.2

Bu kanunu biz de kendi çevremizde gözleyebiliriz. Odamı­zı düzeltmek için bir gayret sarf ederiz, fakat kendi haline bı­raktığımızda hızla ve kolayca dağılır. Binaları, makinaları ve vücudumuzu mükemmelen çalışan bir düzende yapmak ne kadar zorsa, bütün bunları tahrip etmek ve bozmak da o de­rece kolaydır. Gerçekten yapacağımız tek şey hiçbir şey yap­mamaktır; her şey, enerji vererek, kendiliğinden bozulup, çarpışarak parçalanacaktır. İşte ikinci kanunun mahiyeti bu­dur.3

Şimdi termodinamiğin ikinci kanununu, Huxley tarafın­dan, tarif edilen şekliyle Evrim Teorisiyle karşılaştıralım:

Evrim geniş manada; zaman içinde vuku bulan basitten yüksek yapılı canlılara doğru yüksek seviyede bir organi­zasyonu netice veren bir işlem olarak tarif edilir.4

Gözlenen bütün tabiî sistemlerde düzensizliğe doğru gitme eğilimi vardır. Bu gerçek hem mikro hem de makro seviyeler­de olmak üzere bütün kâinatta geçerlidir. Bu eğilimin zıddına cereyan eden bir olaya şimdiye kadar tesadüf edilmemiştir. Çünkü bu bir tabiat kanunudur.

Diğer taraftan Huxley’in tarif ettiği şekliyle genel Evrim Teorisine göre, tabiî sistemlerin daha da yüksek seviyede bir karmaşıklığa sahip olacak şekilde düzensizlikten düzenliliğe doğru eğilimleri vardır. Bu temayül, güya ister mikro, ister makro seviyede olsun kâinatın her noktasında geçerlidir. So­nuç olarak; toz parçacıklarının insana evrimleştiğine inanıl­maktadır.

Böyle seçkin bir insanın, bu iki hadise arasındaki temel tezatı görmemesi cidden anlaşılması zor bir şey. Her ikisinin de doğru olamayacağı aşikârdır. Fakat hiçbir modern bilim ada­mı termodinamiğin ikinci kanununa karşı çıkacak cesareti kendinde bulamaz.

Evrimciler tarafından bu iki hadise karşısında verilen her zamanki cevap termodinamiğin ikinci kanununun yalnız kapalı sistemler için geçerli olduğudur. İddialarına göre, eğer sistem bir dış enerji kaynağına açıksa, dışarıdan sağlanan enerjinin harcanmasıyla bu sistem içinde karmaşık bir düzen oluşturulup devam ettirilebilir.

Nitekim güneş sistemimiz bir açık sistemdir ve güneşten dünyaya enerji sağlanmaktadır. Evrim olayı esnasında yeryü­zündeki entropi azalması veya bir başka ifade ile düzenliliğin artması güneşteki entropi artışı ve düzenlilik azalmasından daha çok gerçekleşmektedir. Sonuç olarak, düzenlilikte net bir azalış meydana gelerek termodinamiğin ikinci kanunu­nun bozulmadığı söylenmektedir.

Düzenli halin teşekkülü ve devamı için açık bir sistem ve uygun bir dış enerji kaynağı gerekli fakat yeterli olmayan şartlardır. Çünkü yönlendirilmemiş kontrolsuz enerji yapıcı değil yıkıcıdır.

Meselâ, güneşten gelen ultraviyole ışığın büyük bir kısmı­nı absorbe eden atmosferin üst kısmındaki koruyucu ozon ta­bakası olmaksızın yeryüzünde hayattan bahsedilemez. Böyle radyasyonlara maruz kalan bakteriler bir kaç saniyede ölür­ler. Çünkü ultraviyole ışınlar veya herhangi bir radyasyon çe­şidi kimyevî bağları parçalar ve proteinlerle DNA molekülleri gibi biyolojik yönden aktif makro moleküllerin oldukça kompleks olan yapılarını bozar. Hayatî öneme sahip bu önemli moleküllerin bozulmasını hemen ölüm takip eder.

Kompleks moleküllerin ve sistemlerin daha basit bileşik­lerden teşekkülünde, bir dış enerjiden başka şeylere de ihti­yaç olduğunu, Simpson ve Beck’in şu ifadesinden anlamakta­yız:

“Düzenin tesisi ve devamı için basit bir enerji sarfiyatı ye­terli değildir. Bir çini dükkânında bir boğa iş yapabilir, fa­kat hiçbir zaman bir organizasyon ortaya çıkaramaz. İş yapma, belirli bir çalışmayı gerektirir ve bunun için de bir­çok hususiyetlerin olması gerekir. Her şeyden önce, nasıl iş görüleceğinin bilinmesi icap eder.5

Nitekim, yeşil bir bitki, sahip olduğu son derece karmaşık fotosentez sistemi sayesinde güneşten gelen ışık enerjisini yakalar ve bu ışık enerjisini kimyevî enerjiye dönüştürür. Ye­şil bitkideki diğer kompleks sistemler sayesinde bu kimyevî enerji basit bileşiklerden kompleks molekül ve sistemlerin ya­pılmasında kullanılır. Çok önemli bir husus da yeşil bitkilerin bu kompleks enerji dönüşüm mekanizmalarını yönlendirme, devam ettirme ve çoğaltma görevlerini üstlenen bir genetik sisteme sahip olmalarıdır. Bu genetik sistem olmaksızın hüc­re içi olayların cereyanında hiçbir hususiyet olmayacak, bir kaos ortaya çıkacak ve hayat imkânsız hale gelecektir.

Öyleyse bir sistemde kompleksliğin teşekkülü için şu dört şartın yerine getirilmesi lâzımdır:

1— Sistem, bir açık sistem olmalıdır.

2— Uygun bir dış enerji kaynağı bulunmalıdır.

3— Sistemin enerji dönüştürme mekanizması olmalıdır.

4— Bu enerji dönüşüm mekanizmalarını yönetme, devam ettirme ve çoğaltma için bir kontrol mekanizması bulunmalı­dır.

Evrim açısından çözülemeyen bir problem de böyle komp­leks enerji dönüşüm mekanizmalarının ve genetik sistemlerin, nasıl ortaya çıktığıdır. Çünkü termodinamiğin ikinci ka­nunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli bir tabiat kanu­nuna göre, sistemlerin düzensizliğe doğru tabiî eğilimleri var­dır. Daha basit bir ifadeyle; makineleri yapmak için makinalara ve bu makinaları işletecek birilerine veya bir şeylere ih­tiyaç vardır.

Yaratılışa inanan birisi, tamamen bilim dışı olan evrim hi­potezine karşı çıkar. Bu âlemin bütün ileri kompleksleriyle beraber ortaya çıkmasını ve devamını tabiat üstü bir Yaratı­cıya verir ve kâinattaki ince ve hassas nizamın kurucusu ve işleticisi olarak bir yaratıcıyı görür. Yaratılışçılık bilim üstü bir modeldir. Fakat ilmin en belirgin kanunlarıyla çelişen evrim hipotezi gibi bilim dışı değildir.

Prof.Dr. Adem Tatlı

Dipnotlar:

1- R. B. Lindsay, American Scientist, Voi. 56, p. 100, 1968.
2- H. Blum, American Scientist, Vol. 43, p. 595, 1955.
3- 1. Asimov, Smithsonian Institute Journal, June, p. 6, 1970.
4- J. Huxley, «Evolution and Genetics» in What Is Science?, J. R. Newman, Ed., Simon and Schuster, New York, p. 272,1955.
5- G. G. Simpson and W. S. Beck. Life: An Introduction to Biology, 2 nd Ed.,

Kaynak: sorularlaevrim.com

Evrim Denen Yalan -1

Biyolojiyi ideolojik evrim anlayışına göre biçimlendirmek isteyen bazı bilim insanları, giderek artan bir şekilde elde edilen genetik verileri, insanların maymun benzeri atalardan evrimleştiği iddialarını destekleyecek tarzda kullanmaktadır. Bunun altında yatan temel faraziye, çok fazla nispette genetik benzerlik taşıyan canlı formlarının, birbiriyle yakın münasebet içinde -yani akraba- olduğu düşüncesidir. Son yıllarda yapılan genom haritalanması, insan ve şempanze DNA’larının daha incelikli karşılaştırılmasını imkân dâhiline sokmuştur.

İnsan ve şempanze DNA’larının azotlu baz sıralanmaları birbirine yüzde doksan sekiz nispetinde benzer. Bu gerçek, evrimcilerce insanın maymundan evrimi için kesin doğrulayıcı bir delil olarak görülmektedir. Fakat bu genetik benzerlik gerçekte ne mânâya gelmektedir? Öncelikle şunu düşünelim: Zaten elimizde sadece dört nükleotid bazı olduğundan, her kim birbirinden farklı DNA dizileri sıralamak isterse istesin -tamamen tesadüfî diziler bile oluştursa- bu diziler, ortalama yüzde 25 oranında birbirine benzer olacaktır. Hangi benzerlik iddiası olursa olsun, ilk başta bu miktarı kendi benzerlik oranından düşmelidir. Burada aynı harflerle yazılmış kitapları düşünelim. Yaratma hâdisesini akla yaklaştırma açısından, dört harfli bir alfabeyle yazılmış bir kitap gibi düşünürsek, iki farklı türdeki –yani iki farklı kitaptaki bir sürü kelime, edat ve bağlacın aynı olmasını hatırlatan- benzerliklerin o iki farklı türün ortak atadan geldiğini ima etmez. Çünkü bu iki tür (iki kitap) farklı gayeler için yaratılmış iki ayrı eserdir.

Düşünmeye devam edersek, insanlar ve şempanzeler birbiriyle tamamen aynı sayıda DNA baz çiftine sahip değildir. 1980’lerde, yüzde 98 benzerlik ilk öne sürüldüğünde, araştırmacılar şempanzelerin genomunun insanınkinden % 10 daha uzun olduğunu düşünüyorlardı.(1) Fakat bu durumda, birisi insan ve şempanze DNA’larının tamamını sıralasa, şempanze DNA’sının % 10’unun insan DNA’sında karşılığı olmayacaktır. Buna bir de şu açıdan bakalım: İnsan ve şempanze DNA’larının arasındaki benzerlik ilk rapor edilirken, aralarında en azından % 10’luk bir farklılık olması gerektiği söylenmeliydi; ancak bu yapılmamıştır. Genom büyüklükleri arasındaki fark genel olarak yok sayılmıştır. Şu andaki insan ve şempanze genomlarının tahmini uzunlukları, birbirine çok daha yakındır; şempanzelerinkinde 3,1 milyar baz çifti, insanlarınkinde 3,2 milyar baz çifti vardır.(2)

Peki, o zaman, “yüzde 98″ oranı nereden ortaya çıkmıştır? 1984 yılında, Charles Sibley ve Jon Ahlquist DNA-DNA karşılıklı melezleme deneyi yapmışlardır. Bu deneyde, her türün DNA’sı çift sarmal yapının açılıp tekli DNA zincirleri oluşturması için ısıtılır, daha sonra iki türe ait DNA zincirlerinin birbirine karıştırılıp yeniden bir araya gelmelerine ve eşleşmelerine izin verilir.(3) İnsan DNA’sı şempanze DNA’sıyla eşleşebilir veya tam tersi de olabilir. DNA zincirlerinin birbirine karşılık gelme derecesi, insan-şempanze DNA kombinasyonlarının ısıtıldıktan sonra bir araya gelmiş olan DNA zincirlerinin birbirinden hangi sıcaklıkta ayrılacağının ölçümü ile belirlenir. Böylece, termodinamik alanda, Sibley ve Ahlquist iki tür arasında yüzde 1,63’lük bir farklılık başka bir değişle de yüzde 98,4’lük bir benzerlik olduğunu bulmuştur.

İnsanlar ile şempanzeler arasındaki genetik benzerlik, bu iki tür arasındaki diğer benzerliklere paraleldir. Meselâ, insanlar ve şempanzeler büyük morfolojik benzerliklere sahiptir. Yaşayan formlara ait hayalî bir ortak atanın dayatılmasından önce, on sekizinci yüzyılda Linnaeus, şempanzeleri Homo troglodytes (ilkel adam) olarak sınıflandırmıştır. Jonathan Marks’a göre, “Şempanzeler on sekizinci yüzyılda yeni ortaya çıkmış bir şey olduğu zamanlarda, bilim adamları insan ile maymunların vücutlarında gördükleri baskın benzerlik karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Niçin dönmesinler ki? Kemik kemiğe, kas kasa, organ organa, insan ve maymun vücutları birbirinden sadece ince farklılıklar gösteriyordu.”(4) Çok sayıda olan bu fizikî benzerlikler düşünüldüğünde, insanlar ve şempanzelerin genetik benzerliği çok da şaşırtıcı değildir. Zîrâ hayatta kalmanın temel prensipleri olarak sayabileceğimiz oksijen alma, azotlu atıkları atma, kan dolaşımı gibi bir sürü temel fonksiyonun yapılabilmesi için, sebepler açısından gerekli olan moleküler şifrelerin belli seviyelerde benzer olması gayet normaldir. Bu açıdan fare ile de, kurbağa ile de, balık ile de binlerce ortak şifre vardır. Bu canlıların hepsi de oksijen aldığına göre, oksijen alma ve kullanma ile ilgili biyokimyevî hâdiselerde kullanılan enzimlere ait şifreler tabiî ki aynı olacaktır. Tek katlı bir ev ile elli katlı gökdelende kullanılan kum, çakıl, demir ve çimento ‘aynı malzeme’ diye gökdelenin tek katlı evden kendi kendine tesadüfen türediği iddia edilebilir mi?

Bütün bunlara rağmen yine de, insan ve şempanze DNA’larının yüzde 98 benzer olduğunu söylemek ciddi mânâda yanıltıcı olabilir. Bunun sebebi, DNA’yı yazı dili gibi düşünme eğilimimizdir. DNA zincirleri dört harfli bir alfabeden oluşan (A, T, G, C ile temsil edilir) bir sıralanmadır. Benzer şekilde insanlar tarafından yazılan Türkçe kitaplar da 29 harfli alfabeden oluşmuş harf dizileridir. Ancak burada, insanların yazılı bir metni okumaları ile hücrenin DNA’yı okuması arasında önemli bir fark vardır. Eğer insanların yazdığı iki kitap yüzde 98 oranında birbirine benziyorsa, bunlar haddizatında aynı kitaptırlar. Bunun sebebi, bu metinler bilgisayarlar veya makineler tarafından değil, yapılan tesadüfî hataları anlayabilecek ve onları düzelterek okumaya kabiliyeti olan okuyucular tarafından okunmak üzere yazılmıştır.

Öte taraftan, eğer iki DNA dizisi yüzde 98 oranında benzerse, bu dizilerin fonksiyonları büyük ölçüde farklılık gösterebilir. Bunun sebebi, insanların bir metni deşifre etmesinde kullandığına benzer bir kabiliyeti, hücreler DNA’yı deşifre ederken kullanmaz. Yazı dilinin önemli bir özelliği, büyük ölçüde değiştirilse bile, kelimelerin ve bir metnin mânâsını belirleyebilmemiz için ilâve bilgiler ve siyak sibakla alâkalı yani konuya uygun ipuçları bulundurmasıdır. Hâlbuki DNA’daki tesadüfî hatalar (bilgisayar kodlarındaki tesadüfî hatalar gibi), çok küçük bir grup şeklinde olmuş ve az sayıda bile olsa, eğer ölümcül değilse sıklıkla hücrenin bir fonksiyonunda çok ciddi değişmelere sebep olur ki, bunun da yıkıcı tesirleri olur.

Hücrelerin genetik bilgiyi kullanmak üzere kompleks yolları olduğu için, çok küçük bir genetik değişme, biyolojik fonksiyonu ciddi ölçüde değiştirebilir. Genler tarafından belirlenen proteinler, daha üst seviyede karmaşık yapılar, ağlar oluşturmak üzere bir araya gelirler ki, bu yapılar tek başına nükleotid veya aminoasit dizilişiyle belirlenmez ve bu yüzden de dizilme analizlerinde ortaya çıkmaz. Netice olarak, iki organizma neredeyse birbirinin aynı iki gen setine sahip olabilir, hattâ bu genler bir kromozom üzerinde kabaca aynı sırayla yerleşmiş de olabilir; ancak yine de bu genlerin kullanılması o kadar farklı olabilir ki, neticede bu genler birbirinden önemli ölçüde farklı organizmaların hayatını belirler.

Yukarıda zikredildiği üzere, biyolojik sistemlerde küçük değişikliklerin çok önemli tesirleri olabilir, tabiî ki eğer bu değişikler doğru değişiklikler olarak meydana gelmişse. Bilhassa gene ekspresyon sistemleri (genlerin mânâlarının çözülüp okunması diyebiliriz) bütüncül bir şekilde çalıştığından, büyük ölçekli bir değişiklikten sonra yeniden düzenli çalışması için evrim teorisinin karakteristiği olan deneme yanılma tamirciliğinden daha fazlasına ihtiyaç duyulacaktır. Aksine farklı bir sistemin tekrar çalışması ise, çok sayıda koordineli değişmelere ihtiyaç duyacaktır. Bu tarz mükemmel değişiklikler ancak sınırsız ilim ve kudretiyle iş gören ve icraatını her harfin üzerinde gösteren hikmetli bir Sanatkâr yani Allah (celle celâlühü) tarafından yapılabilir.

İnsanlar ve şempanzeler arasındaki fizikî farklılıklar
Gen seviyesinde değil de, temel morfolojik açılardan baktığımızda insanlar ve şempanzeler birbirine ne kadar benzemektedir? Aşağıdaki farklılıklara bakalım:

1. Şempanzelerin ayakları da elleri gibi tuttuğunu iyice kavrayabilen (prehensil) bir hususiyet arz eder; bir başka deyişle şempanzeler, elleriyle kavrayıp tutabildikleri bir şeyi ayaklarıyla da aynı şekilde kavrayabilir. İnsanların ayakları ise, tutma ve ellerin yaptığı gibi iş görebilme açısından o kadar kabiliyetli değildir.
2. İnsanların çene kemiği uçları çıkıntılı ve daha bariz, maymunların çeneleri ise geriye yatıktır. Aynı şekilde insanların burunları da daha dik ve çıkıntılı olduğu hâlde maymunlarınki yassı ve basık şekildedir.
3. İnsanın dişileri menopoza girer, yani kadınların 45–50 yaşlarında doğurganlıkları son bulur; hâlbuki primatlar takımına giren hiçbir maymun türünde böyle bir şey yoktur (insanların dişilerinden başka, menopoza girdiği bilinen tek memeli, kılavuz balina (Globicephala) türlerinin dişisidir.)
4. İnsan dişilerinin emzirme dışında da göğüsleri belli olduğu hâlde, maymunların göğüsleri emzirme dışında belli olmaz.
5. Suda yaşayan memelilerde, balinalar ve su aygırlarında olduğu gibi insanların derilerinin altında da yağlı bir iç tabaka vardır, maymunlarda ise böyle bir tabaka yoktur.
6. Erkek maymunların dış üreme organlarında baculum olarak adlandırılan bir kemik vardır (şempanzelerde 10 milimetredir); insanlarda böyle bir kemik yoktur.
7. İnsanlar çoğunlukla (% 95) sağ ellerini kullanırlar, şempanzelerde böyle bir ayrım yoktur, onlar sol ve sağ ellerini aynı nispette kullanırlar.
8. İnsanlar terler, maymunlar terlemez.
9. İnsanlar şuurlu olarak nefeslerini tutabilirler, maymunların bu şekilde nefeslerini tutma gibi bir kabiliyetleri yoktur.
10. İnsanlar ağlayabilir, maymun türleri içinde ise ağlayabilen yoktur.

Bu saydıklarımız, insanlar ile maymunlar arasındaki çok bariz olan fizikî farklılıktan sadece birkaçıdır. Daha detaylı bir incelemeye giriştiğimizde iskelet ve kıllanma özellikleri başta olmak üzere daha yüzlerce özellik ortaya koyabiliriz. Dikkatli incelendiğinde her kemik ve kasın hususi farklılıklar arz ettiği görülebilir. Kabaca kol veya bacaktaki kemik sayılarının aynı olması önemli değildir. Önemli olan her kemik ve kastaki ince sanatın farklılığıdır.

Asıl büyük farklılık ise, insanların entelektüel birikim kapasitelerinde, lisan kabiliyetlerinde ve ahlâk kaidelerine bağlı olmalarında yatar. Kendisine verilen akıl, şuur, irade, vicdan ve lisan gibi nimetleri kullanarak medeniyetler kuran, icat ve keşifler yapan, bir inanç sistemine dayanan ahlâkî kriterlere göre davranan insanın, sadece DNA’larındaki harf benzerliklerine bakarak maymunlarla ortak bir atadan geldiklerini iddia etmenin aklî ve mantıkî bir tarafı var mıdır? Birisi ağaçta asılarak muz yiyen bir hayvanı, diğeri bilgisayarlarla dünyada ne olup bittiğini tarayan bir insanı netice veren genetik kodlardaki ve beyinlerdeki farklılıkların her biri, yerli yerince nasıl ortaya çıkmıştır? Beyin faaliyetlerine ait bazı kabiliyetler, beynin belli bölgelerindeki nöronlarda toplandıkları hâlde, bazı kabiliyetler bütün beyinde yaygın bölgelerin birlikte entegrasyonuyla ortaya çıkmaktadır. Maymun beyniyle insan beyni arasındaki -şuursuz evrim mekanizmalarıyla ortaya çıkamayacak- bazı farklılıklara inşallah gelecek sayıda temas edeceğiz.

Dipnotlar

(1). Pellicciari, C., Formenti, D., Redi, C.A., Romanini Manfredi, M.G. (1982): DNA Content Variability in Primates. Journal of Human Evolution 11:131-141.
(2). http://genomebiology.com/researchnews/default.asp?arx_id=gb-spotlight-20… ve http://nature.ca/genome/03/a/03a_ 11a_e.cfm
(3). Sibley, C.G.,Ahlquist, J.E. (1987): DNA Hybridization Evidence of Hominid Phylogeny: Results from an Expanded Data Set. Journal of Molecular Evolution 26: 99-121.
(4). Marks, J. (2002): What it means to be 98% chimpanzee. Apes, People, and Their Genes. University of California Press Berkeley and Los Angeles.

 

Kaynak:  sorularlaevrim.com

Evrim Denen Yalan -2

İnsanın evrimini açıklamada oldukça zorlanan evrimciler, en fazla da insan beyninin evrimi konusunda açmaza girerler. İnsanlar ile diğer hayvanların (bilhassa maymunların) davranış ve kabiliyetlerindeki farklılığın açıklanması için, evrimleşme yolundaki bir maymunsu insan (hominid) beyninin tesadüfî bir organizasyonla veya bir mutasyonla daha büyük ve daha kompleks bir organizasyona sahip olduğunu, bunun da önemli bir dönüm noktası teşkil ettiğini savunurlar. Bilhassa, zihnî kapasiteler ile beynin büyüklüğü arasında çok kuvvetli bir münasebet olduğunu söylerler.

Evrimcilerin, insan beyninin evrimleşirken şu ân sahip olduğu büyüklük ve kompleksliğe nasıl ulaştığına dâir iki açıklaması vardır: Birincisi, tabiî seleksiyon yoluyla beynimiz evrimleşmiştir; çünkü daha büyük bir beyne sahip olmak hominid’leri daha zeki, hayatta kalma ve üreme açısından daha avantajlı hâle getirmiştir. İkincisi; Stephen Jay Gould’un savunduğu, daha büyük hominid beyni başlangıçta tesadüfî evrim süreçlerinin kaza neticesi ürettiği bir yan üründür, bu daha büyük beyinler, bir müddet var olduktan sonra hominid’ler daha zeki olmaya başlamıştır. İlk görüş daha büyük beyinleri bir adaptasyon- hemen fayda sunan bir şey- olarak görür. İkinci görüş ise, daha büyük beyinleri bir ön adaptasyon – o an için hemen bir faydası olmayan, ancak daha sonra avantaja dönüşen bir şey- olarak görür.

İnsan beyninin olağanüstü kabiliyetleri hakkında hiç kimsenin bir şüphesi yoktur. Buna rağmen, evrimcilerin insan beyninin nasıl evrimleştiğine dâir hususi ve detaylı bir açıklaması yoktur. Michael Hopkin tarafından Nature da yayımlanan “İnsan Evrimi için Çene Düşüklüğü Teorisi: İnsanoğlu Çiğneme Gücünü Daha Büyük Bir Beyinle Değiştirmiş midir?” başlıklı yeni raporu ele alalım.1 Hopkin’e göre, “Araştırmacılar insan beyninin neden bu kadar büyük olduğuna dâir can sıkıcı soruya bir cevap teklif etmişlerdir.2 Bu teklife göre, süper zekâmızı, belki de zayıf çene kaslarımıza borçlu olabiliriz. 2,4 milyon yıl önce meydana gelen bir mutasyon, primatların (maymunların) çene kaslarında üretilen bir proteinin üretilmesini engellemiş olabilir… Bu sebepten iri yapılı çiğneme cihazının (çenelerin) kasılmasının zayıflamasıyla, belki de insan kafatası büyümekte hür ve engelsiz kalmıştır.”

Daha büyük beyin daha büyük zekâ mıdır?
Evrimciler yukarıdaki ifadeleriyle çene kaslarına tesir eden oldukça sıradan tesadüfî bir mutasyonun beynin büyümesi için bir yer sağladığını iddia etmektedirler. Bu düşüncenin geri plânında beynin zaten büyüdüğü, gittikçe daha büyük olduğu, tabii bunun için de yer açılması gerektiği düşüncesi yatmaktadır. Sonunda da beynin belli bir büyüklüğe ulaştığında zekâ, dil, kültür ve medeniyet gibi bütün birikimleri ve süper dahi insanları ortaya çıkardığı kabul edilir. Peki, beyin niçin bu büyüme sürecine girmiştir? Beyin büyüklüğü ile zekâ arasında bir münasebet var mıdır? Bu bir iddiadan çok, gerçek olması hayal edilen bir spekülasyondur. Peki, bu iddianın doğru olup olmadığını nasıl bilebiliriz?

Evrimcilerin bir kısmı, insanın zihnî kapasitelerini beyninin büyüklüğü ile doğru orantılı kabul etmekteydi. Çoğunlukla insanın zihnî kabiliyetlerine has olduğu iddia edilecek müşahhas bir biyolojik özellik bile tanımlanamazken, “büyük beyinler için çene düşüklüğü teorisi” evrimci bilim adamları arasında oldukça heyecan verici şekilde karşılanmıştır. Her ne kadar hangi mutasyonun böyle akıllı bir iş yaparak, tam isabetli ve dengeli bir şekilde ortaya çıktığını ve beyin büyüklüğü ile çene kasları arasındaki münasebeti keşfettiğini izah edemeseler de, en azından bir genetik mutasyonun büyük bir beyinle ve insanın zihnî kabiliyetiyle alâkasını kurduklarını düşünüp sevinmişlerdir.

Hâlbuki beynin gelişmesi ve akılları durduran mükemmel nöron organizasyonu üzerine yapılacak kısa bir araştırma, insan zekâsının açıklanması için, beyin büyüklüğünden daha fazla unsurlara ihtiyaç olduğunu gösterecektir. Beyin hücreleri olan nöronlar; hamilelikten itibaren ilk on sekiz ay boyunca, bölünerek çoğalır, gerektiği şekilde beyin dokusunu teşkil etmek üzere hareket ederek dağılır ve dakikada 250.000 adete çıkacak şekilde giderek hızlanan bir aktivite ile 50 milyar nöron güçlü ve organize olmuş bir zemin meydana getirinceye kadar birbiriyle bağlantılar kurarak yaratılmaya devam eder. Her bir nöron, on binlerce parmak ucu benzeri yapıya veya dendritlere sahiptir ki, bunlar sinirlerin diğer sinirlerle veya dendritlerle, güçlü kompleks bir devre şeklinde bağlantılar kurmasını sağlar. Hiçbir nöron, her birinin içerisinde bulunduğu bağlantılardan dolayı birbirinin aynısı değildir, bu da her beynin kendine has bir mahiyete sahip olarak yaratıldığını ortaya koyar. Bu devreler dünya üzerindeki bütün telefon devrelerinden çok daha komplekstir.

Kırk sene önce, bilim yazarı Isaac Asimov, insan beyninin böyle yoğun şekilde organize olmuş kompleks yapısındaki ihtişamın tesiriyle şöyle yazmıştır: “İnsanda bulunan yaklaşık 1,5 kg. ağırlığındaki beyin, şimdiye kadar öğrendiklerimize göre kâinattaki en kompleks ve en mükemmel şekilde organize olmuş nesnedir.”3 İlerleyen yıllarda Asimov’un beynin kompleks yapısına dâir bu kavrayışı, yapılan diğer ilmî araştırmalarla daha da artmış ve insan beyninin muhteşem yapısının daha çok tesirinde kalarak şunları da ilâve etmiştir: “İnsan beyninin icat, keşif, önsezi ve zekâ kabiliyetlerinden daha sihirli bir şey yoktur.” Ancak, Asimov, insan beynini tamamen materyalistik evrim süreçlerinin bir ürünü olarak gördüğünden ve bir Yaratıcı’yı kabul etmek istemediğinden şöyle devam etmiştir: “Bu kompleks beyin sınırlı sayıda hücrenin, sınırlı şekilde organize olmasından meydana gelmiştir, insandaki kompleks hücrelerle eşit sayıda ve onlara eş kompleks yapıda bir bilgisayar yapıldığında, insanın son derecedeki zekâsıyla yapabileceklerini gerçekleştirebilecek bir şeye sahip olmuş oluruz.”4 Fakat henüz böyle bir bilgisayar şimdiye kadar inşa edilememiştir ve ufukta da görülmemektedir.

Asimov, yeterince güçlü bir bilgisayar ve uygun programlar çalıştırırsa, insana ait şuur ve düşünebilme kabiliyetinin materyalist âlemde bir yer bulacağını düşünmüştür. Ancak insan beyni bir bilgisayara benzemez. Şuurluluğun ve zekânın bilgisayarın hesaplarına ve kompleksliğine indirgenebileceğine dâir hiçbir delil yoktur. Sinir bilimcilerinin gözlemledikleri tek şey, sinir hücrelerindeki devrelerin kompleksliği ile zekâ kabiliyeti arasında bir uygunluk olduğudur. Ancak hücreler ve uzantılarından ibaret görünen maddî yapıdaki nöral devrelerin nasıl olup da zekâyı meydana getirdiğine dâir hiçbir teori ileri sürülememiştir.

Evrimciler basitçe, evrimin daha büyük beyinleri ürettiğini varsaymaktadır. Beynin henüz çok az bilinen yapısında, kompleks nörolojik organizasyonlar basit bir şekilde şansa bağlı hâdiseler ve tabiattaki sınırsız güçler (fizikî ve kimyevî faktörler) sayesinde kendi kendine nasıl meydana gelir? Maalesef, evrimcilerin bu soruya ait bir cevapları yoktur. Bu cevap eksikliği ve belirsizlik diğer bir soruyu doğurur: Aklî ve zihnî melekelerimiz için hangi büyüklükte beyinler gereklidir?

Daha küçük beyin geri zekâ mıdır?
“Daha büyük beyin daha çok zekâ demektir.” diye düşünmek normal gelebilir; ancak bu yanıltıcı bir basitleştirmedir. Beynin büyüklüğünün zihnî melekelerle olan bağlantısına dâir tartışmalarda, beyin büyüklüğünün sadece mutlak bir tabir (ağırlık veya hacim bakımından) olarak değil, vücut büyüklüğüne nispetiyle düşünülmesi önemlidir. Meselâ, filler insanlardan daha büyük bir beyne sahiptir. Zekâ ile alâkalı diğer önemli bir faktör de beynin kendisinde var olan organizasyonun muhteşem kompleksliğidir. Meselâ, farelerle karşılaştırıldığında, insan beynindeki nöronlar birbirleriyle 10–100 kere daha fazla sinaptik bağlantıya sahiptir.

Tabloda bazı hayvanların çıplak beyin ağırlıkları ile nispî beyin ağırlıkları verilmiştir. Üç farklı tablo bir araya getirildiği için bazı türlere ait rakamlar eksiktir:5

Tabloda da görüleceği gibi insan beyni, bütün hayvanların beyinlerinden ağırlık, nispî büyüklük ve yüzeyinin toplam sahası bakımından çok büyük farklılıkla ayrılmaktadır. Bu farklar, akılsız ve tesadüfî mutasyonlarla ve ne kadar uzun olursa olsun zamanla aşılamayacak kadar büyüktür. Balina ve fil gibi dev hayvanların beyni insan beyninden ağır olsa da, vücutlarına nispet edildiğinde çok geride kalmaktadır. İnsanın bu bakımından yegâne olduğu inkâr edilemez ve insan beyninin mükemmelliği; evrimin tesadüfî, şuursuz, akılsız mekanizmalarıyla da izah edilemez.

Maymunlar takımının geniş bir şekilde anatomisinin ele alındığı önemli bir kaynaktaki tablolar incelendiğinde de 47 maymun türünün tamamında nisbî kafatası kapasitesi 3–11 arasında değişirken, insan için bu değer 23’ü göstermektedir.6

Bütün bunlara rağmen evrimci literatürde, insanın bütün harika, zihnî melekeleri – matematik zekâsı, musikî zekâsı, edebî zekâsı gibi- doğrudan yahut dolaylı olarak büyük kompleks bir beyin ile bağlantılı görülür. Büyük kompleks beyinlerin artan zekâyla olan paralel uyumu büyük çoğunlukla doğru olmakla beraber, bu husus bütün bilim adamlarının kabul edeceği gibi, bir sebep-netice münasebeti içinde değildir. Ayrıca beyin büyüklüğü ile zekâ münasebetine ait rakamlar mükemmellikten de çok uzaktır. Küçük yahut zarar görmüş beyinlere sahip insanlar sık sık normal veya normalüstü aklî kabiliyetler sergilemektedir. Bu durum, insanın aklî gücünün basit bir şekilde, sadece beyin büyüklüğüyle eşlenemeyeceğini düşündürür.

Meselâ, “kuş beyinli” ifadesi, beynin küçüklüğü sebebiyle daha az zekâya sahip olmayı tedaî ettirir. Bu, hatalı bir düşüncedir. Bazı kuşlar, beyin ölçülerine nispet edildiğinde bekleyeceğimizin çok ötesinde dikkat çekici zihnî kabiliyetler sergiler.

Dört Afrikalı gri papağanla yapılan bir araştırmada, papağanlardan birisi eğitilmiştir. Eğitilen bu papağanın sayı sayabildiği, nesneleri, şekilleri ve renkleri tanıyabildiği, “aynı” ve “farklı” kavramlarını algılayabildiği görülmüştür. Papağanların bir gün okuyabileceğini düşündüren deliller de vardır.7

Yukarıdaki papağan misâlindeki anormallikler nazar-ı dikkate alındığında, daha yüksek zihnî kabiliyetler için niçin büyük beyinlere ihtiyaç duyulması gerektiğini düşünelim ki? Aslında, çok azalmış beyin dokusu ile dikkat çekici şekilde zihnî kabiliyetler sergileyen insanlara dâir sağlam raporlar vardır. Meselâ, antropolog Roger Lewin, Sheffield Üniversitesi’nde profesör olan İngiliz nörolog John Lorber ile yaptığı bir çalışmasını rapor etmiştir. Buna göre IQ’su 126 olan, sosyal olarak tamamen normal ve birinci sınıfta matematikte derece kazanmış genç bir üniversite öğrencisinin doğru düzgün bir beyni yoktur. Bu gencin normalden daha büyük bir kafası vardır. Gencin öldükten sonra üzerinde yapılan beyin taramasında, ventriküller ile kortical yüzey arasındaki beyin dokusunun normalde 4,5 cm. kalınlığı olması gerekirken, çok daha ince -milimetreler seviyesinde ölçülebilecek derecede ince bir tabakadan ibaret- olduğu görülmüştür. Gencin kafatası büyük çoğunlukla cerebrospinal sıvı ile doludur.”8

Aynı şekilde meşhur mikrobiyologlardan Louis Pasteur’ün durumu da çok enteresandır. Bilim tarihçisi Stanley Jaki bu dikkat çekici tespiti şöyle yapıyor: “Bir beynin durumu büyük oranda kötüleşmiş olmasına rağmen, yine de üstün bir şekilde çalışıyor olabilir… Bunun meşhur bir örneği Pasteur’e aittir. Pasteur kariyerinin en tepesindeyken, beyninden bir kaza geçirmiştir. Bu ağır kazaya rağmen, daha sonraları yüksek seviyede mücerret düşünme kabiliyeti gelişmiş ve hayatının ilk kırk yılında öğrendiği bütün bilgileri tam randımanlı olarak kullanmasını gerektiren araştırmalarda çok verimli şekilde kullanmıştır. Ancak ölümünün ardından yapılan otopsi göstermiştir ki, Pasteur yıllarca asıl itibariyle beyninin yarısı ile yaşamış ve bu araştırmaları yapmıştır, beyninin diğer yarısı tamamen bozulmuş durumdaydı.”9

Evrimciler bu tarz anormalliklere karşılaştıklarında genellikle “Böbrek ve karaciğerde olduğu gibi beyinde de inanılmaz miktarda gereksiz fazlalık veya yedek kapasite olmalıdır.”10 şeklinde bir ifadeyle, beynin çok fazla miktarda işe yaramayan fazlalık bölgeler taşıdığını söylerler. Fakat o zaman da şöyle bir soru ortaya çıkar: Eğer beynin bu kadar çok kısmı gereksiz ve fazlalıksa, o zaman biz neden daha büyük bir beyin geliştirmeden, aynı zihnî kabiliyetlere sahip olarak evrimleşmedik? Çünkü bu fazlalıkla birlikte birçok gizli problem de gelir. En önemlisi büyük beyinlere sahip bebekler doğum kanalından geçerken zorluğa sebep olur, bu yüzden birçok anne ve bebek doğum sırasında hayatını kaybetmiştir. Çok miktarda fazlalık ihtiva eden daha büyük bir beynin tabiî seleksiyonla elenmesinin daha kolay olması gerekirdi, küçük beyinliler daha kolay doğum gibi seçici avantaja sahip olduklarından akıllı ve zeki olanların elenip, küçük beyinli geri zekâlıların yaşaması gerekirdi.

Yüksek aklî kapasitemizin (meselâ bir işlem yapmak veya derin bir matematik teoremini ispatlamak gibi) beynimizin yapısı ve büyüklüğü ile nasıl bağlantılı olduğu hususunda hiçbir ciddi cevap yoktur. Evrimciler genel olarak aklı basit bir şekilde, beynin elektro-kimyevî bir aktivitesi olarak görmektedir. Fakat aklı beyne indirgeyen bu materyalist faraziye, şu ân itibariyle herhangi bir deneyle tasdik edilmemiştir. Elimizde olan şey, sadece beyin resimleri ile şuur ve akıl seviyesi arasında bir münasebetin varlığıdır. Fakat bu ikisini birbirine bağlayan sebep-netice münasebetine dayanan bir mekanizmaya sahip değiliz. Hayatını sürdürmesi için gerekli fonksiyonları yerine getirmek üzere her hayvana ihtiyacı kadar ve farklı kabiliyetlerle techiz edilmiş bir beyin verilirken, hiçbir hayvana haksızlık yapılmadığını söyleyebiliriz. Milyarlarca nöronun her hayvanın ihtiyacına göre bir desen teşkil ederek beyin gibi muhteşem bir sanat eserini meydana getirmek üzere harekete geçirilmesini ve bu sürecin hiç aksamadan yürütülmesini akılsız ve şuursuz evrim mekanizmalarıyla izaha çalışmak, düşünen bir insana pek mâkul gelmemektedir.

Kısaca söylersek, evrimciler için beynin evrimi büyük bir problem olarak ortada durmaktadır. Gelecek sayıda beyinde sergilenen yaratılışa ait güzelliklere ve evrimin açmazlarına devam edebilmek ümidiyle…

Dipnotlar
1. Hopkin, M. (2004): Jaw-dropping theory of human evolution. Did mankind trade chewing power for a bigger brain? Online olarak basılmış Nature makalesi. 25 Mart 2004. nature/doi:10.1038/news040322-9.html
2. Stedman, H.H., Kozyak, B.W., Nelson, A., Thesier, D.M., Su, L.T., Low; D. M. et al. (2004): Myosin gene mutation correlates with anatomical changes in the human lineage. Nature 428, 415-418.
3. Asimov, I. (1970): In the Game of Energy and Thermodynamics You Can’t Even Break Even. Smithsonian (August):10.
4. Asimov, I. (1975): Science Past-Science Futur. New York, NY: Doubleday, 291.
5. Flindt, R. (2000): Biologie in Zahlen, Eine Datensammlung in Tabellen mit über 10.000 Einzelwerten, 5. .Auflage, Spektrum Akademischer Verlag. Gustav Fischer, Heidelberg, Berlin.
6. Ankel-Simons, F. (2000): An Introduction Primate Anatomy. Second Edition Academic Press, A Harcourt Science and Technology Company, San Diego, U.S.A .
7. http://www.alexfoundation.org. 18 August 2004.
8. Lewin, R. (1980): IsYour Brain Really Necessary?. Science, 210 (12 December):1232.
9. Jaki, S. L. (1969): Brain, Mind and Computers (South Bend, Ind.: Gateway Editions, 115-116.
10. Richards, Jay W. ed.(2002): Are We Spiritual Machines: Ray Kurzweil vs. the Critics of Strong A.I. (Seattle: Discovery Institute), 193.

 

Kaynak:  sorularlaevrim.com

Tür Kavramı Karşısında Evrimin Açmazları

Canlılardaki Değişme Potansiyeli

Evrimcilerin inandıkları şekliyle “türden türe geçme veya bir türden başka bir türe dönüşme” olarak ifade edilen bir hâdisenin tabiî seleksiyon ve mutasyonlar gibi akılsız, şuursuz kavramlarla izah edilemeyeceği çok açık delillerle ortaya konulmasına rağmen, evrimcilerin bu inançlarında neden direndiklerinin üzerinde durulması gerekir.

Bu problemin en temel faktörlerinden birisi, gerek Darwin’in ve gerekse takipçilerinin çok önemli bir biyolojik gerçeği doğru tespit etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu biyolojik gerçek, türlerin zaman içinde gerçekten değiştikleridir. Bu zâviyeden bakıldığında evrimin ilk tespiti olan “Her canlı değişmektedir.” temel esası doğru olduğu için, bu bir doğrunun arkasından yüzlerce mübalağaya, yalana ve çarpıtmaya kapı açılmıştır. Aslında insanlar yüzyıllardan beri türlerin değiştiğini, sadece kendi aileleri içerisinde değil, aynı zamanda evcil bitki ve hayvanlarda da müşahede etmektedir. Bir tür içerisindeki varyasyonlar ve modifikasyonlar ile çeşitlenme çok açık olarak görülen bir vakıadır. Ancak tür -belki de cins- sınırları içinde kalması gereken bu çeşitlik ve zenginliği, tür sınırları dışına taşıyarak takım, sınıf ve hattâ şube seviyesinde tatbik etmek Darwinizm’in en büyük hatasıdır. Tabiatta müşahede ettiğimiz ise, canlılardaki değişikliğin sadece tür içinde sözkonusu olduğudur; böylece türün genetik zenginliği kapasitesine bağlı olarak çeşitlenme ile yeni varyeteler ve ırkların (alttürler) yaratılması şeklinde tezahür etmektedir.

Şayet Darwin Mevcut (yaratılmış) Türler Zaman İçerisinde Nasıl Değişmiştir başlıklı bir kitap yazmış olsaydı, bu fazla dikkat çekmeyecek ve dünyayı bu kadar meşgul eden bir hâdise olmayacaktı. Fakat Darwin, Tabiî Seleksiyondan kaynaklanan bir güçle türlerin hiç yoktan, kendi kendine ortaya çıkışına ait bir kitap yazmıştır. Darwin’in bütün teorisi, biyologların “türleşme/çeşitlenme” olarak adlandırdığı hâdisenin, yani yeni türlerin mevcut olan türlerden nasıl meydana geldiğini/menşe aldığını açıklama üzerine inşa edilmiştir. Hayvan sistematiğinin en alt birimi olan alttürlerin (veya ırkların) meydana gelmesi, mevcut genetik mekanizmalar, iklim ve coğrafik şartlar hesaba katıldığında hem ilmîn ve mantığın kaideleri açısından, hem de gözlemler ve gerçekler bakımından mevcut vakıaya mutabık düşmektedir. Ayrıca herhangi bir inanç problemi de teşkil etmemektedir. Fakat evrimciler değişmenin keyfiyetini türden türe geçiş seviyesine yükseltince birçok açıdan problem çıkmaktadır.

Darwin Türlerin Menşei Üzerine yazdığı eserinde, bir türün bir başka türe dönüşmesinin evrimin en temel problemi olduğu gerçeğinin farkındaydı.1 Ancak Darwin “esrarın esrarı” olarak adlandırdığı bu sırrı asla çözememiştir.2 Mayr’e göre; “Darwin’in, bu problemi çözmekte başarısız olmasının sebebi, türlerin zaman boyutundaki modifikasyonlarını göstermesine rağmen, asla, bir türün nasıl ikiye ayrıldığı ve çoğaldığı problemini çözmeye dâir detaylı bir analiz yapmaya ciddi olarak teşebbüs edememiş olmasıdır.”3

Bu temel eksikliğin farkına varan evrimci biyolog Keith Stewart Thomson 1977’de, şöyle yazmıştır: “Biyologlar için bitirilmesi gereken, ama bitmemiş olan iş, evrimin tartışılmayacak derecede apaçık görünen, henüz dumanı üzerinde tütecek kadar taze delillerini tespit etmektir.” …”Evrimin en tartışmasız delili ise belli bir bölgedeki küçük adaptasyonlar ve populasyonların farklılaşması konusunda değil, türleşme hakkında olmalıdır.”…”Darwin’den önce de insanlar sun’î seçimle yüzyıllar boyunca yaptıkları ıslah çalışmalarında, işlerine yarayan koyun, inek, köpek gibi türlerin belirli sınırlar içerisinde değişebileceğini göstermişlerdi. Darwin ise, bu sınırların kırılabileceğini göstermek zorundaydı ve biz de göstermek mecburiyetindeyiz.”4 Darwin’in günümüzdeki temsilcileri, yaşayan varlıkların evrimi hakkındaki çok geniş muhtevalı ve bir dünya görüşüne temel olabilecek kadar büyük iddialarını haklı çıkarmak için, önce tamamen bilimin bir meselesi olarak, türlerin herhangi bir iradeye ve takdire bağlı olmadan, sadece başıboş, maddî sebeplerle nasıl vücuda geldiklerini izah etmeleri gerekir.

Ancak iş göründüğü kadar basit değildir; çünkü biyologlar şimdiye kadar asla “türün” bir tek tarifi üzerinde anlaşmaya varamamışlarıdır. Evrimci biyologlar Jerry A. Coyne ve H. Allen Orr 2004’te yayımladıkları Türleşme adlı kitaplarında, “türün” yirmiden fazla tarifi olduğuna dikkat çekmişlerdir. Bu durumda türün gerçek bir tarifini nasıl seçeceğiz? Adı geçen yazarlara göre; “Biyologlar, tür kavramının birçok gâye için kullanışlı olmasını istemektedirler; fakat bu gâyeler farklılık göstermektedirler.” Biyolog Coyne ve Orr’a göre tür tarifinde şimdilik beş önemli hedef esas alınmıştır: Tür eğer “1- Biyologlara organizmaları sınıflandırmakta yardım ediyorsa; 2- Tabiattaki varlıklara gerçekten karşılık geliyorsa; 3- Bu varlıkların nasıl meydana çıktığını anlamamıza yardım ediyorsa; 4- Canlılar tarihini doğru yansıtıyorsa; 5- mümkün olabildiğince çok organizmaya tatbik edilebiliyorsa” faydalıdır. Coyne ve Orr, “hiçbir tür kavramının, bu hedeflerin tamamını hattâ çoğunluğunu bile başaramayacağını” kabul etmiştir. Ancak, şunu hissetmişlerdir: “Bir tür kavramı üzerinde karar verirken, öncelikle, bir kişi, kendisine ait ‘tür probleminin’ tabiatını iyice teşhis etmeli; daha sonra, bu problemi çözecek en iyi kavramı seçmelidir.”5

Darwinist evrimcilerin büyük çoğunluğu gibi, Coy­­ne ve Orr da, Ernst Mayr’in Biyolojik Tür Konseptini (BSC) tercih etmektedir ki, bu tarife göre tür; “Kendi aralarında çiftleşebilen ve benzer diğer gruplardan çoğalma açısından izole olmuş, tabiî populasyon gruplarıdır.” Coyne ve Orr bu tür tarifini, neden diğer tariflere tercih etmektedir? Onlara göre; “Biyolojik Tür Konseptinin en önemli avantajı, kendi tanımladığı türlerin varlığını açıklamak üzere hemen bir araştırma programı fikrini vermesidir.” Zîrâ istendiği takdirde herhangi iki farklı populasyona ait fertlerin bir araya geldiklerinde üreyip üreyemedikleri kontrol edilebilir, üreme açısından birbirlerinden tecrit olmuşlarsa (yani çiftleşemiyor veya çiftleşseler bile cinsî açıdan verimli -kısır olmayan- yavrular elde edemiyorlarsa) bunlar türleşme sürecini tamamlamış iki ayrı türdür.

Maalesef, Biyolojik Tür Konsepti sadece yaşayan ve cinsi (seksüel) olarak üreyebilen canlılara tatbik edilebilir. Bakteriler gibi cinsî olarak üremeyen (aseksüel, bölünerek üreyen) organizmalara uygulanamaz. Bu gibi türler birbirinden, morfolojik ve biyokimyevî temellere göre ayrılır. Biyolojik Tür Konsepti ölü organizmalara, meselâ fosillere de uygulanamaz. Fosiller arasındaki tür ayrımı da sadece morfolojik özelliklerine göre yapılır. Bu yüzden, Biyolojik Tür Konsepti evrimci biyologların ilgilendikleri birçok organizma için geçerli değildir ve kendini sadece canlıların, evrimin tartışmasız delilini sunma ihtimali en çok gibi görünen bir yönü ile sınırlandırır.

Biyolojik Tür Konseptinin şu anki eksiklikleri bir yana, Darwincilerin öncelikli olan tür tarifi hakkındaki görüşlerinin hayata geçirilmesi sırasında, temel bazı yanlışları vardır. Geçmişte başarısızlığa uğramış ve terk edilmiş birçok teori, Batlamyus’un Dünya merkezli kâinat anlayışı gibi gözlemlere ve deneylere imkân veren araştırma programı olarak değerlendirilmiştir. Ancak sonunda bunların ölü yanlışlar olduğu ispat edilmiştir. Bilimin ortaya koyduğu bir kavramın, kendi başına araştırmalara imkân sağlayabilme kabiliyeti, bu araştırmaların neticede tabiat hakkında doğru kavrayışlar sağlayıp sağlamayacağı hakkında kesin bir şey söylemez. Evrimcilerin bu tür tarifi çerçevesinde yaptıkları, “caddenin geri kalanı karanlık olduğu için, sokak lâmbasının altında bir şey arayan” adama benzer. Eğer adamın aradığı şey sokak lâmbasının altında yoksa onun bütün araştırması boşa gider. Hâlbuki caddenin aydınlatılmamış büyük bölümünde çok önemli hakikatler bulunmaktadır. Türleri tanımlamak için Biyolojik Tür Konseptini seçmekle, Coyne ve Odd da aynı hatayı yapmaktadırlar.

Çoğalma yönünden izole olmuş populasyonlar mânâsında türler

Mayr’in tür tarifine göre bir tür sadece “kendi arasında çiftleşebiliyorsa ve üreme bakımından diğer populasyonlardan izole olmuşlarsa” tür sayılır. Bu takdirde yeni türlerin ortaya çıkması için, başlangıçta bir arada yaşayan fertleri daha sonra birbiriyle çiftleşemez duruma getirecek engellerin durumu önem kazanır. Üremeye mâni engellerin en başında, bir türün iki populasyonunu birbirinden ayıran ve fizikî olarak üremelerini engelleyen sıra dağlar veya geniş su kaynağı gibi coğrafik engeller vardır (Şekil–1). Zaman geçtikçe, iki populasyon genetik olarak birbirinden uzaklaştığında, coğrafik bariyer ortadan kaldırılsa bile iki populasyon artık birbiri ile çiftleşemeyecek dereceye gelebilir. Bu teori allopatrik türleşmedir (allopatrik kelimesi Yunancada farklı anavatan mânâsındadır.)

Allopatrik türleşme teorisinin doğrudan bir ispatı yoktur. Bunu ispatlamak için birinci populasyonun ikinci populasyon ile çiftleşebildiği, ikincinin üçüncü ile üçüncünün dördüncü ile çiftleşebildiği fakat dördüncünün birinci ile çiftleşmesinin çok düşük ihtimalli olduğu veya mümkün olmadığı üreme zincirinin varlığını göstermek gerekir (Şekil–2). Bu durumlarda, ikinci ve üçüncü populasyonlar, birinci ve dördüncü populasyonlar arasındaki allopatrik türleşme sürecinin ara basamaklarını temsil eder. Bu teorik iddiayı ispatlamak için binlerce veya yüz binlerce yıl geriye giderek bugün ayrı tür kabul edilen ve dolayısıyla çiftleşemeyen canlıların geçmişte çiftleşebildiklerini göstermek gerekir. Bu ise mümkün değildir.

Allopatrik türleşme, son zamanlarda, evrimci biyologlar arasında en popüler olan teori olmakla beraber tek değildir. Simpatrik türleşme teorisine göre (simpatrik kelimesi Yunancada aynı anavatan mânâsındadır), iki populasyon, coğrafik bir engel olmadan da üreme açısından birbirinden izole olabilir. Bunun için de belli şartlara bağlı olarak bir delilden bahsedilebilir. Meselâ, iki yüzyıl önce, Kuzey Amerikan elma kurtçuk sineği Rhagoletis pomonella, sadece alıç ağacı üzerinde yaşayan fertlerden meydana gelirdi. Dişiler ağustosta alıç ağaçlarının üzerine yumurtalarını bırakır ve eylül sonunda yumurtadan çıkan lârvalar, kırmızı alıç meyveleri ile beslenirdi. Yıllar sonra elma ağaçları, Amerika’ya getirilince, bazı sinekler yumurtalarını bu ağaçların üzerine bıraktı ve lârvalar da elmalarla beslendi. Elmalar, alıçlardan önce olgunlaştığı için, şu anda elmada yetişen sinekler, alıçla beslenenlerden bir ay önce üremektedir. Çiftleşme takvimlerindeki bu bir aylık farklılıktan dolayı, bu iki çeşit sinek tabiatta birbirleriyle çiftleşmemektedir. Allopatrik türleşmenin tersine, bu durumda iki sinek çeşidinin bir araya gelmesini engelleyen mânia coğrafyaya bağlı değil, üreme zamanlarının çakışmamasına ve davranışlara bağlıdır.7

Fizikî şartlara veya zaman farklılığına dayanan bir mânianın, bir türü ikiye ayırması çok vakit alır. Teoriye göre, üreme açısından birbirinden tecrit edilmiş iki populasyon, farklı genetik değişmeler geçirir ve muhtemelen bir noktada genetik olarak artık birbirleriyle çiftleşemez duruma gelir. Çoğalma açısından tecrit olmuş populasyonların genetik açıdan nasıl farklılaşacağını açıklamak üzere çok sayıda mekanizma öne sürülmüştür. Tabiattaki ekolojik dengenin veya gıda zincirinin bir neticesi olarak bazı canlılar diğerlerini yakalayıp yerken, İlâhî seleksiyonla, populasyonların farklı çevre şartlarına uyum göstermesi için zemin hazırlanır; böylece sebepler açısından bazı genler desteklenir ve bazılarının hayat sahnesinden çekilmesi sağlanır. Bu sırada hayatta kalan ve izole olan populasyonlardan birisi çok küçük ise, gen frekansları İlâhî iradenin tercihi ile değiştirilmiş olur. Böylece bir populasyonda farklı karakterler (renk, büyüklük, hızlılık v.s) ağırlıklı iken, diğer gruptakilerde ayrı karakterler hâkim duruma geçer ve böylece iki ayrı alttür (veya ırk) meydana gelmiş olur ki, buna evrim veya türleşme değil, biyolojik değişim veya ırklaşma demek daha doğru olur.

Büyük ana gruptan kopan küçük populasyonlar sadece, farklı gen oranlarına sahip olma eğiliminde olmayıp (bu kurucu tesir olarak bilinir), aynı zamanda, başlangıçtaki genetik özellik dağılımlarının frekansı ne ise ondan da kolaylıkla “ayrı düşme” eğilimindedir (beklenen gen frekanslarındaki bu tarz değişme sapmaları “genetik sürüklenme” olarak bilinir). Ata kabul edilen ilk populasyonun gen frekanslarından bu ayrılma eğilimi, istatistikî olan genetik prensipler neticesinde çıkar; böylece, ihtimaliyet kaidelerine uyulur. Meselâ, bir siyah deney faresi beyaz bir deney faresi ile çiftleştiğinde, genetik prensiplere göre, kesin olarak beyaz yavru çıkma yüzdesi ile siyah yavru çıkma yüzdesi belirlenebilir. Ancak, herhangi bir çiftleşme neticesinde bütün yavrular siyah veya beyaz olabilir. Bunun sebebi nedir? İhtimaliyet kanunlarına göre, örnek sayısı ne kadar az olursa, beklenen neticelerde önemli sapmaların ortaya çıkma ihtimali o kadar daha fazla olur.

Bir parayı attığınızda, bu paranın ihtimal hesabına göre yazı veya tura gelme ihtimali eşittir. Bu sebepten, yazı tura attığınız zaman, aynı sayıda tura ve yazı gelmesini beklersiniz. Ancak, sadece dört kere para atsanız, netice ne olur? İhtimal hesabına göre beklenen netice iki yazı, iki tura gelmesidir. Fakat bu gibi az sayıdaki örnekle yapılan denemelerde ortaya çıkan neticenin, beklenenden farklı çıkma şansı yüksektir. Hattâ böyle bir örnekte, üst üste dört kere tura veya yazı atabilirsiniz. Beklenen neticeden bu kadar büyük ölçüde sapılmasının sebebi deneme sayınızın son derecede küçük olmasıdır. Fakat bin kez yazı tura atarak büyük bir deney yapsaydınız, o zaman attığınız turaların yazılara nispeti, beklenen % 50 – % 50 neticesine çok yakın olacaktı. Bu durumda daha büyük sayıda hâdise veya denemede neticeler ihtimal hesaplarına daha çok uyarken, az sayıdaki vaka veya denemede, ihtimal hesaplarından sapma ihtimali daha yüksektir diyebiliriz.

Yukarıda para atma misâli ile açıkladığımız prensip, büyük ana topluluktan kopan, küçük ve tecrit olmuş tâli veya küçük topluluklar için de geçerlidir. Bu küçük alt populasyonlar kendi içlerinde çiftleşmeye mecbur kalırlar. Bu yüzden böyle bir populasyon içerisinde nötr bir mutasyon (ne zararlı ne de faydalı olan bir mutasyon) bile çok yaygınlaşabilir. Buna alternatif olarak, büyük ana populasyon içerisinde zaten var olan ama çok yaygın olmayan bazı genler, bu populasyondan kopmuş küçük populasyonlarda tamamen baskın olarak görülebilir. Geçmişte ulaşım imkânlarının zor olduğu dönemlerde, Anadolu’nun belli bölgelerindeki dağ köylerinde hep kendi içlerindeki evlenmelerden dolayı, bir müddet mikro ırklaşma süreci yaşanmıştır. Belli morfolojik (burun, dudak şekli v.s. ) karakterler belli bölgelerde hâkim duruma geçince o bölge insanının tipik bir görüntüsü teşkil edilmiştir. Fakat daha sonraları ulaşım imkânları artınca her bölgenin insanı diğer bölgedekiler ile evlenebilir olmuş ve belli özelliklerin baskın olma durumu ortan kalkmaya başlamıştır. Böylece bu mikro ırklaşma süreci de bozulmuştur.

Meselâ, anne veya babalarından birisi albino (beyaz) olan biri dişi biri erkek, iki gri deney faresinden meydana gelen bir alt populasyon düşünelim. Genetik prensiplere göre bu hayvanlar heterozigotturlar (Gg). G, dominant gri renk özelliğine, g de resesif albino özelliğini belirlemektir. Bu gri deney farelerinin (Gg) çiftleştiğinde dört yavru meydana getirdiğini düşünelim. Mendel prensiplerine göre her bir anne veya baba deney faresi biri sadece G, diğeri sadece g genlerini taşıyan iki cins cinsiyet hücresi üretecektir. Mendel prensiplerine göre bu cinsiyet hücrelerinden (Şekil–3), üç tane gri yavru (GG, Gg ve gG), bir tane de beyaz yavru (gg) üretilmelidir. Fakat teorik olarak, olması gereken bu durum gerçek dünyada böyle olmayabilir ve bütün yavrular albino (gg) olarak doğabilir. Bu nesilden sonra, G alleli kaybolduğu için populasyonda sadece albino deney fareleri doğar.

Bir genin karşısındaki allelinin kaybolması ile diğer genin populasyon içerisinde yerleşmesi sürecine sabitleme denir. Sabitlemenin olması küçük populasyonlarda daha muhtemeldir; çünkü tesadüfî hâdiselerin tesiri küçük populasyonlarda daha büyük olmaktadır. Kurucu grubun dâhil olduğu bu küçük örnek, sadece şans ile kendilerinin geldikleri daha büyük gruptakinden farklı yeni bir gen frekansı elde eder. Kurucu tesirinin bir misâli olarak, Pensilvanya’daki Amish’leri verebiliriz. Menşeleri sadece 200 kişilik bir grup insandan geldiğinden ve kendi aralarında evlenmeye eğilimli olduklarından dolayı, Pensilvanyalı Amish’ler, kısa parmaklılık, kısa boyluluk, altıncı parmak ve belirli bazı hastalıkların genlerini taşıma açısından Amerika’daki bu genlerin ortalama bulunma nispetinden daha yüksek yüzdeye sahiptir.

Kurucu tesirine benzer olarak, darboğaz/şişe boynu tesiri de vardır. Darboğaz tesiri, bazı çetin çevre şartları populasyonun büyüklüğünü büyük ölçüde azalttığı zaman görülür. Bu tarz çetin hâdiseler, buzullaşma (muhtemelen Neanderthal’ler durumunda olduğu gibi), kuraklık veya çetin bir kış olabilir. Bu zorlu şartlarda hayatta kalmayı başaranlar yeni populasyonun kurucuları olur. Kurucu fertler az sayıda olduğu için, genetik sürüklenme, gen frekanslarını çabukça değiştirir. Ayrıca, hayatta kalanların gen frekansları zaten ilk safhada da ait oldukları orijinal populasyonun gen frekansından oldukça farklı olabilir (genel populasyonda nadir olarak bulunan bazı genetik faktörler, bu genleri taşıyan az sayıdaki fertte ise avantaj meydana getirerek, hayatta kalmalarına yardımcı olmuş olabilir). Bu yüzden, hayatta kalan küçük populasyonun gen frekansları, orijinal populasyonunkinden çok farklı olabilir. Böylece, hayatta kalanların sayısı artıkça ve yeni bir populasyon meydana getirdiklerinde, bazı karakterler bakımından kendilerinden ayrıldıkları orijinal populasyondan çok farklı olabilirler (Şekil–4). Fakat bu yeni bir tür meydana gelmesi demek değildir. Aynı türün farklı desenlerinin ortaya çıkması demektir. İlk atalarımız olan iki insandan; zenciden beyaza, Kızılderili’den sarı ırka ve Aborijinlere kadar bütün insan ırkları, sebep olarak yaratılan aynı genetik mekanizmaların işletilmesiyle çeşitlenmiş ve Allah’ın (celle celâlühü) güzel isimlerinin tecellisi olarak bütün dünyaya yayılmışlardır. Evrimcilerin teorik düşüncelerine göre ise bu ırklar henüz tam evrimleşmemiş olduklarından, belki birkaç yüz bin yıl sonra bu ırklar kendi aralarında evlenemeyecek ve çocuk meydana getiremeyecek kadar farklılaşacak ve yeni hayvan (primat) türleri hâline geleceklerdir.

Üreme açısından tecrit olma ve genetik değişme mekanizmasının birlikteliği ile yeni türlerin meydana gelmesi, şu ân için spekülatif bir iddia olarak kalmaktadır. Çünkü bütün iddialar, türlerin menşeini açıklamayan Darwinci süreçlere dayandırılmıştır. Bu tarz teoriler tartışmalı olmaya devam edecektir; çünkü bu teorilerden herhangi birinin doğru olduğunu ispatlayan bir delil mevcut değildir. Türleşmenin nasıl olduğuna dâir evrimcilerin oluşturduğu senaryolar bildiğimiz gerçeklerle doğrulanmamıştır. Bilhassa, üreme açısından izolasyon ve genetik değişme mekanizmasının birlikteliği ile yeni bir türün meydana gelmesine dâir itibar edilecek bir rapor mevcut değildir.

Dipnotlar
- MAYR, E. (1982): The Growth of Biological Thought (Cambridge, Mass.: Harward University Press, s.403
– DARWIN, C. (1859): On the Origin of Species. Facsimile 1st ed. Reprinted Cambridge, Mass.: Harward University Press, 1964, s.1
– MAYR, E. (1963): Animal Species of Evolution (Cambridge, Mass.: Harward University Press, s.12.
– THOMSON, K. S. (1997): Natural Selection and Evolution’s Smoking Gun. American Scientist 85:516-518.
– COYNE, J.A. and ORR, H.A. (2004): Speciation. (Sunderland, Mass.: Sinauer Associates, p.25-26.

 

Kaynak: sorularlaevrim.com

Bilim Yaratılış Diyor – Mendel Evrimi Zora Sokuyor

Darwin’in teorisini oluşturduğu zamanlarda, Avusturyalı bir rahip olan Gregor Mendel özelliklerin anne-babadan yavrulara nasıl geçtiği üzerine deneyler yapmaktaydı. Mendel, türe ait özelliklerin, daha sonra yeniden görünmek üzere sadece bir nesilde kaybolabileceğini keşfetmiştir. Meselâ, buruşuk bezelyeler veren bezelye bitkisini, yuvarlak bezelyeler veren ile çaprazladığı zaman, ilk nesildeki bütün bezelyeler yuvarlak olmaktaydı. Peki, buruşukluk özelliği kaybolmuş muydu? Hayır. Bir sonraki bezelye neslinde bu özellik yeniden ortaya çıkmıştı.

Mendel, kalıtımın, anne-babadan yavrulara geçen (daha sonra genler olarak adlandırılan) “faktörlerin” veya “parçacıkların” kullanılmasıyla düzenlendiği neticesini çıkarmıştır. Bir özellik geçici olarak ortadan kaybolup görünmeyebilir; ancak bu özelliğe vesile olan genler, organizma içerisinde varlıklarını devam ettirirler ve belki de yeni nesillere geçerler. Meselâ, herhangi bir bitki veya hayvanı ıslah için yapılan çalışmada, bazı karakterlerin görünmesine veya görünmemesine sebep olunduğu zaman, bu ne bir gerçek kazancı, ne de gerçek bir kaybı gösterir. Bu, sadece dominant genler (baskın olduğu için sebep olduğu özelliği gösterir) ile resesif genler (çekinik veya zayıf olduğu için hususiyetini gösteremez ve gizli kalır) arasındaki karşılıklı münasebeti gösterir. Kaybedilmiş gibi görünen bir özellik, hâlâ vardır ve ileride tekrar ortaya çıkabilir. Diğer taraftan, hiçbir yerde görünmeyen bir özellik ortaya çıktığında, bu özellik tamamen yeni bir şey olamayabilir, belki sadece her zaman var olan çekinik genlerin basit bir açılımıdır. Islahçılar yeni bir süs köpeği veya daha etli bir sığır üretimine vesile olduklarında, aslında sadece önceden var olan çekinik genlerin açılımını sağlamak için genleri karmaktadırlar.

Farklı bezelye çeşitlerini çaprazlama ve neticeleri analiz etmeyle, Mendel kalıtıma ait yaratılışa ait önemli prensipler keşfetmiştir:

- Bir türe ait karakterlerin, gelecek nesillerine aktarımı (kalıtımı) o gün için henüz adı konulmamış olan genler tarafından belirlenmektedir ki, bu genler harmanlama yapılabilecek bir sıvı gibi olmayıp, Sonsuz Bir İlim ve Kudret’le kendilerine verilen kimliklerini koruyan, harfler mesabesindeki kompleks organik moleküllerden (nükleotidler) inşa edilmiş kelimeler gibidir.

- Her bir özellik için bir çift gen vardır. Bu genler birbirine benzeyebilir veya farklı olabilir. Bu genlerle bir canlının hayatına ait temel faaliyetlerin şifreleri yazılır.

- Belirli bir özelliğin sebepler açısından kontrolü için birer perde yazılmış genler farklı oldukları zaman, yavrularda genlerden birinin özellikleri gözlemlenirken (baskın olanın), diğerinin (çekinik olanın) özelliği gizlenir.

- Üreme hücrelerinde (yumurtalar ve spermlerde) her gen çiftinden sadece bir tane gen bulunur. Döllenme sırasında bunlar bize göre rastgele gibi (kaderin sırlı hikmetleriyle) birleşirler ve böylece yavru döllerde, tahmin edilebilen nispetlerde özellikler meydana çıkar.

- Belirli bir özelliğin kontrolünde sebep olarak görülen genler, üreme hücreleri olgunlaşırken birbirinden ayrılır; her bir üreme hücresi gen çiftlerinden sadece bir tane geni taşıyabilir.

Vücut hücrelerinin her birinde çiftler hâlinde bulunan bu genlerin her biri, üreme hücrelerinde birbirlerinden bağımsız olarak ayrılmaktadır.

Mendel’in prensipleri o zamandan bu zamana genişletilmiş ve arıtılmış olmasına rağmen, bugün bile temelde aynı şekilde söylenmektedir. Darwin için en büyük şanssızlık, Mendel’in çalışmalarını yaşadığı zaman içerisinde öğrenememiş olmasıdır. Gülmeye değecek kadar enteresan olan husus ise Mendel’in, kendi kalıtım teorisinin ana hatlarını belirlediği can alıcı sayfalarının bir kopyası Darwin’in kütüphanesinde bulunmaktaydı. Ancak, Darwin, Mendel’in bu önemli kâğıtlarda bahsettiği bilgileri hiç okumamıştır: Darwin’in ölümünden sonra sayfaların incelenmesi göstermiştir ki, sayfalar birbirine bağlı ve kesilmemiş olarak durmaktadır. Eskiden kitaplar basıldıktan sonra sadece katlanıp, dikildiğinden sayfaların arası teker teker kesmeden açılmazdı. Buradan da kitapların hiç açılmadığı anlaşılmaktadır. “Darwin, bu bilgileri okusaydı harmanlayıcı kalıtım fikrinden vazgeçer miydi?” sorusu ise bugün için bir spekülasyondur.

Darwin’in, canlı bünyelerin geniş ölçekli değişme geçirdiğine dair teori geliştirmesine karşılık, Mendel, yaşayan şeylerin önemli ölçüde kararlı, değişmez olduğunu göstermekteydi. Muhtemelen, Darwin’in dikkatleri değişme üzerine çekmesinden dolayı, Mendel’in teorisi yirminci yüzyılın ilk on yıllarına kadar ciddi olarak ele alınmamıştır. Mendel’in teorisinde genler ferdî parçacıklar gibi davranmaktadır ve önemli bir değişme olmadan gelecek nesillere aynen aktarılabilmektedir. Mendel’in çalışmaları yirminci yüzyılın başlarında yeniden keşfedildiği zaman, Darwinciler tarafından büyük bir heyecanla karşılanmış ve hemen tabiî seleksiyonla uygun gösterme adına teviller yapılmaya başlanmıştır. Darwinizm’deki bu değişikliğe Neo-Darvinizm denilmiştir. Mendel’in genetik bilimine kazandırdığı bu yeni anlayış, bazı hususiyetler açısından bir bakıma Darwinizm’e canlılık kazandırıyor gibi görülmüştür. Meselâ, Mendel’in yeni keşfettiği prensiplerin bazısına dayanarak, avantajlı tek bir yeni özelliğin, nasıl hayatta kalabildiği ve populasyonda nasıl baskın olduğu açıklanabilir.

Ancak, Mendel genetiğinin, Darwin teorisi için çok kötü bir tarafı vardır. Mendel’in keşfettiği prensipler her şeyden önce, bir özelliğin bir populasyon içerisinde devamlı olarak var olması ve yerleşmesi için gerekli stabiliteyi (kararlılık devamlılık) sağlar. Hâlbuki evrimin iddia ettiği değişiklikler, tek hücreli bir organizmadan hayalî bir kompleks hayat ağacının bütününü üretebilecek kadar çok geniş hacimli ise, populasyondaki stabilite Darwinizm’in aleyhinedir. Genlerdeki bu güçlü kararlılık ve devamlılık, kalıtım faktörlerinde meydana gelecek değişiklik ile Darwin teorisinin gerektirdiği gibi yeterli ölçüde gerçekten yeni bir özellik üretilmesine engeldir.

Darwin, evrim için gerekli büyük değişmelerin olduğunu düşündüğü ve kendi tabiri ile “modifikasyonla türeme, bir soydan gelme” şeklindeki isimlendirmesiyle bütün organizmaların geçmişinin bir veya birkaç ortak ataya dayandığını kastetmekteydi. Ona göre, bütün organizmalar büyük bir hayat ağacında kendi yerlerini alırlar ve çok uzun zaman verildiğinde, direkt olarak gözlemlenebilenin çok ötesinde, büyük miktarda evrim değişmelerinin olması mümkündür.

Mendel’in kalıtımı ise, aksine, daha çok sınırları olan bir biyolojik değişmeyi teklif etmekteydi. Mendel’in kalıtımı, ıslahçıların, var olan genleri birbirine kararak, daha tatlı mısır veya daha şişman sığır üretmelerini açıklamaktadır. Aynı zamanda, genlerin kararlı ve değişmezliğinden (stabilitesinden) dolayı, ıslahçıların neden bir mısırı bir başka bitki türüne veya bir sığırı bir başka hayvan cinsine dönüştüremediklerini de açıklamaktadır. Islahçıların başardıkları şey, bir tür içerisinde zenginleşme ve sınırlı bazı özellikler bakımından farklılaştırmadır. Evrimcilerin büyük ümitlerle bekledikleri değişiklikleri makroevrim olarak isimlendirip, sanki yaşanmış ve pek çok delil varmış gibi sanal bir dünya oluşturmalarına karşılık söylendiği gibi bir makroevrim hayat tarihi boyunca hiç görülmemiştir. Bir solungacın akciğere, bir yüzgecin kola ve kanada dönüşmesi gibi bir makroevrim hâlâ hayaldir. Buna karşılık canlılarda her daim Sonsuz Bir İlim ve Kudret’le, hikmetli bir şekilde işletilen bir mikrodeğişim (mikroevrim tabirini ideolojik evrim tarafından kirletildiği için bilerek kullanmıyoruz) açıkça müşahede edilmektedir. Mendel’in kalıtıma ait prensipleri bu sınırlı olarak görülen mikrodeğişimin işleyişini izah eder.

İdeolojik bir kılığa bürünen ve ateizme hizmet eden Darwinizm’in ise organizmaların fizikî ve davranışlarına ait karakterlerinde büyük çapta bir değişmeye, biyolojik kompleksliliği artırmaya sebep olacak yeni bilgilere ve yeni tipte özel organlara sahip organizmaların menşeine ait delillere ihtiyacı vardır. Diğer bir tabirle Darwinizm, büyük çapta değişme olarak bilinen makroevrimi gerektirir. Mikrodeğişim ise gözlenmektedir ve bilim adamları mikrodeğişimi tartışmasız kabul ederler. Tartışma konusu olan makroevrimdir.

Darwin teorisi, yeterli uzun zaman dilimleri sonucunda mikrodeğişimin birikerek makroevrim olacağını iddia eder. Hâlbuki ne Mendel genetiği, ne çağdaş moleküler genetik, ne de gelişim biyolojisi üzerinde yapılan yeni çalışmalar, Neo-Darvinizm’in genetik değişimin bilinen kaynaklarının makroevrime imkân sağladığına dair görüşleri desteklememektedir.

Genetik çeşitlilik
Mendel’in bezelyeler ile yaptığı orijinal deneylerde, bir genin iki formu da (aleller) deneylerde mevcuttu; fakat bir özellik için sadece bir tanesi açılıp görünür oluyordu. Ancak, bütün özellikler, böyle sadece tek bir genle alâkalı değildir. Bazıları birden çok genle ilgilidir. Meselâ, insan derisinin renginin belirlenmesinde birçok gen vazifelidir; birtakım koyu renk genleri ve açık renk genleri birlikte uyum hâlinde çalışarak, bu özelliğin ortaya çıkmasına vesile olurlar. Böylece, her biri tam takım açık ve koyu renk geni taşıyan iki melez fert, prensip olarak, mümkün olan bütün deri renklerine sahip yavrular üretebilir. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın da deri renkleri gibi birçok özelliklerinin bu şekilde ırklara geçtiği düşünülebilir. Böyle bir dağılımda, açık ve koyu renklilerin en uçtaki örnekleri nadir görülür. Populasyonun çoğunluğu bu uç noktalarının ortasındaki renklere sahiptir. Bu deri renklerinin “harmanlanması, Darwin’in yanlış olan harmanlayıcı kalıtım fikrinden farklıdır. Deri renklerinin ortaya çıkmasına vesile olan genler harmanlanmakla kendi hususi yapılarını kaybetmemekte; özellikleri devam etmekte, ancak yeni bir terkip kombinasyonuyla farklı bir görünüm sergilemektedir. Aslî yapıları değişmediğinden, ileride gelecek bir nesilde tekrar yeni kombinasyonlar yapabilirler.

Deri rengi geninin bütün zenginliklerine sahip bir popülasyon, koyu rengin daha avantajlı olduğu bir coğrafik bölgeye taşınırsa, daha koyu renkli olan fertlerin hayatta kalma ihtimalleri yükselecektir. Böylece, en koyu renkleri üreten gen kombinasyonları, o coğrafik alanda yerleşecektir. Burada bir türden diğer bir türe bir değişme yoktur. Tek değişme, belirli gen kombinasyonlarının populasyon içerisindeki hâkimiyetindedir.

Uyum potansiyeli ve genler
İngiliz serçeleri ilk defa 1850’de Kuzey Amerika’ya getirilmişse de, önceleri serçeler Amerika’da yerleşememişler, çok sonraları, sınırlı birkaç noktada tutunabilmişlerdir. Bu yerlerde de serçelerin sayıları uzun yıllar boyunca oldukça az olarak devam etmiştir. En sonunda, yeni mekânlarına uyum göstermiş olan kuşların nüfusları, kontrolden çıkmış gibi bir büyüme sürecine girmiştir. Bunun sebebinin, bölgede yaygın olarak kullanılan atların dışkıları ve beslendikleri otların, kuşların beslenecekleri böcekler için besin kaynağı olduğu düşünülmektedir. Bugün artık İngiliz serçeleri Amerika kıtası boyunca çoğu yerde yaşamaktadır.

Amerika’daki çok sayıda yerden serçe örneği alındığında görünür ki, soğuk iklimi olan yerlerdeki serçeler sıcak yerdekilere göre ortalama olarak daha büyüktür ve daha küçük uzuvlara sahiptir. Böylece, ideal serçe vücut tipi coğrafik bölgeye göre değişim göstermektedir. Büyüklükteki ve uzuvlardaki farklılığın varlığı, farklı enlemlerde yaşayan farklı kuş türleri için uzun süreden beri bilinmektedir. Ancak, bu serçelerdeki farklılıklar tek bir tür içerisindedir. Yeni bir tür gelişmemiştir.

İngiliz serçelerinin, Amerika içerisindeki farklı coğrafik bölgelere uyum göstermelerinin genetik sebebi belirli genlerin kendi açılımlarında saklı olabilir. Nakledilen ilk kuşlar (kurucu fertler) büyük ihtimal ile günümüzde görünen bütün vücut tipleri ve büyüklükleri için gerekli olan genlerin hepsini taşıyorlardı. Ancak, kurucuların sahip olduğu genlerde, bugün Amerika’da gözlemlenen formlara ait özel gen kombinasyonlarına ait açılımlar henüz geliştirilmemişti. Bu yüzden ilk önceleri sadece küçük gruplar hâlinde kalmışlardır.

Neticede bu kombinasyonlar oluştuğu zaman, kendilerine sahip olan fertlere avantaj sağlar böylece, bu fertler o bölgenin çevre şartları tarafından seçilmiş gibi görülür. Ancak, avantaj sağlayan şey, zaten yaratılışlarında var olan genlerin yeni bir kombinasyonudur, yeni genlerin ortaya çıkması değildir. En önemlisi, çevre şartlarının da genlerin de aklı ve şuuru olmadığından, bu avantajlar ve uyum kolaylığı serçe neslinin devamı için Kudreti ve İlmi Sonsuz bir Yaratıcı’nın takdiriyle olmuştur. Populasyon içerisindeki genetik çeşitlilik İradî Seleksiyon ile bir popülasyona avantaj vermiştir. Meselâ, insan gen havuzundaki, geniş çaplı antikor çeşitliliği, hastalık yapıcı bakterilerin insan topluluklarında tamamen yerleşmesine engel olmaktadır.

Türlerin içerisinde gördüğümüz farklılıkların çoğunun, Neo-Darwinizm’in iddia ettiği gibi, genlerdeki küçük çaplı değişmelerle bir alâkası yoktur. Genlerin kendileri değişmemektedir. Değişen şey, zaten var olan genlerin kendilerini yeni kombinasyonlar ile ifade etmeleridir. Hem ifade edilen (açılımı olan) hem de edilmeyen genlerin kombinasyonları biyolojik popülasyonlara bir uyum potansiyeli sağlamaktadır. Oldukça küçük bir kurucu popülasyonunun içerisinde bile, başlangıçta göründüğünden çok daha fazla sayıda polimorfizm (potansiyel çok çeşitlilik) vardır.

Alaska’daki bir Eskimo ile Nil bölgesinden bir Afrikalı aynı türe mensupturlar. Ancak, birbirine zıt olan vücut şekilleri dikkat çekicidir. Afrikalının sıcak bir iklimde, fazla vücut ısısını etrafa dağıtmada avantaj sağlayan uzun kol ve bacakları, kuzey kutbunda, aşırı soğumaya ve Eskimoların kısa uzuvlarından daha çok donmaya yatkınlığa sebep olacağından bir dezavantaj olacaktır. İradî seleksiyon, Allah’ın, aynı türleri geniş bir iklim yelpazesine uyum göstermesi için, farklı vücut tipleri ile yaratmasıdır. Ancak bu, yeni genlerin ortaya çıkmasıyla, bir türün başka bir türe dönüşümü ile karıştırılmamalıdır. Bu durumda türün aslî özelliklerini kontrol eden genler değişmemekte, sadece uyumda faydası olacak genlerdeki gizli potansiyel kabiliyetler ortaya çıkmaktadır.

Herhangi bir canlı populasyonu, yeni bir ortama açılamazsa veya değişen şartlara adapte olamazsa, o popülasyonun küçük olarak kalması ve belki de neslinin tükenmesi muhtemeldir. Küçük popülasyon büyüklüğü her tür için bir tehlikedir. Bir organizma çiftleştiği zaman, yavrusuna bir sperm veya yumurta ile katkıda bulunmaktadır. Üreme hücreleri, organizmaların genlerinin sadece yarısını taşırlar. Böylece, çiftleşme olduğu zaman, çiftler kendi gen takımlarının sadece yarısını yavruya verirler (cinsiyet ile alâkalı aleller hâriç). Yüksek sayıda yavruya sahip olmak ile organizmalar, genlerinin çoğunun çiftleşme sonucunda ifade edilmesini temin etmiş olurlar (total genetik donanımlarının sadece yarısı her bir yavruya geçmesine rağmen, geçen yarı her seferinde farklıdır).

Daha fazla sayıda yavru, daha fazla sayıda gen kombinasyonu, gen havuzunun daha büyük bir nispette korunması demektir. Düşük üreme nispeti, genetik bilginin kaybolma ihtimalini artırır. Böyle bir bilgi kaybı populasyondaki çeşitliliği düşürür. Eğer bu devam ederse, türlerin değişen ortamlara uyum kabiliyeti kaybolur ve türler kendiliğinden yok olabilirler.

Yoğun ıslahçılık ve yetiştiricilik ilginç ve faydalı çeşitlilikler üretebilir. Ancak, bunun önemli bir dezavantajı nesillerin adaptasyona açık olan gen havuzlarının küçültme meyli göstermesidir. Bu durum ise türlerin hastalıklara ve çevre değişikliklerine olan hassasiyetlerini artırır. Belli bir özelliği dikkate alan yetiştiricilik ve ıslah çalışmaları aynı zamanda ırk içi çiftleştirme yolu ile hatalı kusurlu özellikleri yoğunlaştırma eğilimindedir. Türün tipik morfolojisinin farklılaşmasının ötesinde, gelişim bozuklukları, stres ve üreme kabiliyetinde azalmalar görülmektedir.

Netice olarak, iradî seleksiyon, bir türün yeni ve değişen şartlara uyum sağlamasına yarayan gen kombinasyonlarını destekleyerek bir türün zenginleşmesine yardımcı olur. Mevcut olan genlerin kombinasyonu ile sınırlandırıldığında, iradî seleksiyon, türleri değiştirmekten çok, koruyan bir güçtür. Ancak bir soru bu noktada ortaya çıkar: tabiî seleksiyon sadece var olan genleri mi korur; yoksa, (yeni türlerin ortaya çıkması için gerekli olan yeni bilgileri sağlayacak) yeni genlerin yaratılmasına da yardım eder mi? Bu sorunun cevabını gelecek sayıda, genlerin fizikî yapılarını incelediğimizde göreceğiz.

 

Kaynak:  sorularlaevrim.com

Evrimde Süreç Yanılgısı

BİR ZAMAN ZARFINDA MÜKEMMELLEŞME

Evrimcilerin en büyük açmazı, süreç problemidir. Onlara göre, her bir canlı zamanla mükemmel hale gelir. Bir başka deyişle canlılar, basitten yüksek yapılılara doğru evrimleşir.

Şimdi burada onlara sormak istediğim şudur?

Bir canlının hayatını devam ettirebilmesi için, bütün sisteminin noksansız olması gerektiği gerçeği nasıl göz ardı edilebilir?

İsterseniz bu soru ile neyi kastettiğimi biraz açayım.

Mesela bir uzay mekiği düşünün. Bunun yapısında binlerce ultra teknoloji parçası var. Bir vidasının gevşediğini, bir kablosunun koptuğunu veya takılmasının unutulduğunu, bunun da uzayda tüm sistemi geçersiz kıldığını düşünelim. Nitekim bunun benzer bir örneği, Hubble teleskopunun uzaya fırlatılmasından sonra yaşanmıştı. Mühendisler tarafından Aynanın açısında hesap hatası yapılmış, o da tüm sistemi işlevsiz hale getirmişti. Sonradan milyonlarca dolarlık harcamayla uzaya yeni bir ekip yollanıp gerekli tamirat yapıldı. Görüldüğü gibi, sistemin bir paçasının yanlış konumlandırılması bile tüm sistemi faydasız hale getirmekdedir.

Şimdi bu örnek gibi canlıların yapı taşı olan hücrenin bütün sistemleri dahi aynı anda var olmalı ki, o hücrede hayat olabilsin.  Yani bir hücrede hayatın bulunması için, ilk anda her birimin tam olması gerekir. Hubble teleskopunda bir yapıtaşı eksik olunca sistem devam etmiyor iken, ondan ilmin sınırlarını zorlayacak kadar daha karmaşık olan DNA, RNA, endoplazmik retikulum ve mitokondri gibi pek çok organeli barındıran hücrenin, eksik sistemlerle çalışması nasıl mümkün olacaktır?

İsterseniz daha çarpıcı bir örnek olması bakımından, insanın anne rahmindeki gelişim sürecini dikkate alalım. İnsan embriyosu kendi başına hayatını devam ettireceği mükemmelliğe ulaşdığı doğum anına kadar annenin plesentası içerisinde dışarıdan bir destek ile beslenmesi korunması ve hücrelerinin bütün ihtiyaçlarının karşılanması gerekmekdedir. Eğer evrimcilerin iddaa ettikleri bir sistemin misali olarak, insan embriyosunu bir ormana koysak, orada bebek olarak gelişebilir mi? Yani bir rahim duvarına tutunmadan ve anneden beslenmeden bir embriyonun gelişim sürecini ormanda kendiliğinden tamamlaması mümkün müdür?

Bir başka misal olarak karaciğer pankreas gibi organlarin bünyesinde olan sayısız hormonları ele alalım. Eğer başlangıçta bu hormonlarin bir veya birkaçı yoksa hayat devam etmez. Hayat devam etmeyince, çevreye adapte süreci nasıl işleyecektir? Aynı şekilde, mesela yutak boşluğunda hava ile sıvının ayırımını yapıp ciğere ve mideye yönlendiren kapak için 10 000 sene lazım ise, o 10 000 senede o hayvan nasıl yaşayacaktır? Çünkü içtiği su bir anda akciğerine dolacak ve onun hayatına son verecektir.

Mesela yırtıcı bir kartalın pençeleri gelişmeye devam ettiği ve avını kavrayamadığı binlerce yıldan tutun, yılanın zehirinin daha henüz avını öldüremediği, örümceğin ağ yapmadığı, köpekbalığının kırılan dişlerinin yerine yenilerinin gelmediği, yavru yunusun annesinden ilk anda doğduğunda yüzmeyi henüz bilmediği, ceylanın yavrusunun saklanmayı öğrenemediği, kedinin henüz annelik içgüdülerinin olmadığı, iç kulaktaki denge merkezinin işlevsel olmadığı, koku duyusunun henüz hayata zarar verecek bir dış etkeni algılamadığı binlerce yıl. Yani tüm canlıların prototip halde binlerce yıl eksik organla yaşaması nasıl mümkün olacaktır? Böyle bir muhali kabul, bilimsel bir yaklaşım olabilir mi?

Bu örnekler çoğaltılabilir. Histolojiden endokrinolojiye, ürolojiden kardiyolojiye kadar milyarlarca sayfa tıp kitabının her satırını böyle örneklemek mümkündür. Görüldüğü gibi, canlılar âleminde eksik yapı ile hayat devam edemez. Dolayısıyla, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, uzun bir zaman süreci içerisinde organların gelişimini tamamladığı görüşü hakikate uygun değildir.

Evrimcilerin iddialarındaki bir diğer paradoks, yani çelişki, ortam yanılgısıdır. Atomdan hücreye kadar teorilerinin dayandığı temel konu, varlıkların mükemmelliklerini ortamın içinde kazanmış olmalarıdır. Mesela bir kuş, onlara göre ortamda mükemmel hale gelmiştir. Hâlbuki bir kuş, kanatlari ile mükemmel aerodinamik sisteme sahip olmalı ki,  ortamı olan havaya çıkabilsin.  Eğer havaya çıkamadı ise, nasıl ortama adapte olacak? Yani kuş, bütün organlarıyla mükemmel olmalı ki, ortama girsin. Hâlbuki onlara göre canlılar ortama girince mükemmelleşiyor. İşte bu bir çelişkidir.

İşte size bir başka çelişki daha. Mesela bir göz, mevcut olmalı ki, ortamı olan ışığı bilsin ve kendini evrimci görüşe göre ona göre ortama adapte etsin. Hâlbuki göz daha ortamda mevcut değilken, bilmediği bir  ortama kendini nasıl adapte edecek?

Bir başka paradoks: Bir sülük kanını emdiği canlının pıhtılaşma faktörünü, ortama gelmeden nasıl bilecek? Böyle bir ortam mevcut değilken kendisini ona göre nasıl ayarlayacak?

Demek ki, bütün bu canlılar âleminde olup bitenler, evrimcilerin ileri sürdüğü gibi, gelişigüzel veya tesadüflerin eseri olarak, basitten mükemmele doğru gitmiyor. Her bir canlının kendisine lazım olacak bütün cihazları, ilim, irade ve kudret sahibi bir Zat’ın emri ve tasarrufu ile verilmekte ve idare edilmektedir.

“Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san’atına tâbi’ olmazlarsa; her bir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san’atında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır. Öyle de: Binler defa Ayasofya kubbesinden daha san’atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, kâinat ustasının emrine tâbi’ olmazlarsa; her birine Sâni’-i Kâinat’ın evsafı kadar evsaf-ı kemal verilmesi lâzım gelir.”

Mimarlıkla kubbe kemer gibi yapılarda kilit taşı denilen ve tüm yapıyı ayakta tutan birimler vardır. Bir kubbede taşların  çimento ile birleştirilmediğini farz etsek,  o zaman tüm kubbe çökecektir.  Burada, iskele ve mühendisi kabul etmeyenler için, mevzumuzun asıl konusu olan önemli bir nokta daha var ki, o da kubbedeki taşların ayni anda beraber olmadıkça bir kubbe oluşturamamasıdır.

Bir hücrenin hayat sahibi olabilmesi için, mitokondrisi mükemmel bir işleve sahip olmalıdır. Evrimcilerin yaklaşımı ile mitokondrinin belli bir işlevi görmesi için milyarlarca yıllık bir adaptasyona ihtiyaç vardır. Hâlbuki hücre, mitokondri mükemmel olmadığı için hayatta kalamayacaktır. Hayatta olmayan bir şey, nasıl adaptasyona veya evrime uğrayacaktır? Yani, kubbedeki taşların hepsinin aynı anda mükemmel olması zorunluluğu, bütün süreç teorilerini, yani evrimcilerin, her bir canlının zaman süreci içinde mükemmel hale geldiği görüşünü çürütmektedir.

kaynak:  sorularlaevrim.com

DÜNYA’NIN VE UZAY’IN ÇAPLARI

Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa aşıp geçin. Ancak üstün bir güçle geçebilirsiniz. (55:33)

Ayette “çapları” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı “aktar” dır. Arapça “çap” anlamına gelen “kutur” kelimesinin çoğulu olan “aktar”, göklerin ve yeryüzünün birçok çapı olduğunu ifade etmektedir. Arapça’da ikiliği belirten özel çekim de mevcuttur, “aktar” kelimesi çoğulu ifade ederek hem tekil hem ikilik vurgusundan ayrılmaktadır. Bu inceliğe dikkat etmeliyiz. Üç boyutlu cisimlerde “çaptan” ancak küremsi yapıların içinde bahsedebiliriz. Düzgün bir kürede ise “çaplardan” bahsetmek yanlış olur, düzgün bir kürede ancak bir tane “çap” vardır. Bu ayette “çaplar (aktar)” kelimesinin nasıl yerli yerinde, ince bir bilgelikle kullanıldığına tanık oluyoruz.

Üstelik bu ayet, Dünya’nın geoit yapısına işaret ettiği için önemlidir. Dünya’nın küresel yapısı ile ilgili şüpheler ancak Newton’un (1642-1724) ortaya koyduğu yerçekimi yasalarıyla yok olmuştur. Bundan önce Dünya’nın alt tarafında kalan insanların, canlıların,denizlerin aşağı düşeceği sanılıyor, Dünya’nın küre olduğu fikrine itiraz ediliyordu. İsaac Newton’un çekim kuvvetini açıklamasıyla, Dünya’nın çekimiyle, denizlerin, insanların ve diğer canlıların Dünya üzerinde durduğu; Dünya’nın altı ve Dünya’nın üstü kavramlarının anlamsız olduğu anlaşıldı. Newton’un “Principa” eserinde ortaya koyduğu bu açıklamalarla, Dünya’nın küresel yapısına gelen itirazlar anlamını yitirdi, fakat hâlâ Dünya’yı birçok kişi düzgün bir küre sanıyordu. Yani Newton’un bu açıklamalarından sonra eğer bir kişiye Dünya’nın çaplarından bahsetseydiniz, o sizin çoğul şekilde “çapları” demenizi düzeltip Dünya’nın “çapı” derdi. Dünya’nın çaplarının olması küre yapısında mümkün değildir; fakat geoit’in küremsi yapısında mümkündür.

UZAY’IN SINIRLARI

Ayette “göklerin çapları” denmesi de önemlidir. Uzay’ın tek bir noktanın patlamasıyla oluştuğu ve sürekli genişlediği öğrenilene kadar birçok bilim adamı Uzay’ı sonsuz sanıyordu. Oysa Uzay sürekli genişlemekteydi ve Uzay’ın her genişlediği noktada yeni ve daha büyük bir çapı oluşuyordu (1.,2.ve 3. bölümde bu konuyu açıkladık), Uzay’ın küremsi bir yapısı olduğuna da ayette işaret vardır. Nitekim Einstein da Uzay’ı şişmekte olan bir balona benzetmişti ki, bu benzetme ayetle uyumludur. Uzay’ın değişik yerlerinden alınan ölçülerde Uzay’ın çapları farklı çıkacağı gibi, Uzay genişlemekte olduğu için her an alınan çap ölçüleri de bir öncekinden farklı olacaktır. Bu yüzden göklerin de çaplarından bahsedilmesi, hem birçok çaplar dile getirildiği için, hem de sonsuz Uzay görüşü reddedildiği için önemlidir.

Dünya’mızın merkezindeki noktadan kutupları birleştirecek şekilde bir çap, ekvator çapı ve bunların arasında çaplar alırsak; en büyük çap ekvator çapı, en küçük çap kutup bölgesinde alınandır. Diğer çaplar ise bunların arasında kalır. Dünya’nın içinden Atmosfer’in sonuna kadar uzattığımız çaplarda da aynı şekilde farklılık gözükmektedir. Kutupların hizasından Atmosfer’in üstüne kadar uzatılan çapın, ekvatordan Atmosfer’in üstüne çekilen çapın, bunların arasında aynı şekilde oluşturulan çapların uzunlukları farklıdır.

Yeryüzümüzün Atmosfer’inin sınırına kadar giden çapların da, Uzay boyunca oluşturulan çapların da insan vücudunun kabiliyetleriyle aşılması imkansızdır. Allah ayette bu çapların aşılmasının güçlüğünü belirttikten sonra, bu çapları aşmanın imkansız olduğunu söylememiş, bilakis bu çapların üstün bir güçle aşılmasının mümkün olduğuna dikkat çekmiştir. Hiç şüphesiz bu çapları aşacak güç, bizim bedenimizin imkanlarının dışındadır. Nitekim insanlık bilimde gelişerek, Dünya’da var olan enerji kaynaklarından, madenlerden yararlanarak, uzay gemisi inşa ederek yerküremizin dışa doğru çaplarını geçmiştir. Uzay’ın çaplarının geçilmesi ise Uzay’ın çok uzak sınırları, insanın kısa ömrü, mevcut teknolojimizin imkanlarının yetersizliği yüzünden zor gözükmektedir. Kuran’da üstün bir güçle (Arapça’sı sultan) geçişin mümkün olduğuna dikkat çekildiğini hatırlayıp bu geçişi de imkansız görmüyoruz. Dünya’nın sonu gelmeden Allah’ın insanlığa bu imkanı verip vermeyeceğini bilemediğimiz için bu imkansız gözüken hedef karşısında susmayı tercih ediyoruz. Şimdilik bilimin gelişmesinin ve yeryüzünde saklı olan kaynakların değerlendirilmesinin sonucunda Atmosfer’imizin dışına çıkılmasının mutluluğunu yaşıyoruz. (16. bölümde Ay’a gidilmesine bakın). Yerkürenin dışına doğru çapları aşmamıza rağmen, bu çapların merkezi olan yerkürenin ortasına inmemiz de imkansız gibi gözükmektedir. Yerin merkezindeki çok sıcak ortam ve teknolojimizin yetersizliği yerküremizin merkezine doğru çapların aşılmasını imkansız gibi göstermektedir. Bu konuda da ilerleyen yüzyılların neler getirebileceği konusunda bir yorum yapmadan, en doğrusunu Allah bilir diyoruz.

Bu arada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz : Bir çok Kuran çevirisinde yeryüzünün ve göklerin çevresinden, bucaklarından, etrafından, sınırlarından çıkılmasından bahsedilmiş, “çaplar” kelimesi atlanmış, yerine “bucak, etraf, sınırlar” gibi kelimeler getirilmiştir. Gerçekten de bir alanın çaplarının uçları o alanın çevresini, sınırlarını, etrafını vermektedir. Bu açıdan çevirmenlerin niye böyle çeviri yaptıkları anlaşılmaktadır. “Çaplar” kelimesinin doğrudan çevrilmemesi ve çevirmenlerin kendi anlayışlarını çevirilerine katmalarıyla bu tarz çeviriler oluşmuştur. Çevirmenlerimizden eski Kuran çevirilerindeki bu noktayı düzeltmelerini rica ediyoruz. Kuran’ın orijinaline tamamen sadık bir çeviri yapılırsa, Kuran’ın bu mucizesi daha geniş kitlelerce anlaşılabilecektir.

 

Kaynak: mucizeler.com

AY’A GİDİŞ

Ve dolunay haline geldiği zaman Ay(84:18)
Siz gerçekten tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz(84:19)
Şu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar. (84:20)

Birçoğumuzun hafıza kayıtlarında Ay, unutulmaz anıların, güzel manzaraların bir sembolüdür. Diğer taraftan Ay, Ay takvimini kullananlar için şaşmaz bir hesap aletidir. Gel-gitleriyle de, Dünya’mıza uyguladığı çekimle de Ay, her zaman insanlar için merak unsuru olmuş, insanlığın ilgisini çekmiştir. O, kimimiz için matematiği, kimimiz için astronomiyi, kimimiz için sanatı, kimimiz için romantizmi ifade etmektedir. Tarih boyunca Ay, insanlar için ulaşılmazlığı da ifade etmiştir. Nitekim Peygamberimize Kuran-ı Kerim’in vahyedildiği dönemde de bu hiç şüphesiz böyleydi. Bu yüzden 1400 yıla yakın bir süre yukarıdaki ayetlerde Ay’a gidileceğine işaret olduğu anlaşılamadı. Kuran’da “ve” ile başlayan ifadeler birşeye dikkat çekmek için kullanılır, bazı çevirmenler “ve” ifadesini “andolsun” diye çevirerek de bu vurguyu belirtmeye çalışmışlardır. Kuran’da yemin etmek için “kasem” kelimesi kullanıldığından biz “kasem” kelimelerini “andolsun” diye çevirirken, “ve” kelimelerini aynen yazıp bu vurguyu açıklıyoruz. Bu surede de “ve” vurgusuyla Ay’a dikkat çekildikten sonra “tabakadan tabakaya, binip geçileceği” söylenmiştir. Daha önceden Kuran’ı anlamaya çalışanlar 18. ayetle 19. ayeti ayrı düşünmüşler ve “tabakadan tabakaya geçişi” başka türlü değerlendirmeye çalışmışlardır. Çünkü onların zihninde Ay ulaşılmazdı, Ay’a gitmek hayal bile edilemezdi, hayal edilse bile bu ancak romantik bir düş olarak mümkündü.

Bu düşüncelerin etkisiyle tabakadan tabakaya geçişin manevi yükselişi ifade ettiği, Dünya’dan ahirete geçişi anlattığı, insanın spermden gençliğe, gençlikten yaşlılığa kadar geçirdiği halleri mecazi bir ifadeyle dile getirdiği düşünüldü. Oysa ayette insanların gelecekte tabakadan tabakaya geçeceği söylenmektedir. Manevi yükseliş veya çocukluktan yaşlılığa geçiş gibi süreçler Kuran’ın inişinden önce de vardı, indiği zaman da vardı, indikten sonra da var olmuştur. Bu yüzden ayet hakkında geçmişte yapılan bu yorumların gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Ayetin ifadesinde gelecekte gerçekleşecek bir olaydan bahsedilmektedir ve bu olayın olduğu zamanda insanların neden iman etmediği sorgulanmaktadır. Yani gelecekte bu olay olduğu zaman da iman etmeyen insanlar olacaktır. Ayrıca ayette geçen “tabaka” kelimesi Kuran’ın diğer yerlerinde, örneğin 67-Mülk suresi 3. ayette ve 71-Nuh suresi 15. ayette maddi tabakaları ifade etmekte; fakat manevi bir tabakayı veya halleri ifade etmemektedir. Ayette “binip geçilmesinden” de bahsedilmesi ayetin Ay’a gidilmesine işaret ettiğini desteklemektedir.

19. ayeti bu şekilde değerlendirdikten sonra 18. ayete baktığımızda Ay’a dikkat çekilmesi, 19. ayette bahsedilen “binerek tabakadan tabakaya geçişin” Dünya’dan Ay’a Uzay aracıyla geçiş olduğu fikrini doğrulamaktadır.(18. ayette Ay’ın dolunay şekline dikkat çekilir. Ay’ın gerçek şekli dolunaydaki halidir. Ay’ın dolunay hali Ay’ın bütününü, Ay’ın diğer halleri ise kendisini değil ancak bir bölümünü ifade eder. Ay’ın özellikle Dolunay haline dikkat çekilmesi bu yüzden olabilir. En doğrusunu Allah bilir.)

NEDEN İMAN ETMEZLER

Ay’a gidişte açılışı, 12 Eylül 1959’da Rusların yaptığı Luna 2 Uzay aracı gerçekleştirdi. Aynı yıl Luna 3 Ay’ın gizli yüzünün fotoğrafını çekti. Fakat insanlık açısından asıl önemli an 21 Temmuz 1969’da Neil Armstrong ve arkadaşlarının Apollo 11 ile Ay’a (Dünya dışındaki bir yere ilk kez) ayak basmalarıdır. Cızırtılı televizyon görüntülerinden izlenen bu olayın sahneleri insanlık tarihinin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir. İnsanlık tarihinde imkansız olarak kabul edilen bir olay böylelikle gerçekleşti. Bilimi dinin yerine geçirmeye kalkan bazı pozitivistler bu olayı dine karşı kullanmaya kalktılar. İslam alemindeki bazı cahil din adamları Ay’a gidildiğini söyleyenin kafir olacağını, bu olayın hiç gerçekleşmediğini ileri sürdüler. Oysa görüldüğü gibi bu, Kuran’ın bir işaretidir ve bu olay dinle çatışmak bir yana, Kuran’ın Allah’ın kitabı olduğunu doğrulayan binlerce delilden biridir.

Ay’a gidilmesi Kuran’ın mucizesini gösterdiği gibi, Ay’a gidilince görülenler, Allah’ın sanatını, gücünü, kudretini göstermektedir. Dünya’nın Ay’dan çekilen fotoğrafları Allah’ın sanatının muhteşemliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ay’ın Dünya ile açısından, Ay’ın kütle miktarından, Ay’ın Dünya’ya uzaklığına kadar her şey, Allah’ın sanatını göstermektedir. Örneğin Ay’ın kütlesi daha fazla olsaydı veya Ay, Dünya’ya daha yakın olsaydı, gel-git olaylarında tüm karaları sular basardı ve Dünya’da yaşamamız mümkün olmazdı.

Ay’a gidileceğine işaret eden 18. ve 19. ayetlerden sonra 20. ayette “Şu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar?” diye sorulması da ilginçtir. Ay’a gidiş ve Ay hakkındaki tüm bulgular, Allah’ın sanatının mükemmelliğini ortaya koymasına rağmen dinsizler, ateistler, Allah’a isyan ve inkâra devam etmişler ve Ay’a gidişi adeta bilimin dine karşı zaferi olarak göstermişlerdir. Bu yanlış değerlendirmenin sebebini şöyle açıklayabiliriz: Bunlar bilimin, Allah’ın sanatının anlaşılmasını sağlayan bir uğraş, Allah’ın maddeye koyduğu kurallar bütünü olduğunu anlamamışlar, bilimin din ile yarış halinde olduğunu sanmışlardır. Bilim Allah’ın yaratışı olup Allah’tan, din ise Allah’ın göndermesi olup Allah’tandır. Allah’tan olan iki şey çelişemez. Var olan çelişkiler ya bilim adına hatalardan, ya da bundan daha çok din adına uydurmalar üreten din adamlarından olmuştur, dinin kendisinden olmamıştır.

Bu bölümde incelediğimiz İnşikak suresinin 18, 19, 20. ayetlerinden sonraki 21. ayet ise şöyledir:

Kendilerine Kuran okunduğunda secde etmiyorlar. (84:21)

AY’IN YARILMASI

Yaklaştı saat ve yarıldı Ay.(54:1)

Kuran’da Ay’a gidilmesi ile ilgili ikinci bir işaret daha vardır. O da yukarıda alıntıladığımız ayettedir. Bu işareti daha iyi anlamak için “yarıldı” diye tercüme ettiğimiz “şakka” kelimesini incelemek yerinde olacaktır. “Şakka” kelimesi Arapça’da “ikiye ayrılma” anlamının yanında “toprağın kazılması, sürülmesi” gibi anlamlara da gelmektedir.

Suyu akıttıkça akıttık. (80:25)
Sonra yeri yardıkça yardık. (80:26)

Abese Suresi’nde gördüğümüz gibi suyun toprakta açtığı yollar, toprakta yaptığı değişiklikler de “şakka” kelimesiyle açıklanmıştır. Ay’a gidildiğinde gerçekleşen en önemli olaylardan biri Ay’ın zemininden örneklerin alınıp Dünya’ya getirilmesidir. Ay’a gidilmesini anlatan tüm yazılar, astronotların Ay’ın zemininden örnek parça alıp geri geldiklerini vurgulamaktadır. Bu olayla Ay’ın zemini insanlık tarihinde ilk defa eşelenmiştir; yani “şakka” kelimesiyle Kuran’da vurgulanan olay gerçekleşmiştir. Ayetten anladığımız kadarıyla bu olayın gerçekleşmesi kıyametin yaklaştığının bir habercisidir. Zaten Peygamberimiz son Peygamber olduğu için, O’nun gelişi kıyametin yaklaştığını göstermekteydi, bu olay ise artık kıyametin daha da yaklaştığını haber vermektedir. Fakat kıyametin gerçek vaktinin ne zaman olduğu ve bu yaklaşmanın ne kadarlık bir süreyi kapsadığını sadece Allah bilmektedir.

İncelediğimiz 54- Kamer Suresi 1. ayetten Kuran’ın sonuna kadar 1389 ayet geçmesi çok ilginçtir. Çünkü Ay’a gidiş hicri takvime göre 1389 yılında gerçekleşmiştir. Bunun dışında Ay’dan Apollo11’in kalkış anı da ilginçtir. Bu an 1.54.01 (E.D.T)’dir. Bu bölümde alıntıladığımız Kamer suresi 54. suredir. Bu surenin 1. ayetinde bahsettiğimiz ifade geçmektedir (Yani 54-1). Uzay’da zamanın nasıl hesaplandığını ve bu zamanın doğruluğunu anlamak için Nasa’nın http://www.nasm.edu/apollo/AS11/a11facts.htm internet adresine bakabilirsiniz. (Kuran’daki matematiksel verileri değerlendirdiğimiz kitabın ikinci kısmında Kuran’daki matematiksel kodun ve matematiksel uyumların tesadüfen oluşmasının imkansız olduğunu göreceğiz.)

Kamer suresinin 1. ayetinin işaretini gördük. Kamer suresinin 2. ayeti ise Allah’ın gösterdiği delilleri görmelerine rağmen bunlara yüz çevirenlere seslenmektedir:

Onlar bir delil görseler sırt çevirirler ve “Bu süregelen bir büyüdür” derler. (54:2)

 

Kaynak: mucizeler.com

DİREKSİZ YÜKSELMİŞ GÖKYÜZÜ

Allah, şu gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir… (13:2)

Kuran’ın, Peygamberimiz dönemindeki bilgi seviyesiyle söylenmesi mümkün olmayan bilimsel gerçekleri söylemesi, mucizevi yönlerinden biridir. Bu kitabımızda bu mucizeleri göstermeye çalışırken, daha çok son yüzyılda veya son yüzyıllarda ancak anlaşılabilen bilimsel gerçeklerin, 1400 küsür yıl önce söylendiğine yer verdik. Peygamberimiz dönemindeki araştırmalarla, gözlemlerle bilinmesi imkansız olan bilgilerden biri yukarıdaki ayetteki ifadedir. Fakat bu gerçek diğer başlıklarımızdaki konular gibi son asırlarda keşfedilen bir olgu değildir. İnsanlar çok uzun zaman önce gökyüzünün direkler üzerinde yükselmediğini öğrendiler. Fakat Kuran’ın indiği dönemde, toplumun böyle bir ortak kanaati yoktu. Kuran’ın indiği dönemden sonra bile gökyüzünün Dünya’nın iki ucundaki dağlara yaslandığı fikrine inananlar vardı.

Örneğin Yeni Amerikan İncili’nin eski baskılarından birinde gökyüzü tersine çevrilmiş bir tasa benzetilmektedir ve gökyüzü direklerle ayakta durmaktadır (Bakınız The New American Bible, St Joseph’s Medium Size Edition, sayfa 4-5) İbni Abbas (Ölümü Hicri 68 / Miladi 687), Mücahid (Ölümü Hicri 100 / Miladi 718), İkrime (Ölümü Hicri 115 / Miladi 733) gökyüzünü ayakta tutan direklerin (dağların) varlığına inanıyorlardı. Bu şahıslar, Kuran’ın ayetinin sadece görünen kısmı belirttiğini, görünmeyen alanda gökleri ayakta tutan direklerin var olduğunu savundular. Gökyüzünün, Dünya’nın ucundaki dağlara yaslandığı fikrini, Babilliler gibi tarihte savunan topluluklar oldu. Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde insanlar, yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve yeryüzünde her iki yöne gidilince, yine aynı noktaya gelinebileceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden gökyüzünün direkler üzerinde yükseldiği veya yükselmediği iddiası Peygamberimiz’in içinde bulunduğu dönem için belirsiz, bilinemez, ispatlanamaz bir iddiadır. Kendi döneminde bilinmeyen ve şüpheli bir konuyu, doğru olarak açıklaması Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran’ın belirttiği bu gerçek, Peygamberimiz’in zamanında ispatlanamadığı için, Kuran’daki bu ayetin varlığı Peygamberimiz’e bir avantaj sağlamamaktadır. Hatta bu ayet, o dönemde ispatlanamaz olduğu için bu ayetin ifadesi yüzünden Kuran’a itirazlar yöneltilmiş olması da mümkündür. Kuran’ı Peygamberimiz’in yazdığı iddiasını ileri sürenlerin, Peygamberimiz’in dönemindeki kanaatlere karşın Kuran’da niye böyle bir ifade geçtiğini açıklamaları mümkün olmayacaktır.

Kuran’daki anlatımların değerini daha iyi kavramamız için Peygamberimiz’in dönemine hayalen gidip, o dönemin insanlarının kafa yapısını anlamaya çalışmamızın gerekliliği bu konuyla da anlaşılmaktadır. Kuran, uçakların, arabaların olmadığı, Dünya’nın ne şeklinin bilindiği, ne de haritasının olduğu, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir ortamda vahyedilmiştir. Kuran’ı, Peygamberimiz’in, ya da Peygamberimiz dönemindeki insanların yazdığını söyleyenlerin iddialarına karşı bu tabloyu hatırlatalım. Eğer, Kuran’ın ifade ettiği bu konuların, o dönemde söylendiğini göz önünde bulundurursak, Kuran’ın mucizelerini daha iyi anlayacağımız kanaatindeyiz.

GÖKYÜZÜ NASIL DURUYOR

Binlerce yıllık Dünya tarihinde insanoğlu Atmosfer’in niteliğinden, faydalarından, yaşamımız için olmazsa olmaz şart olmasından habersiz yaşadı. Tüm tabakalarıyla Atmosfer denen gaz topluluğu nasıl olmuştur da bir araya gelmiştir? Nasıl oluyor da sabit kalıyor? Gökyüzünün koruyucu bir tavan olması (19. bölüm), geri döndürücü özellikleri (20. bölüm), ayrı tabakalardan oluşması ve her tabakanın kendi görevlerini yerine getirmesi (17. bölüm) gibi, gökyüzünün direksiz bir şekilde durması da (21. bölüm) Allah’ın muhteşem sanatın bir sonucudur.

Güneş sistemimizin gezegenlerinde yapılan araştırmalar, hiçbir gezegenin çevresinde yaşamı olanaklı kılacak bir Atmosfer olmadığını göstermiştir. Dünya’mızın çevresindeki Atmosfer’in varlığı ve daha da önemlisi bu Atmosfer’in yaşam için her türlü olanağı sağlayacak, yaşamı koruyacak şekilde yaratılması; Allah’ın içinde bulunduğumuz Dünya’yı, yaşamı burada yaratmak için seçtiğinin bir delilidir.

Gezegenin yüzeyinde, yakınlarında ortaya çıkan gaz molekülleri süratli bir şekilde hareket eder. Eğer gezegenin çekim gücü bu sürate üstün gelirse, gezegen gaz moleküllerini çeker ve gezegenin yüzeyi gaz moleküllerini emer. Eğer gaz molekülleri süratle hareket ederlerse ve gezegenin çekim alanından kurtulurlarsa, uzaydaki seyahatlerine devam ederler. Görüldüğü gibi Atmosfer ve buna bağlı oluşan dengeler, Dünya’nın oluşumundan sonraki bir aşamada meydana gelmiştir. Bu da Kuran’ın “Göğü yükseltti ve dengeyi koydu” (55-Rahman 7) ayetinde belirtilen, göğün sonradan oluşması ve dengenin kurulması ile ilgili ifadelerle mucizevi bir şekilde uyumludur. Gaz moleküllerinin Dünya’mızın çevresinde olduğu gibi bir Atmosfer şeklinde oluşması ve durması çok düşük olasılıktaki bir dengenin sağlanmasıyla mümkündür. Bu denge, yerkürenin çekimiyle gaz moleküllerinin hızının tam bir dengede durması halidir. Allah gökyüzünü direksiz yükseltirken böyle hassas bir denge sağlamıştır. Fakat iş bununla bitmemektedir. Bu dengenin sağlanması kadar sürekli devam etmesi de gereklidir. Allah yeryüzünü ve Atmosfer’i yaratırken bunun devamı için gerekli tüm dengeleri de kurmuş ve bu dengenin devamını sağlamıştır. Bilimin ilerlemesiyle öğrendiğimiz bu dengenin sürekliliğinin önemine, Kuran şöyle işaret etmektedir:

Allah gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutuyor… (35: 41)

Bu denge için çok fazla verinin ayarlanması zorunludur. Örneğin yerkürenin Güneş’e göre konumunun ayarı önemlidir; çünkü bu ayar sayesinde yeryüzünün ısı dengesi sağlanacaktır ve de bu gaz moleküllerinin hareketini etkilemektedir. Yeryüzünün dönüş hızı da yine ısının homojenliği açısından önemlidir. Bu dönüş hızlanırsa Atmosfer dağılır, yavaşlarsa homojenlik bozulur, çünkü arka yüzdeki Atmosfer toprak tarafından emilir. Atmosfer’in devamı için ekvator ve kutup bölgeleri arasındaki ısı farkı da, bu ısı farkından ortaya çıkacak hava akımlarının korkunç sonuçlarını önleyen Himalayalar’daki, Toroslar’daki, Alpler’deki sıra dağlar da çok önemlidir. Sıradağlar yerküremizin yüzeyinde rüzgarları bloke ederek, soğuk havayı yüksek kesimlerde toplayarak dengenin korunmasına katkıda bulunurlar. Ayrıca Atmosfer’imizin bileşimindeki gazlar da Atmosfer’in devamı için önemlidir. Örneğin Atmosfer’de yüzde olarak çok az miktarda bulunan karbondioksit, toprağı gece yorgan gibi örterek ısı kaybının olmasını önler. Atmosfer için yüzey ısısının kararlı kalması, gece ısı kaybının önlenmesi önemlidir. Görüldüğü gibi sıradağların varlığından karbondioksitin yaratılmasına, Dünya’nın büyüklüğünden Güneş’e konumuna, yüzey ısısının dengelenmesinden Atmosfer’deki gazların hızlarına ve özelliklerine kadar her şey çok ince bir şekilde, birbirleriyle bağlantılı olarak ayarlanmış ve bu sayede göğün direksiz yükselmesi mümkün olmuştur. Tüm bu yaratılışlar ve buraya sığdıramadığımız birçok ince oluşum sayesinde Atmosfer, Dünya’nın çekimiyle Dünya’ya yapışmadan, kendi hızına rağmen Uzay’a dağılmadan, tepemizde durmakta ve bize hizmet ettirilmektedir.

…Bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette deliller vardır. (13: 4)

Kaynak: mucizeler.com

GECEYİ GÜNDÜZÜN ÜZERİNE SARMAK

Gökleri ve yeryüzünü gerçek ile yarattık. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor… (39:5)

Bu ayette “sarıyor” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “yükevviru”dur. Bu kelime Türkçe’ye de geçen “küre” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu fiil Arapça’da yaygın olarak “başa sarık sarmayı” ifade etmek için kullanılır. Baş gibi küremsi bir yapının etrafına sarığın sarılması için kullanılan bu fiil, gecenin gündüzün üzerine sarılmasını ifade etmek için de kullanılmıştır. Ayette gecenin gündüzün etrafına sarılması ifade edilirken aynı zamanda gündüzün de gecenin üzerine sarıldığı ifade edilmektedir. Gece ile gündüzün oluşma sebebi Dünya’nın küremsi yapısıdır. Dünya’nın küremsi şekli sayesinde gecenin ve gündüzün bu şekilde yer değiştirmesi mümkün olmaktadır.

Böylece bu ayette de Dünya’nın küremsi yapısına işaret vardır. Bu işaret “yükevviru” fiilinin yuvarlakımsı zeminlere sarılmayı ifade etmesinden dolayı oluşmaktadır.

UZAYDAN DÜNYAYI SEYRETMEK

Peygamberimiz yaşarken, Kuran’ın mı, Arap Yarımadası’ndaki yanlış görüşlerin mi bilimsel olarak doğru olduğu anlaşılmayacaktır. Kuran’ın ortaya koyduğu doğruların bilimsel olarak ispatı, Peygamberimiz’in vefatından 1000 yılı aşkın bir süre sonra mümkün olacaktır. Kuran kendi döneminde anlaşılmayacak, kendi dönemindeki yanlış bilgilerle zıt düşecek bilimsel izahları, kendi döneminde hiçbir avantaj sağlamayacak, bilakis dezavantaj bile oluşturacakken neden yapmaktadır? Görülüyor ki Kuran’ın amacı avantaj ve dezavantaj hesaplarının çok ötesinde “Doğruyu, ne pahasına olursa olsun doğruyu” ortaya koymaktır. Uysa da, uymasa da! Bu gerçeklerin bin yıl sonra keşfedilen bilgilerle anlaşılması ise, Kuran’ın evrenselliğini ve zaman-üstülüğünü, kendi dönemine hitap ettiği gibi, Dünya’nın sonuna kadar tüm insanlara da hitap edeceğini göstermektedir.

Gün gelip de astronotlar Uzay’a gittiklerinde, Kuran’ın bu ayetindeki ifadeye gözleriyle tanık oldular ve fotoğraflar da çektiler. Dünya’nın Güneş’e bakan yarım küresinde gündüz olurken diğer yarım kürede gece oluyordu. Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sayesinde Dünya’nın kimi bölgelerinde gündüz, kimi bölgelerinde gece oluyordu; kimi bölgelerde gündüzden-geceye, kimi bölgelerde geceden-gündüze geçiş aynı anda gerçekleşiyordu. Böylece Kuran’ın 1400 yıl önce vahiy ile açıkladığı, bir kaç yüz yıl önce matematiksel hesaplarla ve mantık yürütmelerle ortaya konulan gerçekler, duyu organlarıyla da algılanıyordu. Yani gayb (duyu organlarıyla algılanamayan) olan, artık duyu organlarıyla algılanır, görülür olmuştu.

Kuran’ın, Dünya’nın küremsi yapısıyla ve gece gündüzün yer değiştirme tarzıyla ilgili açıklamasındaki oluşumlar, aynı zamanda yaşamımız için olmazsa olmaz şartlardır. Dünyamız eğer küre şeklinde olmasaydı, gece ile gündüz Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü sayesinde bu şekilde yer değiştirmeseydi; Dünya’nın sürekli olarak ısı alan yerlerinde kavrulmadan dolayı yaşam yok olacaktı, ısı ve ışık almayan bölgede ise bitkilerin varlığı da, yaşam da mümkün olmayacaktı. Kuran’ın gözümüzü çevirdiği oluşumlar üzerinde her düşündüğümüzde; Allah’ın hem ilmini, hem kudretini, hem sanatını, hem her şeyi nasıl kusursuz planladığını, hem de Kitab’ının mucizevi yönlerini daha iyi anlıyoruz.

Kaynak:  mucizeler.com

RAHİM DUVARINDA ASILI DURURKEN

Sonra onu dayanıklı bir karar yerinde bir damlacık haline getirdik.(23:13)
Sonra o damlacığı asılıp tutunan birşeye dönüştürdük…(23:14)

Ayetin çevirisinde “asılıp tutunan şey” olarak çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “alak”tır. Bu kelimenin Arapça’daki temel anlamı “asılı duran, tutunan madde”dir. Bu yüzden ayeti bu temel anlamıyla çevirmek en doğru çeviridir.

Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde embriyoloji bir bilim dalı olarak ele alınmıyordu. Bu yüzden embriyolojiyle ilgili terminoloji de yoktu. Kuran, indiği dönemdeki insanların kullandığı kelimelerden, embriyonun durumunu en iyi tarif edenlerle embriyonun aşamalarını açıklar. Rahime atılan küçük bir damlacık olan zigot, rahim duvarına “asılıp tutunmaktadır”. İşte Kuran, bu “asılıp tutunma” olayını açıklayarak indiği dönemde bilinmeyen, yaratılışımızda geçirdiğimiz bir aşamayı açıklamaktadır. Bu yüzden “alaka” kelimesini temel anlamının dışında “embriyo” şeklinde tercüme etmek, hem tercümenin yeterince aslına uygun olmaması, hem de ayetin esprisini ortaya koyamaması açısından uygun değildir. Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde embriyolojik terminoloji olmadığından, embriyo için özel bir kelime kullanılmış gibi yapılan tercüme doğru olmayacaktır. Kan pıhtısı diye ayeti tercüme etmek de kelimenin temel anlamına ve ayetin işaretine terstir. Kan pıhtısının yapışkan yapısından dolayı ayetin tercümesine yakıştırıldığına, hatta sözlüklere bu mananın yan bir anlam gibi bile eklendiğine tanık olabilirsiniz. Bunun sebebi ayetin anlamını kavrayamayanların kendi yakıştırmalarını tercümeye sokmalarıdır. Kuran’ın inişinden yüzlerce yıl sonra bile anne rahminde “asılıp tutunan” bir aşama geçirdiğimiz bilinmediği için, “alaka” kelimesi, bu temel anlamı dışında anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Fakat gelişen embriyoloji bilimi gerçekten de “alaka”nın temel anlamıyla ifade ettiği gibi annelerimizin rahminde bir aşama geçirdiğimizi ortaya koydu.

TARİHİN KARANLIKLARINDA KURAN’IN AYDINLIĞI

Kuran’ın çağdaşı olan eserleri, O’nun inişinden önce insanların yazdıkları eserleri veya O’nun inişinden sonraki yüzyıllarda yazılan eserleri incelersek, insan üremesi hakkında sürekli yanlış fikirlerin ortaya konduğuna tanık oluruz. Ortaçağ boyunca mitolojiler ve temelsiz spekülasyonlar bu konuda kendini gösterdi. 1651 yılında Harvey’in “Yaşayan her şey ilkin bir yumurtadan oluşur ve embriyo kısım kısım aşamalarla oluşur” fikri, embriyolojinin bilim tarihindeki temel aşaması olmuştur. Mikroskobun icadından faydalanılan 17. yüzyılda, hâlâ yumurta ile spermin karşılıklı rolleri tartışılmaktaydı. Büyük doğa bilgini Buffon “Ovistler” safında yer alıyordu. Aynı safta yer alan Bonnet, tohumların içiçe yuvalanması kuramını savunuyordu: “Kurama göre ilerde doğacak insan döllerinin bütün bireyleri birbirinin içinde yuvalanmış olmak üzere insan türünün annesi olan Havva’nın yumurtalığında bulunmaktadır. Bu varsayım 18. yüzyılda oldukça itibar görmüştür.”

Kuran ve bilim arasındaki uyumu keşfedip Müslüman olan Prof. Dr. Maurice Bucaille bu bilgileri verdikten sonra kendi yorumunu şöyle yapar: “Hâlâ hayalci doktrinlerin itibar gördüğü bu 18. yüzyıldan bin küsur yıl önce insanlar Kuran ile tanışmışlardı. Onun insanın üreyişi konusundaki haberleri, sade tabirler içerisinde temel gerçekleri ifade etmekteydi ki, bunları keşfetmek için insanlar asırlarını vereceklerdir.”

Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan ve Kuran’ın embriyoloji üzerine söylediklerinin, bir insanın bilgisiyle 7. asırda söylenmesinin mümkün olmadığını söyleyen Keith Moore ise özetle şöyle demektedir: “Kuran’ın insanın gelişimi üzerine söylediklerinin 7. yüzyılda söylenmesine imkan yoktur. Hatta bundan bir asır önce bile bu bilgiler tam bilinmiyordu. Bu ayetleri ancak şu anda hakkıyla anlıyoruz, çünkü modern embriyolojinin gelişimi bu ayetleri anlamamıza olanak tanımıştır.”

Gerçekten de tarihi incelediğimizde, insanın anne karnındaki gelişimini hiçbir yanlışa sapmadan ortaya koyan bir tek Kuran’dır. Örneğin bu bölümde incelediğimiz insanın anne rahminde “asılıp tutunan” bir aşama geçirdiğini söyleyen ayetleri ele alalım. Kuran dışında, tüm tarih boyunca bu bilgiyi açıklamış olan tek bir kaynak bile gösterilemez. Ancak mikroskobun icadı ve geliştirilmesi, fizyoloji, anatomi, embriyoloji alanındaki ilerlemelerin birleşimiyle insanoğlu bu bilgiyi çok yakın tarihlerde bilimsel platformda öğrenmiştir.

İşte bunlar Allah’ın delilleridir (ayetleridir). Bunları sana gerçek olarak okuyoruz. Öyleyse onlar Allah’tan ve delillerinden (ayetlerinden) sonra hangi söze inanıyorlar.(45:6)

EMBRİYONUN GEÇİRDİĞİ EVRELERDEKİ DELİLLER

Yumurtada kendi diğer yarısını bulan sperm, fallop tüpünden rahme doğru ilerler. Embriyo bu yolculuğunda fallop tüpünde tutunmaya kalkmaz. Embriyo rahme doğru yol alır, rahme ulaştığında da kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeye asılıp tutunur. Artık Kuran’ın bahsettiği “alaka” yani “asılıp tutunma” aşaması başlamıştır.

Bu akılsız, güçsüz hücre yığını nasıl oluyor da kendisi için en uygun, hatta tek uygun yer olan rahme doğru yol almaktadır? Nasıl oluyor da embriyo rahme gelince bir sülük gibi rahime yapışabilmekte ve büyümesi için gerekli besinleri buradan alabilmektedir? (Alaka kelimesinin yan anlamlarından biri de sülüktür) Tüm bunlar, Allah’ın, bizleri yaratırken ince bir hesapla her aşamayı planladığının delilleridir. Bu muhteşem planı Allah’ın eseri olarak görmeyenler, tüm bu oluşumları tesadüflere veya embriyonun üstün becerilerine bağlama komikliğine düşeceklerdir.

Embriyonun “alaka” aşamasında rahim duvarına asılıp tutunması karmaşık bir sistemle mümkün olmaktadır. Embriyo, rahim duvarındaki asit tabakasını parçalayabilmek için hiyoluronidaz adlı bir enzim salgılar. Bu enzim sayesinde rahim dokusu bozulur ve embriyo, rahim duvarına toprağın içine köklerini sokan bir bitki gibi yerleşir. Artık embriyo, besin ve oksijen ihtiyaçlarını bu noktadan karşılar. Embriyonun salgıladığı hiyoluronidaz maddesi, rahim duvarındaki hiyalüronik asitin yapısını bozup bu birleşmeyi mümkün kılmaktadır.

Embriyonun asılıp tutunacağı yeri keşfi, bu noktaya tutunmak için kimya eğitimi görmüşçesine hareketleri, embriyonun büyük bir planın parçası olarak sevkedildiğinin delilleridir. Anne rahminde embriyo hücreleri o kadar harika işler gerçekleştirmektedirler ki, onları inceleyen bu hücrelerin üstün akıl sahibi varlıklar olduğunu zannedebilir. Hücrelerin bilinçliymişçesine hareketlerinden etkilenen Purdue Üniversitesi’nden biyolog Laurie Iten şöyle demektedir: “Hücrelerin birbirleri ile konuştuklarına inanıyoruz. Onlar dilsiz değiller.”

Yaratan Efendinin adıyla oku(96:1)
O, insanı asılıp tutunandan yarattı.(96:2)

 Kaynak : mucizeler.com

BİR ÇİĞNEMLİK ET PARÇASI

Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.(23:14)

Kuran anne rahminde geçirdiğimiz asılıp tutunma (alaka) aşamasından sonra bir çiğnemlik et (mudga) aşaması geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir. Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir. Ayrıca ilginçtir ki -resimden de belli olacağı gibi- embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir aşamada üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu yüzden Kuran’da “bir çiğnemlik et” aşaması geçirdiğimizin söylenmesi çok yerinde olan mucizevi bir anlatımdır.

“Bir çiğnemlik et” tabiri 22- Hac Suresi 5. ayette “kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından” yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, “kısmen belli, kısmen belirsiz” tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.

Prof. Dr. Keith L. Moore Kuran’da “bir çiğnemlik et” diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir: “Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık. Ortaya çıkan manzara incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kuran’ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu.”

GÜNÜ GELİNCE BİR ÇİĞNEMLİK ET

Tek bir hücre bölüne bölüne ayrı organları, farklı dokuları oluşturmaktadır. Yaratılışın bir aşamasında bir çiğnemlik et kadar olan varlığımız, günü gelince tüm organlarıyla, kaslarıyla, iskeletiyle, beyni, gözleri, kulakları ile insan olacaktır. Bir bu çiğnemlik et aşamasını, bir de vücudumuzdaki organların aldığı son hali düşünelim. Böylece Allah’ın kusursuz yaratışına bir kez daha tanık olabiliriz.

Gün gelecek bu bir çiğnemlik et, kalp olacaktır. O kalp ki bir günde ortalama 100.000 kez atar. Hem de hiç haberimiz olmadan, biz kalbi attırmak için hiçbir çaba sarf etmeden. Kalbe gelen kirli kan ile temiz kanlar birbirine karışmaz, kanın vücuda gerektiği gibi dağılımı mükemmel bir şekilde gerçekleşir. Kalbin kulakçıkları ve karıncıkları yaratılış harikalarıdır. Atar ve toplardamarlarla kanın organize çalışması sayfalarca yazıya konu olacak mükemmellikte ve kompleksliktedir…

Gün gelecek bu bir çiğnemlik et karaciğer olacaktır. O karaciğer ki 400’den fazla görevi vardır. Bu minik et parçası, Dünya’nın hiçbir laboratuvarının beceremeyeceği üretimleri hiç şaşmadan, bizim haberimiz hiç olmadan, bizim için yapar…

Gün gelip de bu bir çiğnemlik et, vücudumuzu saran kaslar olacaktır. Yemek yemekten koşmaya, yürümeye, oturmaya, gülmeye kadar her hareketimiz kaslarımızın sayesindedir. Kaslar çok karmaşık ve büyük bir koordinasyon ağıyla çalışır. En basit hareket gibi gözüken gülme için bile 17 kasın aynı anda çalışması gereklidir…

Beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız, bağırsaklarımız, böbreklerimiz, solunum sistemimiz, kanımız… hepsi başlangıçta bahsettiğimiz bu bir çiğnemlik et aşamasını geçirir. Ondan önce ise ancak mikroskopla gözükebilen bir damla su aşamasını ve diğer aşamaları geçirirler. Sonunda ise ciltlerle ansiklopediye anlatımının sığmayacağı mükemmel vücudumuz yaratılır. Kuran bizi tüm bunları incelemeye, bu yaratılışlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Kuran’ın ibadetlerle ilgili ayetleri de önemli bir yere sahiptir ve bunlar üzerinde çokça tartışılmıştır. Oysa düşünme, akletme ile ilgili Kuran ayetleri, şekilsel ibadetlerle ilgili ayetlerden çok daha fazla sayıda olmalarına rağmen çok daha az düşünülmüş, çok daha az gündeme getirilmiştir.

Ey insan, o çok cömert Efendine karşı seni aldatan nedir?(82:6)
O ki seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve uyumlu hale soktu.(82:7)
Dilediği bir biçimde seni oluşturdu.(82:8)

 

Kaynak : mucizeler.com

KEMİKLERİN OLUŞUMU VE ETLE KAPLANMALARI

…Sonra o damlacığı asılıp tutunan birşeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.(23:14)

… Kemiklere de bir bak. Nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra da onlara et giydiriyoruz… (2:259)

Tercümede geçen “bir çiğnemlik et” ifadesi, Arapça “mudga” kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen “et” ifadesi ise ayette “lahm” kelimesi ile anlatılır. Bu deyim “taptaze et” gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır.

Embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen “lahm” kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır. Kuran’da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar, Kuran’ın haklılığını bir kez daha göstermiştir.

İSKELETİMİZİN MÜKEMMEL YARATILIŞI

Bakara Suresi’nden alıntıladığımız ayet, kemiklerin kasla sarılmasını vurgulamadan önce iskelet yapımıza dikkat çekmekte ve bu yapıyı incelememizi teşvik etmektedir. Bu ayeti okurken Allah’ın Kuran’da oluşturduğu bilimsel mucizeyle beraber, Allah’ın vücudumuzda oluşturduğu yaratılış mucizesini de kemiklerimiz bağlamında düşünelim.

Bir mühendislik harikası olan iskeletimiz, her biri ihtiyacımıza göre ölçülüp biçilmiş değişik boyutlarda 206 kemikten meydana gelir. İskeletimiz, eklemler ve bağlarla birbirine tutturulmuş; atlama, koşma, eğilme, oturma ve benzeri hareketler için ölçülerek, planlanarak inşa edilmiş bir kemik kuledir. Her hareketimizde iskeletimizi farkına varmadan, zorlanmadan kullanır, iskeletimizin hizmetimize verilmiş olması sayesinde günlük hayatımızı sürdürürüz. Örneğin bu kitabın sayfalarını çevirirken kaç eklemimizi kullandığımıza dikkat edin: Omuz, dirsek, bilek ve parmak eklemlerimizin her birini nasıl da kolaylıkla, birbiriyle uyumlu bir şekilde kullanırız. Hem de iskeletimizi kullandığımızın hiç farkına varmadan…

Bu eşsiz mimari yapıya ister mühendis, ister doktor gözüyle bakınız, bu yapı karşısında bildiklerinizin ne kadar yetersiz kaldığını göreceksiniz. İskeletimiz vücuda dayanak oluşturur, organlarımızı mükemmel bir şekilde korur, sinir ve kas sistemlerinin bağlantısını sağlar ve vücudun hareketlerini gerçekleştirmesinde en önemli görevi üstlenir. İskeletimizin her parçası kendi farklı görevini mükemmel bir şekilde yerine getirir. Kafatası ve leğen kemiğinde olduğu gibi kemiklerin hareketinin sakıncalı olduğu yerlerde eklemler sabittir. Hareketin gerekli olduğu kalça veya omuz gibi yerlerde eklemler oynaktır. Boyun omurundaki kemikler, başın kendi ekseni etrafında 180 derece dönmesine imkan verecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sayede aşağıyı, yukarıyı ve her iki yanımızı görmek için bütün vücudumuzu döndürmek gibi bir zahmete katlanmaksızın, sadece başımızı çevirmemiz yetmektedir. Akciğer ve kalp gibi organlarımıza yakın yerdeki kemikler bu organları koruyacak ve bu organların çalışmasını aksatmayacak şekilde yaratılmışlardır…

Bir betonarme binayı ayakta tutan kolon, kiriş ne ise, insanı ayakta tutan iskelet sistemi de odur. Ancak düşünen bir insanı hayrete düşürecek nokta, modern binalarda iskelet sistemi bina ağırlığının %60-70’ini oluşturduğu halde, insan iskeletinin, toplam insan ağırlığının %15 kadarını oluşturmasıdır. Bu hafif iskeletin dayanma gücü ise çok yüksektir. Mesela uyluk kemiği dikey vaziyette bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Kemiklerimizde sağlamlık ve esneklik mükemmel ölçülerle buluşturulmuştur…

İskeletimizin bir yağlanma sistemi vardır ki, sırf bu sistemin detayları sayfalara sığmaz. Vücudumuzdaki her bir eklem kendisi için gerekli özellikteki yağlarla düzenli olarak yağlanmaktadır. Her hareket ettiğimizde birbiri üstünde hareket eden, sürtünen omurların aşınmasının disk denen dayanıklı kıkırdaklarla önlenmiş olması da yaratılış planımızın ayrı bir bölümüdür.

İskeletin harika yaratılışının çok az bir kısmını anlattığımız bu bilgiler bile Bakara Suresi 259. ayette “Kemiklere de bir bak…” denerek, niye gözlerimizin iskeletimize çevrildiğini göstermektedir. Bir çiğnemlik et, anne karnında kemiklere çevrilirken bu mükemmel yaratılış başlamaktadır. Daha sonra bu sistem kadar harika olan kas yapımız da yaratılacaktır.

Gerçekten de insanı karışımlı bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bu yüzden onu işiten ve gören yaptık. (76:2)

Meni denen karışımın bir gün işitebilmesi ve görebilmesi, gülmesi ve ağlaması, düşünmesi ve anlaması, çeşitli eserler oluşturması ve sanatsal zevklerinin olması ne kadar da mükemmeldir! İnsana bu özelliklerin verilmesi ne büyük armağandır! Ayet, karışımlı bir damla suyun bir gün gelip de işitici ve görücü olduğunu söylerken, becerinin bir damla suda değil, onun Yaratıcısında olduğunu vurgulamaktadır. Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması da anlamlıdır. Çünkü ceninde önce işitme organı kulak, sonra görme organı gözler oluşmaktadır. (Bir çok Kuran ayetinde “işitmeden ve görmeden” beraber bahsedilir. Bu ayetlerin hepsinde önce işitme, sonra görme geçmektedir. Hamileliğin 23. haftasında kulak gelişimini tamamlamıştır. Gözün hassas tabakası retina ise 25. haftada bile tam gelişmemiştir.) Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması bu noktaya işaret etmek için olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip, neyi arttırdığını bilir. O’nun katında her şey bir ölçü iledir. (13:8)

Kaynak :mucizeler.com

ÜÇ KARANLIKTA YARATILIŞ

Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılışdan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. (39:6)

Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin ani hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki 3 bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır:

1- Karın duvarı
2- Rahim duvarı
3- Amniyon kesesi

Kuran’ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu. Peki o zaman Kuran’ın anne karnındaki üç karanlığa işaret etmesi nasıl açıklanabilir? Hiç şüphesiz bu ifadeyi Kuran’ın indiği dönemin bilgi seviyesiyle açıklamaya olanak yoktur. Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekanda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.

Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C’lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur.

YARATILIŞTAN YARATILIŞA GEÇİŞ

Bu ayetin anne karnında, yaratılış aşamalarımızda içinde bulunduğumuz 3 farklı ortama veya 3 farklı yaratılış aşamasına işaret ettiğini düşünenler de olmuştur. Buna göre 3 karanlık şöyledir:

1. Fallop borusu: Spermle yumurta birleştikten sonra fallop borusu boyunca ilerler. Fallop borusu boyunca ilerleyen zigot bölünerek çoğalır.
2. Rahim duvarındaki bölge: Bu bölgede 51. bölümde işlediğimiz asılıp tutunma (alaka) aşaması geçirilir.
3. Amniyon kesesi: Ceninin etrafındaki içi özel bir sıvı ile dolu kesedir. Gelişimin geri kalan uzunca kısmı burada geçirilir.

Dıştan görünüşte bu karanlık mekanların farkları yok sanılır. Halbuki minik bir hücrenin boyutuna bölünüp bu mekanları gezebilsek, nasıl farklı mekanlar olduğunu gözleriz. Birinci karanlık mekan, hücreye göre dev karanlık bir tüneli hatırlatmaktadır. İkinci karanlık mekan ise ışıksız kapkaranlık bir ormanı. Üçüncü karanlık mekan ise ışıksız bir denizin altını andırır.

Görüldüğü gibi iç içe katman olarak karanlık mekanlar 3 kat olduğu gibi, sırasıyla geçilen karanlık mekanlar da 3 tanedir. Ayetin bu iki açıklamadan herhangi birine mi, yoksa her ikisine de mi işaret ettiğini Allah bilir. Bu karanlık mekanlardaki gelişimde geçirilen aşamaların tüm bilimsel kitaplarda 3’e ayrılıp incelenmesi de ilginçtir. Bu üç aşama şöyledir:

1. Pre-embriyonik aşama: Bu aşama birinci trimester olarak anılır. Hücreler çoğalırken 3 tabaka şeklinde organize olurlar, ilk iki haftayı kapsar.
2. Embriyonik aşama: Hücre tabakalarından temel organlar ortaya çıkmaya başlar. İkinci trimester olarak anılır. İkinci haftayla sekizinci hafta arasını kapsar.
3. Fetal aşama: Bu aşamada yüz, eller, ayaklar belirginleşir, insan dış görünümü ortaya çıkar. Üçüncü trimester olarak anılır. Sekizinci haftadan doğuma kadar olan safhadır.

Ayette işaret edildiği gibi yaratılışımız, bir yaratılış aşamasından diğer yaratılış aşamasına geçerek olmaktadır. Tüm aşamaların ortak özelliği her birinde yaratılışın delillerinin gözükmesidir.

Kitabımızın embriyolojiyle ilgili bu son bölümlerinde gördüğümüz bilgilere son yüzyılda ulaşılmıştır. Kuran’dan önce ve Kuran’dan sonraki bin yılda bu bilgilerin hiçbirine, Kuran dışında hiçbir kitapta rastlayamazsınız. Kuran, hem meninin karışımlı yaratılışına, hem de bu meninin az bir bölümünden yaratıldığımıza dikkatlerimizi çekmiştir. Kuran, anne rahmindeki gelişimde embriyoya, aldığı hallerden türeyen isimler takmıştır: Asılıp tutunan (alaka), bir çiğnemlik et (mudga) gibi. Böylece Kuran, ceninin aldığı hallerden çıkan bir terminoloji oluşturmuştur. Yine ilk önce kemiklerin sonra kasların yaratıldığını Kuran dışında ortaya koyan olmamıştır. Yaratılışın içindeki farklı karanlıklara Kuran dışında dikkatleri çekmiş bir kitaba da binlerce yıllık tarihte rastlayamazsınız.

Bilimsel bir bilgiyi ileri sürmek için her şeyden önce bilimsel bir altyapı gerekir. Var olan bir altyapı üzerinde diğer bilgiler yükselir. Ayrıca bu tarz bilimsel bilgiler için gelişmiş mikroskoplara da mikro kameralara da ihtiyaç vardır. Kuran’ın indiği dönemde ne bilimsel altyapının, ne mikroskobun, ne de mikro kameraların olduğunu kimse iddia edemez. Bu bilgilerin rastgele yapılan tahminlerle tutturulduğunu söylemeye de hiçbir vicdanlı insan kalkışamaz.

İnsanı gerçekten de en güzel biçimde yarattık. (95:4)
Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık.(95:5)

İnsan, en güzel biçimde, çok ince bir planla, birçok aşama arka arkaya getirilerek yaratılmıştır. Allah’ın bu mükemmel yaratışını unutup, vücudunu kendi eseri zanneden, bedeninin Yaratıcısını tanımayarak, isyana ve nankörlüğe kalkışan biri ise mükemmel yaratılışına rağmen aşağıların aşağısı olmaktan kurtulamaz.

Yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar: Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır? (52:35)

Kaynak:  mucizeler.com

PARMAK UÇLARINDAKİ KİMLİK

İnsan, kemiklerini kesin olarak biraraya toplamayacağımızı mı sanıyor? (75:3)
Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter. (75:4)

Peygamberimiz’in yaşadığı dönemin insanları için parmak uçları önemli bir şey ifade etmezdi. 1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi. Tarih boyunca yaşamış tüm insanların parmak ucunun farklı olduğunun anlaşılmasıyla, parmak ucunun adeta bir kimlik kartı olduğunun farkına varıldı. Daha sonra bu bilgi polis örgütlerince suçluların yakalanmasında veya tanınmayacak duruma gelmiş ölülerin tespit edilmesinde kullanılmaya başlandı.

Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Bu kimlik kartı asla sahtekarlık kabul etmez, elimizi değdirdiğimiz birçok eşyaya sahtekârlık kabul etmeyecek şekilde imzamızı atar. Hiç kimse de bu imzamızı taklit edemez. Bu mühürümüzün ne taklidi, ne de inkârı söz konusudur. Ömür boyu bu mührü hiç kaybetmeden yanımızda taşırız. Üst deri yanmalarından ve yaralanmalardan yaşlanarak vücudumuzun şekil değiştirmesine kadar tüm etkenler mührümüzün orjinalliğini bozmaz. İki santimetrekarelik bir alanda milyarlarca değişik deseni, silinmez çizgiler halinde bir mühür gibi işleyen Yaratıcımız ne kadar da büyük bir kudrete sahiptir.

Parmak ucumuzdaki bu kimlik kartımız, cenin henüz üç aylıkken anne karnında çizilir ve mezara kadar bizle gelir. Parmak ucunun şaşmaz bir kimlik kartı olmasının ötesinde vücudumuzdaki genetik bozuklukları da belirlemekte kullanılıp kullanılamayacağı üzerine çalışmalar vardır. Bizim saptamalarımıza göre bu çalışmalar, henüz bilimsel bir kesinlik ortaya koyacak düzeyde değildir, fakat parmak ucundaki çizgilerin öneminin şu anda bilinenden de daha fazla önemli olmasının olası olduğunu göstermektedir.

Kuran’ın indiği dönemde parmak ucu, önemsiz bir detay konumundaydı. Ahirette insanı yeniden yaratacak olan Allah’ın, parmak ucunun rastgele bir nokta değil, insanda önemli bir detay olduğuna işaret etmesi Kuran’ın bir mucizesidir. Yaratıcımız parmak ucunun bile önemsenmesi gerektiğinin dersini vermektedir.

PARMAK UCUNDAKİ DNA

Bu ayetin temel işaretlerinden biri parmak uçlarımızdaki izlerin özelliği olabilir. Tahminimizce ayetin diğer bir işareti de vücudumuzun her yerinde olduğu gibi, parmak uçlarımızda da vücudumuzun tüm özelliklerinin kodlu olmasıdır. Böylece ayette, yeniden yaratılışımızda vücudumuzun tüm detaylarının yaratılacağı söylendiği gibi, vücudumuzun parmak ucu gibi önemsiz gözüken bir noktasından tüm vücudumuzun yeniden yaratılabileceğine de işaret olabilir. Parmak ucunun burada örnek verilmesinin sebebi, parmak ucunun, vücudun geri kalan birçok bölümüne göre daha basit ve değersiz kabul edilmesidir. İnsanın en basit görünen parmak ucu bile içindeki DNA’sıyla aslında öyle bir bilgi bankasıdır ki, insanın sırf bu noktası alınarak bile tüm vücudu yeniden yaratılabilir.

DNA, kanaatimizce insanlık tarihinin en önemli keşiflerindendir. DNA’nın keşfiyle insan hücresini, ortası suyla dolu, etrafı zarla kaplı basit bir yapı zanneden zihniyet tamamen çöktü. Bu zihniyete göre detaylara inildikçe insanın yaratılışının basit olduğu anlaşılacaktı. Oysa hücrenin detaylı bir şekilde keşfedilmesiyle, detaylara inildikçe her şeyin nasıl kompleks bir şekilde planlandığı anlaşıldı.

DNA, üç milyar kodun arka arkaya gelmesinden oluşan bir şifreyi üzerinde taşır. Saç rengimizden, serçe parmağımıza kadar her özelliğimiz işte bu DNA’da kodludur. DNA’daki bilgileri yazılı hale getirmek istesek, bir milyon sayfadan oluşan yaklaşık bin ciltlik bir ansiklopedi dizisi elde ederiz. Üstelik DNA tüm bu bilgilerini 20 ile 80 dakika arasında kopyalama yeteneğine sahiptir.

Tek bir DNA’mızın bin ciltlik bilgi hazinesinde, vücudumuzun bütün özellikleri yazılıdır. En basit parçalarımızdan biri gibi gözüken parmak ucumuzu ele alsak, buradaki tek hücrenin DNA’sı, tüm vücudumuzun bilgisini verecektir. Yaratıcımız için tüm bu bilgiyi ele alıp bizi yeniden yaratmak çok kolaydır. İlk yaratma nasıl kendisi için çok kolay olduysa, bu yaratış da kendisi için öyle kolay olacaktır.

Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi, dedi ki: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek” (36:78)
De ki: “Onları ilk kez kim yarattıysa, yine O diriltecek. O her türlü yaratılışı bilendir.”(36:79)

HAVVA’NIN MİTOKONDRİYAL DNA’SI

Sizi bir tek benlikten yarattı, sonra ondan da eşini var etti…(39:6)

Mikroskobun geliştirilmesi sayesinde hücrenin analiz edilmesi mümkün oldu. Hücrenin iyice analiz edilmesi insan bedeninin daha iyi tanınması demektir. Erkeğin veya dişinin her birinin DNA’larında hem erkeğin, hem dişinin genetik kodu vardır. Bunun anlaşılması Hz. Havva’nın sırf Hz. Adem’in vücudundaki bilgilerle, Hz. İsa’nın sırf Hz. Meryem’in vücudundaki bilgilerle nasıl yaratıldıklarının daha rahat anlaşılmasını sağlar.

Gerek Tevrat, gerek İncil, gerekse Kuran tüm insanların bir erkek ve bir dişiden yaratıldığını öne sürer. Hücre üzerinde sürdürülen araştırmalarda elde edilen bulgular, kutsal kitapların bu tezini doğrular niteliktedir.

Vücudumuzdaki enerji, hücrelerin içindeki mitokondri denen boyutça küçük, işlevce büyük enerji santrallerinde üretilir. Bu mitokondrilerin, hücrenin çekirdeğinde biraz önce bahsettiğimiz DNA’dan ayrı, özel DNA’ları vardır. Farklı ırklardaki, farklı boylardaki, farklı kıtalardaki insanların hepsi hücrelerinde bahsettiğimiz mitokondriye ve mitokondrilerinde, mitekondriyal DNA’ya sahiptirler. Bu molekülün diğer hücre moleküllerinden farkı sadece ve sadece anne vasıtasıyla yavrusuna geçmesidir. Bahsettiğimiz tüm ayrı ırklardaki ve farklı özelliklerdeki insanların mitekondriyal DNA’larının incelenmesi sonucunda, tüm bu insanların ortak tek bir dişiden doğdukları anlaşılmıştır.

Bu, Kuran’ın tek bir çiftten (tek bir dişiden) yaratıldığımızı söyleyen tezinin bilimsel araştırmalarla doğrulanması demektir. Bu aynı zamanda Kuran’la aynı tezi savunan Tevrat’ın ve İncil’in de bu ortak görüşünün doğrulanması demektir. Bu insanların suni olarak çıkardıkları ırksal ayrımların, ne kadar gereksiz olduğunun, aslında tüm ırkların kardeş olduğunun bilimsel bir delilidir. Hücrenin mikro dünyasındaki bu buluş, dini, bilimi, insanların kardeşliğini savunan, ırkçılığa karşı fikirleri birleştirmektedir.

Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye sizi ırklara ve boylara ayırdık. Şüphesiz Allah’ın katında sizin en değerliniz, en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır.(49:13)

Kaynak: mucizeler.com

TOPRAK VE SUDAN YARATILMA

İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.(23:12)

O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır. (32:7)

Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir…(30:20)

Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Efendin her şeye gücü yetendir.(25:54)

Kuran, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip toprak ve suyun bileşiminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır.

İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyonlar yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin ilerlemesiyle; hem toprağın, hem de insan vücudunun analitik incelemesi yapıldı. Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlaşıldı. Bu maddeler alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur. Amerika’daki bir kimya bürosunun yaptığı analize göre insan vücudunun %65’i oksijen, %18’i karbon, %10’u hidrojen, %3’ü azot, %1.5’u kalsiyum, %1’i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir. Yaratılış denilen Allah’ın muhteşem sanatı işte bu cansız, şuursuz atomları belli bir şekilde birleştirip insanı meydana getirmektedir. Bu maddeler sırf ham madde olarak çok düşük değerlere alıcı bulmaktadır. Oranlarını verdiğimiz temel maddelerin New York Borsasındaki değeri 4.5 Dolar’dır. Evet, tam tamına 4.5 Dolar. İşte insanın temel malzemesinin fiyatı. Allah 4.5 Dolar’lık malzemeden insan mucizesini yaratmaktadır. Görülüyor ki beceri, bu 4.5 Dolar’lık malzemede değildir. Bütün övgü, bu ham maddeleri de, bu ham maddelerden insanı da yaratan Allah’adır.

Övgü Alemlerin Efendisi Allah içindir.(1:2)

TOPRAĞIN ÖZÜ

Müminun Suresi 12. ayette dendiği gibi insan bir “özden” yaratılmıştır. Allah topraktaki elementleri, çok ince bir şekilde ayarlayarak insanı yaratmıştır. İnsan vücudunda gerekli her element belli değer aralıklarında var olabilmektedir. Bu değer aralığından sapmalar olduğunda hastalıklar, ölümler ortaya çıkabilir. Vücutta baştan bu maddeler dengeli bir şekilde dağıtıldıkları gibi, vücut sonradan bu maddeleri dengeli bir şekilde kullanacak, fazlalıkları dışarı atacak biçimde de yaratılmıştır. İnsan vücudunda yaklaşık 2 kg kalsiyum vardır. Eğer bu kalsiyum azalırsa bir elmayı ısırmamız dişlerimizin parçalanmasıyla sonuçlanabilir. Vücudumuzun 120 gr kadar potasyuma ihtiyacı vardır. Bu maddenin eksikliği kas ağrıları, kramplar, yorgunluk, bağırsak rahatsızlıkları, kalp çarpıntısı olarak kendini gösterir. Çinkoya olan ihtiyacımız ise sadece 2-3 gr kadardır. Bu düşük miktarın eksikliği hafıza kaybı, cinsel yetersizlik, hareket gücünün azalması, koku ve tad alma duyusunun zayıflamasıyla kendini gösterir. 100 mikrogramlık selenyumun eksikliği kas zayıflığı, kalp ve damarlardaki esneme kabiliyetinin bozulmasıyla kendini gösterir…

Tüm bu veriler bize Allah’ın insanı topraktan rastgele yaratmadığını, aynı ayette söylendiği gibi; toprağın içindeki elementleri belli ölçüyle belirleyerek insanı toprağın belli bir özünden yarattığını göstermektedir. Görüldüğü gibi Kuran’da hiçbir kelime boşu boşuna geçmemektedir.

İnsan vücudundaki bu elementlerin incelikle ayarlanması Allah’ın mükemmel tasarımcılığını gözler önüne sermektedir. Secde Suresi’nde Allah’ın güzel yaratışına dikkat çekilmektedir. Gerçekten de çamur gibi basit görünümlü bir maddeden insan gibi bir eserin yaratılması Allah’ın delillerindendir. Nitekim Rum Suresi’nin 20. ayeti topraktan yaratılışın Allah’ın delillerinden biri olduğunu vurgulamaktadır.

SU NASIL CANLANIYOR?

… Her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı? (21:30)

Allah hareket eden her canlıyı sudan yarattı.(24:45)

Furkan Suresi’nde insanların, Enbiya ve Nur Sureleri’nde ise tüm canlıların sudan yaratıldıkları söylenmektedir. Su, biyolojik olarak yaşayan maddenin temel unsurudur. İnsan hücrelerden oluşmuştur. Hücreleri incelediğimizde % 60 ile % 80 arasında sudan oluştuğunu görürüz. Temel maddesi su olan hücre, canlı bir maddedir. Canlılığın temeli olan su olmadan canlılık mümkün değildir.

Suyu incelediğimizde suyun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana geldiğini görürüz. Kimyasal olarak her özelliği mükemmel ayarlanmış olan su, tamamen cansız olan, %99’u boşluk olan atomlardan oluşur. Nasıl oluyor da %99’u boşluk olan cansız atomlardan oluşan sudan yaratılan hayvanlar, insanlar canlanıyorlar? Bu noktayı iyice düşünen, becerinin cansız atomlarda değil, bu cansız atomları canlandıran Allah’ta olduğunu anlar.

O Allah’tır. Yaratandır, kusursuzca var edendir, biçim verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nu yüceltir. O üstündür, bilgedir. (59:24)

Kaynak:  mucizeler.com

İbn Rüşd

 

İbn-i Rüşt

İbn-i Rüşd ( Arapça: ابن رشد; Künyesi Ebū ‘l-Velīd Muḥammed ibn Aḥmed ibn Muḥammed ibn Rüşd ابوالوليد محمد بن احمد بن محمد بن رشد; Latince: Averroes, d. 1126 – ö. 10 Aralık 1198), Endülüslü-Arap felsefeci, hekim, fıkıhcı, matematikçi ve tıpçı. Kurtuba‘da doğdu ve Marakeş, Fas‘ta öldü. İbn-i Rüşd’e göre biricik filozof Aristo‘ydu.

Önemi

İbn-i Rüşd en çok Aristo‘nun eserlerinden yaptığı, bugün Batı’da pek çoğu unutulmuş, tercüme ve şerhleriyle ünlüdür. 1150‘den önce Avrupa‘da Aristo’nun eserlerinin birkaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı. Batı’da Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn-i Rüşd’ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latince’ye tercümesiyle başlamıştır.

İbn Rüşd’ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği “Politika” dışında bütün eserlerine şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn Rüşd’ün düşünceleri, Hıristiyan skolastik gelenekten, Aristo’nun mantık çalışmalarına değer veren [Brabant'lı Siger], Thomas Aquinas ve (bilhassa Paris Üniversitesi‘ndeki) diğerleri tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolastik filozoflar, ona ismi yerine “Şârih” (Yorumcu) ve Aristo’ya da “Filozof” diyecek yüksek derecede önem veriyorlardı. İslam dünyasında bir okul bırakmamış ve ölümü Endülüs‘teki serbest düşünce hayatının gurubunu işaret etmiştir.

Edebiyatta İbn-i Rüşd

Orta Çağ‘ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü, Dante İbn Rüşd’ü İlahi Komedya‘da diğer büyük pagan filozoflarla beraber, “iltifatın üne borçlu olunduğu” Limbo‘da öne sürmüştür

Bazı eserleri

Felsefe üzerine iki eseri vardır;

  • Tehafütü’t Tehafüt
  • Makela fı’l Mizac

Kaynak: Vikipedi

Abbas Kasım İbn Firnas

Abbas Kasım İbn Firnas (810- 888), Berberi gökbilimci ve şair, İslam bilgini.

Tarihî kaynaklar Endülüslü Firnas’ın da uzun çalışmalar sonunda yeni bir keşifte bulunup bir cihaz yaptığını, üzerine kumaş geçirip kanat yerine büyük kuş kanatları taktığını ve bu âleti çalıştırarak havalanıp uçtuğunu kaydeder. Üstelik havada uzun süre kuşlar gibi süzüldüğünü, daha sonra da yavaşça yere indiğini söyler.İbn-i Firnas’ın bu başarısı Batı’da uçak yapıp uçmayı başaran Wright Kardeşler‘den 1023 yıl öncesine rastlamaktadır.

Diğer çalışmaları

İbn Firnas’da birçok alanda çalıştı, kimya, fizik, astronomi okudu. Astronomi tabloları hazırladı, şiir yazdı, el-Makata adlı saati tasarladı.

Kumdan cam imalatını icad etti ve ayrıca kaya kristallerini kesme yöntemini geliştirdi. O zamana kadar sadece Mısırlılar kristal kesmeyi biliyordu. Bundan sonra, İspanya Mısır’dan kuartz ihracını bıraktı.

Güneş ve gezegenleri hareket halinde gösteren bir Plenatarium da yapmıştı. Bilgin bu cihazla yıldızlarla birlikte bulutu ve şimşekleri de inceliyordu.

Ünlü bilgin ayrıca kendisine has metodlarla bir kısım taşlardan mükemmel cam imal etme usûlünü keşfetmiş, cam sanayiinin de öncüsü olmuştu.

Ayrıca düzeltme kabiliyeti olan camı keşfederek gözlüğün mucidi olduğu kabul edilir.

Bilgin İbn-i Firnas’ın aynı zamanda İslâm musıkîsinin İspanya’da topluma mal edilmesini sağlamıştır.

Libya‘da onun onuruna posta pulu basıldı.Irak’ta Bağdat Uluslararası Havaalanı‘nda onun anısına bir heykel dikildi.Bağdat’ın kuzeyinde İbn Firnas Havaalanı‘na onun adı verildi.Ay üzerinde güneybatıda King ve Ostwald Kraterlerine yakın bir yerde 89 km çapındaki bir kraterin adı Abbas Ibn Firnas Krateri diye isimlendirildi.

Görüşler

Prof. Dr. Philip Hitti ‘Arap Tarihi’ adlı eserinde şöyle der: İbn Firnas insanlık tarihinde ilk defa bilimsel uçma girişiminde bulunan kişidir.

Alman bilim tarihi araştırıcısı Sigrid Hunke, İbn- i Firnas’ın yaptığı bu uçakla İkaros‘un rüyasını gerçekleştirdiğini dile getirmektedir.

Prof. Dr. Osman Turan da İbn-i Firnas’ın İslâm medeniyetinde modern havacılığın öncüsü olduğunu dile getirdikten sonra şöyle bir tesbiti de ilâve etmektedir: Daha doğrusu şu dünya tarihinde ilk defa uçmayı gerçekleştiren, uçak yapan bir Müslümandır.

Kaynak: Vikipedi

Farabi

Farabi
Farabi tasvirli İran'a ait bir pul

Farabi tasvirli İran’a ait bir pul
Mahlas Farabi(Farablı)
Doğum 870
Farab, Kazakistan
Ölüm 950
Şam, Suriye
Etnik köken Türk yada Fars
Meslek Yazar, Filozof

Kazakistan Banknotu ve Farabi

Farabi ( Farsça: فارابی, Arapça: أبو نصر محمد الفاراب Abū Nasr Muhammad al-Fārāb), (d. 870 Farab – ö. 950 Şam), İslam felsefecisi. İbni Ebi Üseybia, Şemseddin eş-Şehrezûrî‘ye dayananlara göre Fars kimilerince de Farabi’nin El-Türkî nisbesini ilave ederek hareketle Türkî ailenin çocuğu olduğunu iddia eden İbni Halikan‘a dayanarak Türk olduğunu söyleyenler de vardır. 14. yüzyıl tarihçilerinden İbn Kesir, Farabi’nin Türk filozof olduğunu belirtmektedir.

Asıl adı:Muhammed bin Tarhan bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında “Alpharabius” adıyla anılan Farabi, Farab (Otrar kenti)’da doğduğu için Farabi (Farablı) diye anılır. İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu.

Farabi’yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn bu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi’nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi’yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.

Aristotales’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.

Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.

Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.

Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır.

Bazı Eserleri

  • Et-Ta’limü’s-Sanî ve İhsâu’l-Ulûm(İlk İslam Ansiklopedisi)
  • El-Medinetü’l-Fazıla (Fazilet Şehri:Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap)
  • Es-Siyaset-ül Medeniyye
  • Risale fi Ma’anii’l-Akl(Aklın Anlamları)
  • İhsa el-Ulûm musiki el-Kebir (Büyük Müzik Bilimlerin Sayımı)
  • Kitâb El Mûsikî El Kebir Kitāb al-Musiqā al-Kābir
  • Kitâb Fi’l Mûsikî
  • El Müdhal Fi’l-Mûsikî
  • Kitâb Ustukısat
  • İlm El-Mûsikî
  • İhsa’el-Ulûm
  • Kitab Fi’lhsâ’el-İkâ
  • Kitabü’l-Mûsiki
  • Kitâb At Advar
  • Kitabül-Farab

Kaynakça: Vikipedi

El-Harezmi

 

El-Harezmi
Matematik, astronomi ve coğrafya bilgini.

Matematik, astronomi ve coğrafya bilgini.
Doğum 780 civarı
Harezm
Ölüm 835850 arası
Bağdat, Irak

Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harezmi ((Farsça: خوارزمی – xarazmi, Arapça: أبو عبد الله محمد ابن موسى الخوارزمي Abū Abdullāh Muhammad ibn Mūsā al-Khwārizmī), matematik, gökbilim ve coğrafya alanlarında çalışmış bir bilimadamıdır. Fars[1][2] veya Türk[3][4][5] olduğu düşünülmektedir. 780 yılında Harzem bölgesinin Hive şehrinde dünyaya gelmiştir. 850 yılında Bağdat‘ta vefat etmiştir.

Hayatı

Ebu Abdullah Muhammed bin El-Harezmi 780 yılında Özbekistan’ın Karizmi kentinde dünyaya gelmiştir. Horasan bölgesinde bulunan Harezm‘de temel eğitimini alan Harezmi, gençliğinin ilk yıllarında Bağdat’taki ileri bilim atmosferinin varlığını öğrenir. İlmî konulara doyumsuz denilebilecek seviyedeki bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat‘a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan Abbasi halifesi Mem’un Harezmi’deki ilim kabiliyetinden haberdar olunca onu kendisi tarafından Eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Eski Hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesi’nin idaresinde görevlendirilir.

Cebir

Cebir sözcüğü de Harezmi’nin “El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele” (Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap) adlı eserinden gelmektedir. Bu eser aynı zamanda doğu ve batının ilk müstakil cebir kitabı olma özelliğini taşımaktadır.

Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin kullanıldığını saptamıştır. Harezmî’nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latince’ye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır, 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur. Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı kitabı, matematik tarihinde, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yer aldığı ilk eserdir. Bu nedenle Harezmî (Diophantus ile birlikte) “cebirin babası” olarak da bilinir. İngilizcedeki “algebra” ve bunun Türkçedeki karşılığı olan “cebir” sözcüğü, Harezmî’nin kitabındaki ikinci dereceden denklemleri çözme yöntemlerinden biri olan “el-cebr”den gelmektedir.[kaynak belirtilmeli]

Coğrafya

Coğrafya alanında da tanınmış biridir ve coğrafya alanında birçok araştırmalar yapmıştır. Dağlar ve kum yuvaları konusunda ölçüm ve hesapları bulunmaktadır.

Bazı Eserleri

Matematik ile ilgili eserleri
  • El- Kitab’ul Muhtasar fi’l Hesab’il Cebri ve’l Mukabele
  • Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind
  • El-Mesahat

Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin (bkz. onluk sistem) kullanıldığını saptamıştır. Harezmî’nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latinceye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur.

Astronomi ile ilgili eserleri
  • Zîc-ul Harezmî
  • Kitab al-Amal bi’l Usturlab
  • Kitab’ul Ruhname
Coğrafya ile ilgili eserleri
  • Kitab surat al-arz
Tarih ile ilgili eserleri
  • Kitab’ul Tarih

Kaynakça: Vikipedi

Zerkali

Zerkali veya tam adıyla Ebu İshak İbrahim el-Zerkali, (Latince’de Arzachel) (d. 1029 – ö. 1087), Endülüs asıllı Arap astronom.

Toledo‘da bir rasathane kurdurmuş ve 1061-1087 yılları arasında burada yaptığı çalışmaları bir kitapta toplamıştır. Bu kitap daha sonra Alfonso Tabloları adıyla anılan eserlerin yapılmasına öncülük edecekti.

Zerkali, Endülüs’de yetişen ünlü astronomi alimlerinden. İsmi, İbrahim bin Yahya et-Tecibi en-Nekkaş olup, künyesi Ebu İshaktır. Zerkali diye Ünlü oldu. 1029 senesinde Tuleytula şehrinde doğdu. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda din ve fen ilimlerini öğrenen Zerkali, astronomi ilminde söz sahibi oldu. Astronomi çalışmalarını ve rasadlarının çoğunu Tuleytulada yaptı. Ömrünün sonuna doğru Kurtubaya yerleşti ve 1087 senesinde burada vefat etti.

Zerkali, ilk defa Batlamyus‘un aksine dünyanın gerçek yörünge noktası hareketini ve güneşin tadil merkezinin asırlık değişikliğe bağlı olduğunu keşfederek kanuna bağladı. Hâlbuki, Batlamyus, güneş sisteminin yörünge noktasını sabit ve ta’dil merkezini de değişmez kabul etmişti. Güneşin yörünge noktasını 12 saniye kadar doğru bir yön, yani doğudan batıya doğru bir değişiklik vererek güneş için yeni bir teori ortaya atıp değişim merkezindeki düzensizliği de ortadan kaldırdı.

Batlamyus kuramında, Güneşin Yerden en uzak konumu olan günötenin durağan olduğu benimsenmiş ve gözlemlerin bildirdiği farklı veriler gözlem hatalarıyla açıklanmıştı. İslâm Dünyasında Sâbit ibn Kurrâ, bu görüşten kuşku duymuş ama bunun yerine daha doyurucu olan başka bir görüş koyamamıştı. Zerkâlî ise, günöte noktasının durağan olmadığını ve yılda 12 saniyelik bir açıyla Batıdan Doğuya doğru yer değiştirdiğini öne sürmüştür; ona göre, bu yer değişikliğini, Güneşin yörünge merkezinin bir çember üzerinde dolandığını varsayarak açıklamak mümkündür. Böylece Zerkâlî, Batlamyus kuramının doğruluğu konusundaki kuşkuların güçlenmesine neden olmuştur.

Zerkali, Tuleytula adıyla Ünlü olan ilk astronomi cetvellerini düzenledi. Güneş, gezegenler ve diğer yıldızların hareketlerini ilgilendiren bu cetveller, kısa zamanda Avrupanın her tarafında kullanılmaya başlandı. Sabır ve dikkatle incelemeler yapan Zerkali dünyanın güneşe olan uzaklığını hesapladı. Ayrıca bu mesafeyi güneş yörüngesine dayanan gün dönümleri ile gece ve gündüz eşitliğinin prestesyonuna intibak ettirebilmek için Tuleytulada 402den fazla gözlem yaptı vepresesyon vüsatini de aynı tarzda doğru olarak hesapladı.

Zerkalinin hazırladığı Ziyc, 1450 senesinde birçok eksikliklerle Latinceye tercüme edildi. Bu tercümenin bir nüshası Paris Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu Ziyc, kendisinden sonra yapılan bütün ziyclere esas oldu. Tercümenin önsözünde trigonometri cetvellerinin nasıl çıkarıldığı konusunda bilgi verilmiş ve buna bir de sinüs cetveli ilave edilmiştir. Eserde ayrıca 35 sabit yıldızın kataloğu ile beraber meyil cetvellerine yer verilmiş ve Safiha Usturlabı hakkında açıklamalar yapılmıştır.

Zerkali çalışmalarında usturlab kullanmıştır. Batıda Zerkali Safihası adıyla Ünlü olan alet Afaki bir şekilde, her yerin ufkunu temsil edecek surette ufuk dairesi hareketli yapılmış, menazıri usul ile ayın tutuluş durumu resimlenmiş, dairevi ve safihadan ibarettir. Bu aletin özelliklerinden bahseden Zerkalinin risalesi, Kitab-ül Amel Bis-safiha ez-Ziciya, Latince, İbranice ve diğer dillere tercüme edilmiştir. Bir örneği Paris Kütüphanesinde mevcut olan alet hakkında Mirim Çelebi, Sultan İkinci Bayezid Hanın emriyle Farsça mükemmel bir eser yazmıştır.

Kaynak: Vikipedi

Takiyüddin

 

Takiyüddin’in rasathanesi – III. Murat’a sunulan “Şehinşahname”‘den minyatür

Takiyüddin ibn Manıf (Osmanlıca: تقي الدين محمد بن معروف الشامي السعدي ; İngilizce: Taqi al-Din) (d. 1521 – ö. 1585), Arap asıllı Osmanlı gökbilimcisi, mühendisi ve matematikçisi.

Hayatı

1521 yılında Şam‘da doğdu. Eğitiminden sonra Tennis kadılığına atandı. Kadılığı sırasında yaptığı gözlemler ile ün kazandı. 1571‘de Mustafa Çelebi‘nin ölümünden sonra II. Selim tarafından saray müneccimbaşılığına atandı. 1574 yılında Galata Kulesi’nde gözlem çalışmalarına başlamıştır. Hoca Saadettin ve Sokullu Mehmet Paşa‘nın desteği ve padişah III. Murat‘ın fermanıyla 1577 yılında Tophane sırtlarında Takîyüddîn’in yönetimi altında bir gözlemevi (rasathane) kurulmuştur.Ekliptik ile ekvator arasındaki 23° 27′ lik açıyı, 1 dakika 40 saniye farkla 23° 28′ 40″ şeklinde bularak o tarihte ilk defa gerçeğe en yakın ve doğru dereceyi hesaplamıştır.

Takiyüddin’in eserlerini muhafaza çalışmaları

Takiyüddin’in 1551’de tasarladığı buhar türbini.

Takiyüddin’e ait el yazmalarının bir bölümü Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nde bulunmaktadır. Enstitü’nün UNESCO’yla (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Organizasyonu) birlikte yürüttüğü “Memory of the World” projesi çerçevesinde, Takiyüddin’e ait el yazmalarının da içinde bulunduğu 821 Türkçe, 414 Arapça ve 102 Farsça, toplam 1337 eser mikrofilmleri çekilerek CD- Rom üzerinde kataloglanmaktadır. Takiyüddin’in diğer eserleri başka kütüphanelerin raflarındadır.

Kaynakça Vikipedi

Piri Reis

Piri Reis, Ahmet Muhiddin Piri, Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani (1465-70, Gelibolu – 1554, Kahire), Osmanlı denizcisi ve kartograf. Amerika’yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.

Yaşamı

Piri Reis’in ilk dünya haritasının bir parçası

Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhiddin Piri’nin ailesi Fatih Sultan Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman ülkesinden İstanbul‘a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul‘da yaşamış, sonra Gelibolu‘ya göç etmiştir. Piri Reis’in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis‘tir.

Piri denizciliğe amcası Kemal Reis‘in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz’de korsanlık yaptılar; Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486’da Endülüs‘te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata‘da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti’nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis’i Osmanlı Bayrağı altında İspanya‘ya gönderdi. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya’dan Kuzey Afrika’ya taşıdı.

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid‘in Akdeniz’de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine 1494’te amcası ile birlikte İstanbul‘da padişahın huzuruna çıktı ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.

Piri Reis, Osmanlı Donanması’nın Venedik Donanması’na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Piri Reis, 1495-1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz’de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde Rodos adası

Piri Reis, 1511’de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu’ya yerleşti. Barbaros Kardeşler‘in idaresi altındaki donanmada halaoğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz’de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu’da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika‘nın batısı ile yeni dünya Amerika‘nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan, Kristof Kolomb‘un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.

Barbaros Kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika’da fetihler yapmışlardı. Piri Reis, Oruç Reis’in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim‘e gönderildiğinde Yavuz’un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Piri Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul‘a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire‘ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatı buldu.

Piri Reis, İskenderiye‘nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve “Dünya ne kadar küçük…” demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve “biz doğu tarafını elimizde tutacağız..” demiştir.. Padişah, daha sonra 1929’da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu‘nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir.

Piri Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu’ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye’de bir araya getirdi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Piri Reis, 1523’deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması’na katıldı. 1524’de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa‘nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525’da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye’sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni’ye sundu.

Piri Reis’in 1526’ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye’den izlenebilir. Piri Reis, 1528’de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.

1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Piri Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alan Piri Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros’un 1546’da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi‘ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.

İdamı

Mısır Kaptanı Piri Reis 1552’de Umman ve Basra üzerine 30 gemiyle çıktığı seferde, Hürmüz Kalesi’ni kuşatmıştı. Portekizlilerden aldığı haraç karşılığı kuşatmayı kaldırdı ve donanmasıyla Basra‘ya döndü. Tamire muhtaç donanmayı orada bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır‘a döndü, gemilerden birisi yolda battı. Donanmayı Basra’da bırakması kusur sayıldığı için Mısır’da hapsedildi. Basra valisi Kubat Paşa’ya ganimetten istediği haracı vermemesi, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın politik hırsı yüzünden hakkında padişaha olumsuz rapor verildi ve dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman‘ın fermanı üzerine 1554’te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis’in terekesine devletçe el konuldu.

İdamı ile ilgili iddialar

Piri Reis’in idamında Hürrem Sultan‘ın rolü olduğu hakkında bir rivayet vardır. Hürrem Sultan’ın Kırım’dan Kemal Reis ve Piri Reis’in gemisi ile İstanbul’a getirildiği iddia edilir. Piri Reis’in dünya haritasının parçası Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nde bulunmuştur. Hürrem Sultan’ın Piri Reis’in başarısının önüne geçmek için dünya haritasını parçaladığı ve parçaların Rusya’ya gönderildiği ve ardından Kanuni’nin aklına girerek Piri Reis’i idam ettirdiği iddia edilir.

Başlıca eserleri

Kaynak: Vikipedi

Nureddin Batruci

Nureddin Batruci (Tam adı: Cafer Nureddin Ebu İshak el-Batruci el-İşbili), Modern astronominin kurucusu sayılan bilim adamı.

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat, Endülüs bölgesi‘ndeki Kurtuba‘nın kuzeyinde bulunan Pedroches şehrinde doğduğu tahmin edilmektedir. İspanya‘daki İşbil‘de (bugünkü adıyla Seville) yaşadığı için, ‘El İşbili’ künyesini kullanmıştır. Avrupalılarca daha çok Latince‘ye geçmiş ismi olan Alpetragius olarak bilinir. 1217 yılında ölmüştür.

El-Batruci, döneminin ünlü bilginlerinden olan İbn-i Tufeyl‘in öğrencisiydi. Tarih ve astronomiye ilgi duymuş, astronomiyi El Bettani, Ez Zerkali ve Cabir bin Eflah‘ın eserlerinden tahsil etmiştir. El-Batruci’nin tek bilinen kitabı Arapça olarak yazdığı Kitab Fi’l Hey’e (Astronomi Prensipleri)’dir. 1185 yılında yazımını bitirdiği bu eserin tesiri asırlarca devam etmiş, Hıristiyan ve Yahudi bilimadamları tarafından kaynak eser olarak kabul edilmiştir. Bu Hıristiyan bilimadamlarının arasında Kopernik de geçmektedir.

kaynak: Vikipedi

Nasîrüddin Tûsî

 

Nasîrüddin Tûsî
Tûsı (İran'ın 5 riallık posta pulu, 1956)

Tûsı (İran‘ın 5 riallık posta pulu, 1956)
Doğum 18 Şubat 1201
İran
Ölüm 26 Haziran 1274 (73 yaşında)
İran

Nasiruddin Tusi, 1201 ile 1274 yıllarında yaşamış Fars bilgin[8] islam filozofu. Sözkonusu dönem, Moğol istilası sebebiyle Bağdad‘da, bir yandan karanlık bir dönem bir yandan da önemli düşünce okullarının kurulduğu ve islam bilim kurumlarının açıldığı bir dönem oldu. Nasîrüddin Tûsî’de bu dönemde yetişmiş Şiî dünyasının tanınmış bir bilgesi olmuştur.

Yaşamı

Nasîrüddin Tûsî, babasının ve dayısının etkisiyle erken yaşlardan itibaren kelâm, felsefe ve matematik ile ilgilenmeye başladı. Felsefi gelişmesinin belirli bir evresinde İbn-i Sina‘nın İşârât‘ını okudu ve uzun yıllar bu metinle uğraştı. Bu uğraşmaların ardından en önemli eserlerinden biri sayılan Şerh-i İşârât´ı kaleme aldı.

Tûsî çifti.

Kemalûddin Hâsip‘ten matemetiği ve Burhanüddin Hamedanî‘den hadisleri öğrendi. Pek çok bilgi dalıyla ilgilendi ve derinleşmeye çalıştı; tanınmış bilginler yetiştirdi (Allâme Hillî, Kutbüddin Şirvanî gibi).İsmaili mezhebinden ve edebiyat, tasavvuf ve felsefe ilgilisi Nasîrüddin Ebu’l-Feth b.Mansûr‘nin meclisinde yer aldı. Abbasi halifesi El-Mûtasım‘ı öven bir kaside yazdıktan sonra araları açıldı ve sürgüne gönderildi.

Hassan Sabah’ın yedinci halefi Khudavend Alaüddin aracılığıyla Alamut kalesinde saklandı. Daha sonra, 1247’ye kadar, yarı tutuklu olarak Meymûn Daye kalesinde tutuldu. Moğolların kaleleri ele geçirmesiyle serbest kaldı. Moğol hükümdarı Hülâgu’nun müşaviri olarak görev aldı ve bütün bilimsel ve felsefi çalışmalarında ondan destek aldı. Ünlü Marâgâ Rasathanesini bu sırada kurdu ve bu kurum en büyük islam bilim kurumlarından biri olarak yer aldı. Rasathanenin yanında büyük bir kütüphane kurulması da gerçekleştirildi, burada dört yüz bin kitabın toplandığı sanılmaktadır. Hûlagü han bir yandan Bağdadı yakıp yıkan bir yandan da orada yeniden bilim kurumlarının kurulmasını destekleyen kişi oldu. Daha sonraki hükümdar Abaka Han tarafından da destek gördü ve yaşlılığında bu destek sayesinde önemli eserlerini üretti.

Felsefesi

Nasîrüddin Tûsî, islam felsefesinde yeni bir felsefe ekolü ortaya koymamıştır, ancak yine de felsefi çalışmaları derinlik ve kapsamıyla etkili olmuş bir bilge olarak yer edinmiştir. Daha çok meşşai filozoflarının yolundan gitmiş olduğu söylenebilir, onların felsefi tezlerini Şiiliğin prensiplerine uyarlamaya çalıştı. İslam dünyasında ilk defa bir sistematik etik kitabını yazan kişi oldu. Sisteminde Aristoteles‘in ahlak ilkeleriyle Gazâli‘nin mistik ve tasavufi ahlak düşünceleriyle bir arada değerlendirmeye çalıştı. Bir tür sentez arayışında oldu. Bu ahlak felsefesinin bir bölümünü de eğitim konusundaki düşünceleri oluşturmaktadır. Ona göre çocuğun doğumundan itibaren ona uygun bir ad verilmeli (çünkü adlar kader üzerinde etki yapar), iyi bir sütanneye sahip olmalı ve yetişme döneminde çocuk kötü huy edineceği ortamlardan korunmalıdır. Bu süreçte ona aklını kullanmasını ve akıl yoluyla elde edilen erdemleri sevmesini öğretmek gerekir. Arzularına hakim olmanın ve kendini tutmanın bir erdem olarak öğretilmesi gerekir. Bundan sonra ise çocuk hangi sanata ya da ilgiye yetenekli ise ona yönlendirilmeli ve özendirilmelidir.

Kitapları

  • Şerh’i İşârat (temel felsefe kitabı, 20 yılda hazırlanmış)
  • Zic-i İlhânî (astronomi hakkında)
  • Tecrid-ül-akâid (kelam kitabı)
  • Tezker-i hayat
  • Tahrir-i Öklides
  • Tahrir-ül-Macestî
  • Esas-ül-iktibas (Mantık kitabı)
  • Esraf-ül-eşraf
  • Ahlak-ı Nâsırî
  • Fusul
  • El-Mesail El-Hayriyat
  • Bahnâme (Tıp bilimi kitabı)

Kaynak: Vikipedi

Abdurrahman el-Sufi

Abdurrahman el-Sufi (Farsça عبدالرحمن صوفی; d. Aralık 903 – ö. 25 Mayıs 986), Farisi gökbilimci. Ayrıca Abdurrahman es-Sufi, Abdülrahman Ebu el-Hüseyin, Abdülrahman Sufi, Abdurrahman Sufi ve batı dünyasında Azophi olarak da bilinir; ay krateri Azophi ve küçük gezegen 12621 Alsufi onun adına isimlendirilmiştir.

Biyografi

Gökyüzündeki Takımyıldızların Tarifi’nden Yay takımyıldızı.

Ebu’l-Hüseyn Abdurrahman b. Ömer b. Muhammed b. Sehl el-Sufi. 903 de Iran in Rey sehrinde’de doğdu.İran İsfahan‘da Emir Adud ad-Daula‘nın sarayında yaşamış, Batlamyus‘un Almagest’inden yararlanarak hazırlamış olduğu yıldız kataloğu ile tanınmıştır. Bu katalogda, kırk sekiz yıldız takımında bulunan yıldızlar tanıtılmış, bunların gökyüzündeki konum ve parlaklıkları bildirildikten sonra, Almagest’te geçen yıldız isimlerinin Arapça karşılıkları verilerek, bu konuda Arapça’daki önemli bir boşluk doldurulmuştur. Abdurrahman el-Sufi’nin önerdiği terimler, daha sonra Doğulu ve Batılı gökbilimciler tarafından kullanılmış ve bunlardan 94’ü modern gökbilim literatürüne girmiştir.Batı literatüründe adı, farklı telaffuzun bir sonucu olarak Azophi, İlbermosofim, Jeber Mosphim, Abuhassin gibi çeşitli şekillerde kaydedilmektedir.

Abdurrahman el-Sufi’nin gök cisimlerinin uzaklığını ölçmek için kullandığı rumh = 14B = Andromedae ve Pegasi‘nin uzaklığı; zira’ = 1 /6 rumh = ZB 20; şibr 113 zira'; esba = 1/32 zira’ gibi birimler, uzaklıkların belirlenmesinde çok sağlıklı bir şekilde kullanılmıştır.

Abdurrahman el-Sufi, her yıldız takımının bir defa gökyüzünde görüldüğü, bir defa da gök küresinde görüleceği tarzda resmini çizmiş, daha sonra her yıldızın boylam, enlem, büyüklük ve rengini vererek yıldız kümelerine göre bir cetvel katalog meydana getirmiştir. Bu yıldız cetvelinin başlangıcı, İskender takviminin 1276 yılının ilk günüdür Hicri 20 Ramazan 353 Miladi Takvim 30 Eylül 964.

Boylamları, Batlamyus‘un bulduğu boylamlara 66 yıl için 1 derece olmak üzere, toplam 42 derece 41 dakikalık bir sabit miktar ekleyerek bulmuştur. Hâlbuki Halife Me’mün zamanında “zicü’l-mümtehan’ın hazırlanmasında kullanılan Batlamyus‘un cetveli, Menelaos‘un verdiği değerlere 100 yıl için 1 derece eklenerek düzenlenmişti. Batlamyus‘la başlayan kozmografik haritalar hazırlama geleneğinin Abdurrahman el-Sufi’den geçerek çağımıza kadar ulaştığı kabul edilmektedir.

Abdurrahman el-Sufi’nin astronomi aletlerinin ve enstrümantal tekniklerin geliştirilmesinde de önemli yardımları olmuştur. İbnü’l-Kıfti, 1043 tarihinde, onun tarafından yapıldığı rivayet edilen üç bin dirhem (10 kg. kadar) ağırlığında gümüş bir gök küresinin Kahire‘de bulunduğunu kaydetmektedir. 0 yaptığı düzenlemelerle usturlapların ölçme hassasiyetini de arttırmıştır. Biruni, Abdurrahman el-Sufi’nin 123.5 cm. çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini ölçtüğünü, İbn Yunus ise bu eğimi 23B 33′ 45″ olarak bulduğunu ve onun geometrik ispatlar alanında da büyük bir bilgin olduğunu kaydetmektedir.

Abdurrahman el-Sufi’nin birçok Batılı astronoma tesir ettiği bilinmektedir. XIII. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso’nun hazırlattığı Libros dei Saber de Astronomia (astronomi bilgisi kitabı) adlı dört kitaptan oluşan İspanyolca ansiklopedi, onun Kitabü Suveri’l-kevakibi’s-sabite‘siyle diğer müslüman astronomi bilginlerinin eserlerinden alınan bilgilere dayanılarak hazırlanmıştır. Abdurrahman el-Sufi’nin bu eseri, Libros dei Saber de Astrorzomia‘da, Libros de los Estrellas (yıldızlar kitabı) başlığı altında ve yalnız tercüme edenlerin adıyla yayımlanmıştır. XVI. yüzyıla ait Codices Latini Catinenses adlı astronomi ve astroloji katalogu da onun eserlerinden hareket edilerek kaleme alınmıştır. XV. ve XVI. yüzyıllarda Viyana ve Nürnberg‘deki ilim çevrelerinin de ondan faydalandıkları bilinmektedir. Ayın bir krateri, modern astronomi literatüründe onun adıyla anılmaktadır.Nestacid 15:22, 11 Mayıs 2011 (UTC)
13. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso’nun hazırlattırdığı Astronomi Bilgisi Kitabı adlı dört bölümden oluşan İspanyolca ansiklopedide, Abdurrahman el-Sufi’nin bu eseriyle diğer Müslüman gökbilimcilerinden bazılarının eserlerinden yararlanılmıştır.

Abdurrahman el-Sufi, gökbilimsel aletlerin geliştirilmesinde de önemli hizmetlerde bulunmuştur. Güneş‘in yüksekliğini ölçmekte kullanılan usturlapların ölçme duyarlılığını arttırmış ve 10 kg ağırlığında gümüşten bir gök küresi yapmıştır. Ayrıca, 123.5 cm çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini 23º 33’ 45” olarak belirlediği bilinmektedir.

Kaynakça: Vikipedi

Ebu’l Vefâ el-Bûzcânî

 

Ebu’l Vefa el-Büzcani

Ebul Vefa el-Büzcani (d. 10 Haziran 940 – ö. 1 Temmuz 998) tam ismi Ebu el-Vefa Muhammed bin Muhammed bin Yahya bin İsmail bin el-Abbas el-Büzcani olan İranlı matematikçi ve astronom.940 yılında İran‘da bulunan Büzcan kasabasında doğmuştur.Bu yüzden Ebul Vefa Büzcani diye meşhur olmuştur.İlim tahsiline amcası Ebu Amr Mugazili ve Ebu Yahya bin Kimib‘in yanında başlayan Ebul Vefa 959 yılında Bağdat‘a gitti.Ölümüne kadar da burada ilimle meşgul oldu.İlim sahasında,matematik ilmini tahsil etti ve özellikle trigonometri üzerinde çalışmalar yaptı ve bu alanlarda çok fazla bir süre muhafaza edilemeyen kitaplar yazdı.Batlamyus‘un ve Diophantos‘un eserlerini inceleyip açıklamış,astronomi sahasında ise Ay‘ın hareketleri üzerine çalışmalar yapmıştır.Matematik ve astronomideki hizmetleriyle ilim tarihinde önemli bir yer tutmuştur.

Astronomi

Ebul Vefa,yıldızların eğimlerininin kesin ve doğru bir şekilde ölçülebilmesi için bir duvar oktantı geliştirdi.Bundan başka trigonometri çizelgelerinde hesaplamalar yapmak için gelişmiş metotlar üretti ve küresel trigonometrideki bazı problemlerin çözümü için yeni yöntemler keşfetti.Astronomik gözlemler için sinüs(ceyb) ve tanjant(zıl) değerlerini gösteren çizelgeleri on beşer dakikalık açı aralıklarıyla hesapladı.Ünlü matematikçi El-Mervezi‘nin de buna benzer çizelgeleri olduğu bilinse de,O’nun çizelgeleri tanjant ve kotanjantı yayın fonksiyonu olarak vermediği gibi,Ebul Vefa’nın çizelgeleri kadar sağlıklı değildir.

Matematik

Ebul Vefa,matematik sahasında,özellike trigonometri üzerinde çalışmalar yapmıştır.Trigonometrinin altı esas oranı arasındaki trigonometrik münasebetleri ilk defa ortaya koymuştur.Bu oranlar,günümüzde aynen kullanılmaktadır.

Ebul Vefa’nın matematik tarihinde ortaya koyduğu ilk trigonometrik özdeşliklerden bazıları şunlardır:

\sin(a + b) = \sin(a) \cos(b) + \cos(a) \sin(b)
\cos(2 a) = 1 - 2\sin^2(a)
\sin(2 a) = 2\sin(a) \cos(a)

Ayrıca küresel trigonometride sinüs teoremini açıklamıştır:

\frac{\sin(A)}{\sin(a)} = \frac{\sin(B)}{\sin(b)} = \frac{\sin(C)}{\sin(c)}

Ebul Vefa,Habeş el-Hasib ve el-Mervezi gibi önemli matematikçileri izleyerek tanjant ve sekant fonksiyonlarını tanımladı. Sekant kaşifi olarak genellikle Kopernik bilinirse de,ünlü bilim tarihçilerinden Monte Candon ve Carra de Vaux‘un araştırmaları sonucu bu buluşun Ebul Vefa’ya ait olduğu tespit edilmiştir.

Trigonometrinin yanında cebir ilmi üzerinde derinlemesine çalışmalarda bulunan Ebul Vefa,o zamana dek bilinmeyen dördüncü dereceden denklemlerin çözümünü gerçekleştirdi.Örneğin:

X^4 + pX^3=r denklemini çözerken

y^3 + axy + b = 0 ve X^2 - Y = 0 koniklerinin kesişmesinden istifade etti.Eski Yunanlıların ve Hintlilerin çözemediği birçok problemi geometirk yollarla çözmeyi başardı.

Eserleri

  • Kitab ül Kamil: Trigonometri ve astronomiden bahseden meşhur eseridir.Birinci bölümde,yıldızların hareketinden önce bilinmesi gereken meseleler,ikinci kısımda yıldızların hareketlerinin incelenmesi,üçüncü kısımda yıldızların hareketlerine arız olan şeyler anlatılmaktadır.Eserin yazma bir nüshası Paris National Kütüphanesi‘nde 1138 numarada kayıtlıdır.Eser,Sedilot tarafından tercüme edilerek basılmıştır.
  • Kitabun fi Amel-il,Mistarati vel-Pergarvel-Gunye
  • Kitabab ma Yahtacu-İleyh-İl-Küttab vel Ummal min İlm-il-Hisab
  • Kitabün Fahirün bil Hisab
  • Kitabün fil İlmi Hisab-il-Müsellat
  • Kitabün fil-Felek
  • Kitabün Zic-iş-Şamil
  • Kitabun fil-Hendese
  • Kitabül Medhal ila-Aritmetik
  • Tefsiri Harezmi fi Cebri vel-Mukabele

Saygınlığı

  • Ay üzerindeki bir kratere O’na ithafen Abul Wafa adı verilmiştir.
  • Ünlü bilim tarihçisi Plorian Cajori History of Mathematics adlı eserinde onun hakkında şöyle demiştir:

Ebul Vefa şüphesiz ki Harezmi‘nin matematik ve geometrideki buluşlarını önemli ölçüde geliştirdi.Özellikle de geometri ile cebir arasındaki münasebetler üzerinde durdu.Böylece,bazı cebirsel denklemleri geometri yoluyla çözmeyi başardı ve diferansiyel hesap ve analitik geometrinin temelini kurdu.Bilindiği gibi,diferansiyel hesap insan zekasının bulduğu mühim ve pek faydalı bir mevzu olup,ilim ve teknolojik muasır gelişmelerin temel kaynağını teşkil etmektedir.Ayrıca Battani‘nin trigonometriyle ilgili eserlerini inceleyerek girift ve anlaşılmayan yönlerini açıklığa kavuşturdu. demektedir.

Kaynakça: Vikipedi

İbn-i Sina

 

İbn-i Sina
Duşanbe'deki İbn-i Sina heykeli

Duşanbe‘deki İbn-i Sina heykeli
Doğum Ağustos 980
Hermisan yakınındaki Afşana
Ölüm 21 Haziran 1037
Hamedan
Milliyet Fars
Meslek Hekim, yazar, filozof

İbn-i Sina (tam adı Ebu Ali el-Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el-Belhi), Farsça: ابوعلى سينا/پورسينا, Latince: Avicenna; okunuş: āv’ĭ-sěn’ə; 980, Buhara yakınları – 1037, Hamedan), filozof, hekim ve çok yönlü Müslüman Fars bilim adamıdır.

İbn-i Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. Değişik konular üzerine 240’ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü’ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi’t-Tıbdır (Tıbbın Kanunu). Bu ikincisi ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain‘de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur.

Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina‘nın oğlu olan İbn-i Sina (Batı’da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili‘den ve İsmail Zahit‘ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi‘nin el-İbane’s[6] aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini öğrenip, hastalanan Buhara prensini iyileştirince (997) saray kütüphanesinden yararlanma olanağına kavuştu. Babası ölünce, Cür-can’da Şiraz‘lı Ebu Muhammed’ten destek gördü (Tıp Kanunu’nu Cürcan’da yazdı). Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu doğacılarının yapıtlarını incelemiştir.

Yaşadığı dönem

İbn-i Sina, İslam’ın Altın Çağı olarak bilinen ve Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde incelendiği dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya‘daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam hazırlamışlardı. Bu ortamda Kuran ve Hadis çalışmaları çok ilerlemişti. Felsefe, fıkıh ve kelam çalışmaları İbn-i Sina ve çağdaşlarınca oldukça geliştirilmişti. Al-Razi ve Farabi tıp ve felsefe alanında yenilikler sağlamışlardı. İbn-i Sina, Belh, Hamedan, Horasan, Rey ve İsfahan‘daki muhteşem kütüphanelerden yararlanma olanağı elde etmişti.

Biyografisi

Çocukluğu

İbn-i Sina 980 yılında günümüz Özbekistanında yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana kentinde doğdu. Babası Abdullah, Samani İmparatorluğu‘nun önemli şehri Belh‘ten gelen saygın bir bilim adamıydı. Buhara’da iyi bir eğitim aldı. Olağanüstü hafızası ve zekası da bu konuda ona çok yardımcı oldu. 14 yaşına geldiğinde öğretmenlerini geçmeye başlamıştı. 16 yaşında tıbba döndü ve bu konudaki bilgileri öğrenmekle kalmayıp yeni tedaviler de geliştirdi. 19 yaşında doktor ünvanı elde etti ve ücret almaksızın hastaları tedaviye başladı.

Erişkinliği

İbn-i Sina’nın 1271 yılında yapılmış bir tasviri

İbn-i Sina ilk olarak 997 yılında tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı emirin yanında çalışmaya başladı. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül Samanilerin resmi kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı.

22 yaşında babasını kaybetti. 1004 yılının Aralık ayında Samani Hanedanı sona erdi. İbn-i Sina Gazneli Mahmud‘un teklifini geri çevirdi ve batıya Ürgenç‘e gitti. Buradaki vezir bilim dostuydu ve ona küçük de olsa bir maaş bağladı. Yetenekleri için kullanma sahası arayan İbn-i Sina Merv‘den Nişabur‘a ve Horasan sınırlarına kadar bölgeyi adım adım dolaştı. Kendisi de şair ve bilim adamı olan ve İbn-i Sina’ya sığınak sağlayan hükümdar Kabus bu sırada çıkan ayaklanmada hayatını kaybetti. İbn-i Sina’nın kendisi de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Gorgan‘da eski bir arkadaşına rastladı. Onun yanına yerleşti ve bu kentte mantık ve astronomi dersleri vermeye başladı. Kanun kitabının başlangıcı da bu döneme rastlar.

Daha sonra Rey‘de ve Kazvin’de çalıştı. Yeni eserler yazmaya da devam etti. İsfahan valisinin yanına yerleşti. Bunu öğrenen Hamadan emiri İbn-i Sina’yı yakalattı ve hapsetti. Savaş sona erdikten sonra Hamadan emirinin yanında çalıştı. Kısa süre sonra İbn-i Sina, kardeşi, iyi bir öğrencisi ve iki köleyle kılık değiştirip şehirden kaçtı ve korku dolu bir yolculuktan sonra çok iyi karşılandıkları İsfahan’ a ulaştı.

Sonraki yılları ve ölümü

İbn-i Sina’nın kalan 10 ya da 12 yılı Ebu Cafer’in hizmetinde geçti. Burada doktor, bilim danışmanı olarak çalıştı ve hatta savaşlara bile katıldı. Bu yıllarda edebiyat ve filoloji çalışmaya başladı. Bir Hamadan seferi sırasında şiddetli bir kolik atağına yakalandı. Güçlükle ayakta duruyordu. Hamedan’a vardığında önerilen tedavileri uygulamadı ve kendisini kadere teslim etti. Ölüm yatağında mallarını yoksullara bağışladı, kölelerini azat etti ve son gününe dek 3 günde bir Kuran okudu. 1037 Haziranında Ramazan ayında 57 yaşında öldü. Kabri Hamedandadır.

Metafizik

İbn-i Sina’ya göre metafiziğin temel konusu, “vücudu mutlak” olan Allah ile yüce varlıklardır. Vücut (var olan) üçe ayrılır: Olası varlık ya da ortaya çıkan ve sonra yok olan varlık; olası ve zorunlu varlık (tümeller ve yasalar evreni, kendiliğinden var olabilen ve bir dış neden sayesinde gerekli olan varlık); özü gereği gerekli olan varlık (Allah). İbn-i Sina Allah’ı “Vahdet-i Vücud” yani ‘varlığı zorunlu olan’ olarak belirtir ve bu fikir ona hastır.

Ruhbilim

İbn-i Sina, ruhbilimin, metafizik ile fizik arasında bağlantı kuran ve bu iki bilimden de yararlanan bir bilgi alanı olduğunu savunmuş, ruhbilimini üç ana bölüme ayırmıştır: Akıl ruhbilimi; deneysel ruhbilim; tasavvuf ya da gizemci ruhbilim. İnsanların ruhlarının müzikle tedavi edilebileceğini öne sürmüş ve bu yöntemi geliştirmiştir.

Akıl

İbn Sînâ’nın Hamedan İran’daki kabrinin iç kısmı

Bu konudaki görüşleri Aristotales ve Farabi’den farklı olan İbn-i Sina’ya göre, akıl 5 çeşittir; bilmeleke (ya da ‘olası akıl’ açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); he-yulâni akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsi akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); muste-fat akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen “makûllerin ” suret’lerini algılar); bilfiil akıl (“makûl”leri yani kazanılmış verileri kavrar). İbn-i Sina, akıl konusunda, Eflatun‘un idealizmi ile Aristoteles‘in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır.

Bilimlerin sınıflandırılması

İbn-i Sina’ya göre bilimler madde ve biçim ilişkisi bakımından üçe ayrılır: El-ilm ül-esfel (Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler), maddesinden ayrılmamış biçimlerin bilimidir; mabad-üt-tabia (metafizik), el-ilm’üll-âli (mantık ya da yüksek bilimler) maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleridir; el-ilm ül-evsat (matematik ya da orta bilimler) ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimidir.

Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının çoğunu etkileyen İbn-i Sina, müzikle de ilgilenmiştir. 250’yi aşkın yapıtının başlıcası olan Şifa ve Kanun, felsefenin temel yapıtı sayılarak, uzun yıllar boyunca pek çok üniversitede okutulmuştur.

Eserleri

  • El-Kanun fi’t-Tıp, (ö.s), 1593, “Tıpta Kanun”(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)
  • Kitabü’l-Necat, (ö.s), 1593, (“Kurtuluş Kitabı”Metafizik konularda yazılmış özet bir eserdir. )
  • Risale fi-İlmü’l-Ahlak, (ö.s), 1880, (“Ahlak Konusunda Kitapçık”)
  • İşarat ve’l-Tembihat, (ö.s), 1892, (“Belirtiler ile ilgili eserdir.)
  • Kitabü’ş-Şifa, (ö.s), 1927, (“Mantık, Matematik, Fizik ve İlahiyat yani Metafizik konularında yazılmış on bir ciltlik hacimli bir eserdir. Bir çok kereler Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur.”).Mantık bölümü, Mantık , Musiki ve Hitabet kitaplarından meydana gelir.Matematik bölümünde Aritmetik , Geometri ve Astronomi kitapları yer alır.Tabiat veya Fizik bölümünde ise, Fizik, Kimya, Mineraloji

Kaynakça: Vikipedi

el-Battani

 

Battani
Albategnius.jpeg

Battani (850-926 )
Doğum 858
Harran
Ölüm 929
Samara
Milliyeti Arap
Dalı astronomi, astroloji, matematik

Ebu Abdullah Muhammed bin Cabir bin Sinan er-Rekki es-Sabi el-Battani (858, Harran – 929,Samara yakınlarındaki Kasr el-Cis kazası) Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen, Arap astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu anda Türkiye’de bulunan Urfa şehrinin bir ilçesi olan Harran‘da doğmuştur.Lakabı olan es-Sabi soyunun, yıldızlara ibadet eden Sabi dinine mensup olduğunu gösterir. Fakat onun tam künyesi, bizi onun Müslüman olduğu sonucuna götürür.

Astronomi çalışmaları

Battani’nin astronomideki en çok bilinen başarılarından biri Güneş Yılını 365 gün, 5 saat,46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olmasıdır.

Battani’nin Zij adı verilen çalışması Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Nicolaus Copernicus,Zij üç defa Latince’ye çevrilmesine rağmen, O’ndan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde tekrar etmiştir.

Modern dünya, Battani’ye bilim dünyasına katkılarından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay’daki bir bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.

Battani, Suriye‘de Rakka ve vefat ettiği şehir olanŞam‘da çalışmalar yapmıştır. Battani, Batlamyus‘un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni Güneş ve Ay tablolarında derlemiştir. Uzun süre bilim dünyasında otorite olarak kabul edilmiştir. Güneş’in enberi hareketlerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış ve muhtemelen 5.yüzyılda yaşamış olan Hintli astronom Aryabhata‘dan bağımsız olarak, sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımınlarını açıklamış ve böylece modern trigonometrinin temelini atmıştır. Battani bunlardan başka astronomide, ekinoksların devinme hareketlerinin değerlerini ve ekliptik eğimi çok yakın bir oran bularak hesaplamıştır. Battani, tablolarında devinim için tekdüze değerlendirmeler kullanmıştır.

O’nun en önemli çalışması olan Zij ya da ayarlı astronomik tablolar, Plato Tibirnitus tarafından 1116 yılında De Motu Stellarum olarak Latince’ye çevrilen 57 bölümden oluşan el-Zij es-Sabi adlı eseri Avrupa astronomisinde büyük bir etki bırakmıştır. Zij, biraz Hintli etkisi görülen Batlamyus teorisi üzerine bina tesis edilmiştir.[3] Bu eserin bir yeni baskısı 1645 yılında Bologna‘da ortaya çıkmıştır. Plato’nun orijinal el yazısıyla yazdığı nüshası Vatikan‘da; ve Battani tarafından yazılmış bir el yazma tezi ise Escorial Library‘de astronomik kronoloji bölümünde muhafaza edilmektedir.

Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak yaptığı gözlemler boyunca, Güneş’in dışmerkez kuvvetinin değiştiğini, modern astronomide Dünya’nın Güneş etrafındaki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keşfetmiştir.

Kopernik, Kopernik Devrimi‘ni başlatan De Revolitionibus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani’ye olan minnetini dile getirmiş ve birçok yerde O’ndan alıntılar yapmıştır.

Matematik

Battani, matematikte trigonometride günümüzde kullanılan formüller üretmiştir:

\tan a = \frac{\sin a}{\cos a}
\sec a = \sqrt{1 + \tan^2 a }

Ayrıca sin x = a cos x eşitliğini buldu, formül:

\sin a = \frac{a}{\sqrt{1 + a^2}}

Battani,el-Mervezi‘nin tanjant fikrini,tanjant ve kotanjant hesaplamaları amacıyla denklemler geliştirmek için konu hakkındaki matematiksel tablolarını derleyerek kullanmıştır.Bundan başka sekant ve kosekantın işteş fonksiyonalrını keşfetmiş ve O’nun gölgelerin tablosu olarak adlandırdığı,kosekantlar hakkındaki ilk mateamtiksel tabloyu,1’den 90’a kadar her bir dereceyi içerecek şekilde hazırlamıştır.

Saygınlığı

  • Aydaki Albategnius kraterinin adı O’nun adına ithafen verilmiştir.
  • Star Trek: Voyager filminde Excelsior-class starship USS Al-Batani [sic] NCC-42995 adlı uzay gemisi Kathryn Janeway’in ilk uzay görevi olarak O’nun adıyla adlandırlmıştır.

Kaynakça: Vikipedi

El-Fergani

 

Fergani’nin heykeli,Fergana

Ebu el-Abbas Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani Batı’da Alfraganus olarak da bilinen İranlı Müslüman astronom ve 9.yüzyılda yetişmiş en ünlü astronomlardan biridir.Fergana‘da bulunan ünlü bir Türk ailesine mensuptur.Ay’daki Alfraganus kraterinin ismi O’na ithafen verilmiştir.

Yaşamı

Fergani’nin 9.yüzyıl başlarında dünyaya geldiği,861 yılında hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sora vefat ettiği kabul edilmektedir.

İlim tahsilini in zamanın kültür merkezi olan Fergana‘da yaptı.Sonra, Bağdat‘a gitti.Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani,cinselik ve matematik alanında kendisini kabul ettirdi.Abbasi halifeleri Memun,Mutasım,el-Vasık ve el-Mütevekkil devirlerinde önemli ilmi araştırmalar yaptı ve birçok eser yazdı.Halife Mütevekkil,konusunda söz sahibi olan Fergani’yi 861 yılında Nil kıyısındaki ölçümleri yapabilmek için,Ravda adasında bulunan nilometrenin inşasını yönetmesi ve yapılan ölçüm işlerine nezaret etmesi için Mısır’a gönderdi.

Astronomi

Fergani,Kur’an‘ın ve aklın prensiplerine uygun olmayan astronomiyi ilk defa tenkid edenler arasında yer aldı.Gök cisimlerinin,Batlamyus ve izindekilerinin iddia ettiği gibi bazı akıl dışı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi.Onların,akli,kati,homosentrik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı.Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirine uzaklıklarını inceledi.Yaptığı hesaplamalar,Kopernik‘e kadar Batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı.fergani,Güneş’in yarıçapının uzunluğunun 3250 Arap mili olduğunu söyledi.Bu da 6.410.000 metre ve 3990 İngiliz miline eşittir.

Fergani,Güneş’in de kendine göre hareketli olduğunu,ilim tarihinde ilk defa keşfeden alimdir.Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu.Ancak,Güneş’in de bir yörügesinin bulunduğunu kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa keşfeden alim Ferganidir.Ayrıca 41 yıl devam eden astronomi incelemelerinde enlem(paralel)ler arasındaki mesafeyi hesapladı.

Fergani,Güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usul de buldu.Bu usulle,842 yılında bir Güneş tutulması olacağını önceden tespit etti ve o gün bu konuda rasatlarda bulunup incelemeler yaptı.Dünya’nın yuvarlak olduğu konusunda yeni deliller gösterdi.

Fergani,856 yılında Kahire‘ye gitmiş ve Usturlab Yapımı Üzerine adlı bir eser yayınlamıştır.

Astronominin Unsurları(Elements of Astronomy)

Astronominin Unsurları(Elements of Astronomy),Fergani’nin astronomi üzerine yazdığı en önemli eserlerinden biridir.833 yılında yazıldığı tahmin edilen kitap, Batlamyus‘un Almagest adlı kitabının betimleyici ve yeterli bir özeti niteliği taşımaktadır.Bu kitap,12.yüzyılda Gerardo Cremonesse tarafından Liber de Aggregationibus Scientie Stellarum et Principiis Celestium Motuum adıyla Latince‘ye çevirlmiş ve Regiomontanus devrine kadar,Avrupa’da çok popüler bir eser olmuştur.Eser üçüncü defa Latince’ye Jacob Christmann tarafından Muhammedis Alfragani Arabis Chronologia et astronomica elementa adıyla çevrilmiştir 1590 ve 1618 yıllarında Frankfurt‘ta basılmıştır.Bu çeviride eserin Jacob Anatoli tarafından yapılan İbranice çevirisi esas alınmıştır.Jacob Anatoli’nin İbranice çevirisi Qizzur Almagesti adıyla 1231-1235’lerde yapılmıştır.Bu çeviride büyük olasılıkla Gerardo Cremonesse’nin çevirisi kullanılmıştır.Anatoli’nin çevirisi Fergani’ninkinden 3 bölüm fazladır. Bunlardan sonuncusu (33. Bölüm) coğrafya ile ilgilidir ve yeryüzündeki yerlerin konumları ve gün uzunlukları yer alır.

Eser,son olarak Hollandalı oryantalist Jacob Golius tarafından,17.yüzyılda Leiden nüshası temel alınarak Muhammedis Fil. Ketiri Ferganensis. qui Vulgo Alfraganus Dicitur. Elementa Astronomica. Arabice & Latine. Cum Notis ad Res Exoticas sive Orientales, quae in iis Occurrunt adı ile Latince‘ye çevrilmiş ve 1669‘da Amsterdam‘da basılmıştır.

Bu eser,astronomi alanında 13.yüzyıl bilim adamı Sacrobosco‘nun kaleme aldığı Yer Küresi adlı astronomi kitabına kadar bir el kitabı olarak kullanılmıştır.Sacrobosco,kendi kitabını yazarken bu eserden faydalanmıştır.Ayrıca Dante‘nin ünlü eseri İlahi Komedyadaki evren görüşü Fergani’den alınmadır.

Mekanik

Fergani,fizik ve mekanik alanlarında da çalışmalarda bulunmuştur.Çizimini kendi hazırladığı ve yapımına nezaret ettiği Nil nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas ül-Cedid adında bir alet yapmıştır.

Fergani,astronomi ve mekanikten başka matematik ve matematiki coğrafya alanlarında çalışmalar yapmıştır.

 

Fergani,halife el-Memun’dan başlayarak,el-Mütevekkil zamanına kadar El Cezire(Mezopotamya)’de yaptığı araştırmalar,yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı.O’nun astronomi,matematik,coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilim dallarıın gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu.Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmelere yol açtı.Daha sonraki devirlerde aynı konularla ilgilenen alimler, Fergani’nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani’nin tesirleri o devirdeki bütün Türkistanlı alimlerin üzerinde görülmektedir.

Fergani’nin tesiri,Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir.Latince’ye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler,Fransız matematikçisi D.Alembert ve Laplance’nin en çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.[3]

Eserleri

  • Usul el-İlm el-Nücum: Yıldızlarla ilgili bir eserdir. Kitabın diğer isimleri şunlardır; El-Medhal fi el-Mejisti, El-Medhal ila İlm el-Heyet el-Eflak, Kitab el-Füsul el-Selasin
  • El-Kamil fi el-Usturlab: Usturlab yapımına ilişkindir. Fi Sanat el-Usturlab adıyla da tanınır.

Kaynakça: Vikipedi

El-Kindi

Kindi veya tam adıyla Ebū-Yūsuf Ya’kūb ibn Ishāk el-Kindī. (801?-866?).Abbasi halifelerinden özel ilği ve destek ğören kindi, astronom ve astrolog olarak sarayda müneccimlik görevinide yürüttü. Ayrıca halife Mu’tasım’ın oğlu Ahmed’in eğitimini üstlendi. Kindi eserlerinin önemli bir kısmını aralarında hoca-talebe ilişkisinin ötesinde dostluğa dayanan bir yakınlık bulunan bu veliahtın isteği üzerine kaleme almış ve itlaf etmiştir. Ortaçağ Avrupası‘nda “Alkindus” adıyla tanınan, ilk İslam filozofudur. Felsefesinde, Platon, Aristoteles ve Plotinus‘un görüşlerinin bir sentezini yapmıştır. Felsefenin yönteminin kanıtlama, kanıtlamanın hedefinin maddeye biçim kazandıran özleri bilmek, felsefenin amacının ise Tanrı‘ya erişmek olduğunu öne süren El-Kindi’ye göre, felsefi bilginin ilk basamağı akılyürütmedir. İnsanın akılyürütme yoluyla adım adım basitten bileşiğe ve en yetkin olana doğru yükseldiğini öne süren filozof, varlığa akılcı bir açıdan yaklaştığı için, Tanrı‘nın özüne ait sıfatları inkar etmiştir. Tanrı‘nın sıfatlarının ancak olumsuz bir biçimde bilinebileceğini savunan El-Kindi’ye göre, Tanrı mutlak Bir’dir. Mutlak varlık olması nedeniyle, Mutlak Bir’in şekli, niteliği, niceliği, maddesi yoktur ve O göreli bir varlık değildir.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak Kûfe‘de doğdu. Dedesi Eş’as, Güney Arabistan‘ın en büyük kabilelerinden biri olan Kinde’nin hükümdarıydı. Müslüman olduktan sonra kabilesinin ileri gelenleriyle Kûfe‘ye yerleşmişti. Babası İshak b. es-Sabbah yıllarca Kûfe valiliği yaptı.

Kindi’nin doğum tarihi gibi ölüm tarihi konusunda net bir bilği yoktur. Filozofun vefat ettiği tarih olarak 860, 869, 870 ve 873 gibi farklı tarihler ortaya çıkıyorsada Mustafa Addurrâzık bazı gerekçeler göstererek Kindi’nin 866 tarihinde ölmüş olabileceğini belirtmiştir. Kimi kaynaklarda ölüme sebep olan hastalıkların olduğu ve filozofun kronik romatizmal rahatsızlığından dolayı vefat etmiş olabileceğini söylemektedirler.(Kaya, 2002:3-6)

Küçük yaşta babasını yitirdi. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Kûfe ve Basra‘da geçen Kindî, geleneksel temel eğitimden sonra dil ve edebiyat alanında eğitim gördü. Halife Me’mun’un 830’da kurduğu Beytü’l-hikme‘deki bilginler topluluğu arasında yer aldı. Mutezili devlet yöneticilerinden destek gören Kindi Ehl-i Sünnet yanlısı Mütevekkil-Alellah’ın iktidarında saraydan uzak kaldı.

Kindi felsefeden tıbba, matematikten astronomiye, ilahiyattan siyasete, psikolojiden diyalektiğe, astrolojiden kehanete ve optikten kimyaya kadar yirmi ayrı dalda eser vererek sayıları 277’yi bulan bir külliyat oluşturmuştur.

Akla büyük bir yer veren Meşşai felsefe akımını ilk başlatan kişi de olan Kindi’nin 17 eseri Latince‘ye, 4’ü İbranice‘ye tercüme edilmiştir. Mekân ve hareketin izafi olduğun-u, zamanın cisim ve hareketten ayrı düşünülemeyeceğini söylemiştir. “Yavaş dediğimiz şey, uzun zaman içinde belli bir mesafenin kat edilmesidir. Hızlılık ise kısa zaman içinde aynı mesafenin kat edilmesidir”

El-Kindi, kriptoloji biliminde Jül Sezar(MÖ 50) tarafından bulunan ve uygulanan tek alfabeli yerine koyma şifreleme yöntemini geliştirerek frekans analizini bulan ilk kişidir.

Eserleri

  • Risale fil Akl
  • Risale fi Mahiyyetin Nevmi ver Rüya.
  • Risale fil Cevahiril Hamse.
  • Risale fil illetis Selci vel Berdi vel Berki ves Savaiki ver Radi vez Zemherir.
  • Risale fiş Şuaat.
  • Risale fi İhtiyaratil Eyyam.
  • De İntellecto Secondum Aristoteles et Platonem.
  • Risale fi İhtilafil Manazır.
  • Fi Marifeti Kuval Edviyetil Murekkebe.

Kaynakça: Vikipedi

El-Birûni

Bîrûnî (4 Eylül 97313 Aralık 1048[kaynak belirtilmeli], 1061?)[1], Türk kökenli İslam bilgini. Fars kökenli olduğunu iddia edenler de olmuştur. Tam adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî (Farsça: بیرونی , Arapça: ابو الريحان محمد بن احمد البيروني) dir. Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçer. Gökbilim, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

Hayatı

Bîrûnî, Merkezî Asya‘da tarihi bir bölge olan Harezm‘de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Harizmşahlar tarafından korundu, sarayda matematik ve astronomi eğitimi aldı. Buradaki hocaları İbn-i Irak ve Abdussamed bin Hakîm‘dir. Bu dönemde daha 17 yaşındayken ilk kitabını yazdı. Harizmşah Devleti Me’mûnîler tarafından alınınca Bîrûnî de İran‘a giderek bir süre burada yaşadı. Daha sonra ise Ziyârîler tarafından korunmaya başlandı. El Âsâr’ul Bâkiye adlı kitabını Ziyârîlerin sarayında yazmıştır. İki yıl da burada çalıştıktan sonra memleketine geri döndü ve Ebu’l Vefâ ile gök bilimi üzerine çalışmaya başladı.

1017‘de Gazneli Mahmut, Harezm Devleti‘ni yıkınca Bîrûnî de Gazni şehrine gelerek burada Gazneliler‘in himayesine girdi. Sarayda büyük itibar gördü ve Gazneli Mahmut’un Hindistan seferine katıldı. Burada Hintli bilim adamlarının dikkatini çekti ve Hind ülkesi alınınca da Nendene şehrine yerleşerek bilimsel çalışmalarına burada devam etti. Sanskritçeyi öğrenerek Hind toplumunun yaşamı ve kültürü üzerine çalıştı.

Buradan tekrar Gazni şehrine döndü ve yaşamının geri kalan kısmını bu şehirde tamamladı. Bu dönem Bîrûnî’nin en verimli zamanı sayılmaktadır.Uzun zamandır hazırladığı Tahdîdu Nihâyet’il Emâkin adlı eserini bu döneme denk gelen 1025 yılında yayınladı. Astronomi üzerine yazdığı Kanûn-i Mes’ûdî adlı eserini Gazneli Mahmud’un oğlu Sultan Mesud’a ithaf etmiştir.

Kişiliği

El Birûni, astronomi üzerine yaptığı en iyi çalışmayı Gazneli Mahmut’un oğlu Mesut’a sundu. Sultan Mesut da bunun üzerine kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, “Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır.” diyerek bu hediyeyi geri çevirdi. Aslında Birûni eczacılıkta uygulamalı eğitime, kitaplardan çok daha fazla önem vermiştir. Birûni, elle tutarak ve gözlemleyerek veri toplamanın insana, kitap okumaktan çok daha fazla yarar sağladığına inanmış ve bunu uygulamıştır. Gerçek bir bilim anlayışına sahip olan Birûni, ırk kavramına da önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusundaki anlatımı sırasında o dinler hakkında itiraz veya eleştiride bulunmadığı gibi, o dindeki deyimleri aynen kullanmasıyla da dikkat çekmektedir. Sanskrit dilinden Arapça‘ya çevirdiği Potancali adlı kitabının önsözünde “İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır.” şeklinde yazmıştır.

Çalışmaları

Çok yönlü bir bilim adamı olan El Bîrûnî, ilk öğrenimini Yunan bir bilginden aldı. Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezmli matematikçi ve gökbilimci Ebu Nasr Mansur tarafından kollanan El Bîrûnî, ilk çalışmalarını bu alimin yanında yaptı. İlk eseri, “Asar-ül-Bakiye“dir.

El-Bîrûnî’nin eserlerinin sayısı yüz seksen civarındadır. Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. Ancak bu eserlerden sadece yirmi yedisi günümüze kadar gelebilmiştir. Özellikle Bîrûnî’nin eserlerinin Ortaçağ‘da Latince‘ye çevrilmemiş olması, kitaplarının ağır bir dille yazılmış olmasının bir sonucudur. Ancak Bîrûnî kendisinin de dediği gibi, yapıtlarını sıradan insanlar için değil bilginler için yazmaktaydı.

El-Birûni’nin Ay’ın farklı durumlarını gösteren modellemesi.

Yine Harezmi “Zîci’nin Temelleri” adlı yapıtının 12. yüzyılda Abraham ben Ezra tarafından İbranice‘ye çevrildiği bilinmektedir. Batı’nın Birûni ilgisi ise 1870’lerde başladı. O günden bugüne Birûni eserlerinin bazılarının tamamı veya bir kısmı Almanca ve İngilizce‘ye çevrildi.

Mektuplarından, Bîrûnî’nin Aristo‘yu bildiği anlaşılır. İbn Sînâ gibi önemli bilginlerle beraber çalışan Bîrûnî, Hindistan‘a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan’ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Birkaç dile çevirilen bu kitap çoğu bilgine örnek oldu.Birûni’nin bir tane de romanı vardır.

Matematik

Bîrûnî’nin matematikçi yönü, en çok bilinen yönüdür. Yaşadığı yüzyılın en büyük matematikçisi olan Bîrûnî, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın bir birim olarak kabul edilmesini öneren ilk kişi olup sinüs ve kosinüs gibi fonksiyonlara sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilave etmesidir. Bîrûnî’nin bu yönü Batı Dünyası tarafından ancak iki asır sonra keşfedilip kullanılabilmiştir. Öte yandan Bîrûnî’nin yeryüzünde yükseltisi bilinen bir noktadan ufuk alçalması açısının ölçülmesi yoluyla merdiven yayı uzunluğunu hesaplaması da geometri açısından önemli bir çalışmasıdır. Merdiven yayı uzunluğunun ilk kez Bîrûnî tarafından bu yöntemle bulunması yaygın bir kanıdır. Ancak Bîrûnî bu yöntemi başka bir bilginden aldığını belirtmiştir.

Astronomi

Bîrûnî’nin astronomi alanında yaptığı çalışmaların başında Sultan Mesut’a 1010’da sunduğu “Mesudî fi’l Heyeti ve’n-Nücum” adlı yapıtı gelmektedir. Bu yapıt günümüze gelmiş olup bu konuda yaptığı çalışmalarının bir kısmı kayıptır. Kanun adlı eserinde Aristo ve Batlamyus‘un görüşlerini tartışma konusu yaparak Dünya‘nın kendi ekseninde dönüyor oma olasılığı üzerinde durması bilim tarihi açısından önemlidir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varamadığı varsayılan Bîrûnî’nin günümüze değin bu konuda bir eseri ulaşmamıştır.

“Nihâyâtü’l-Emâkin” (Türkçe: Mekânların Sonları) adlı yapıtı, coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye kadar bir dizi konudaki yazılarını içerir. Sultan Mesut’a sunduğu “el-Kanunü’l-Mesudi”, Bîrûnî’nin astronomi alanındaki en önemli yapıtıdır. Bilim tarihçilerine göre o, Kopernik‘le başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır.

Ayrıca gerilim düzleminin gök apsisine göre eğikliğini de (enlem eğikliği) Kas, Gürgenç ve Gazne’de yaptığı çeşitli hesaplamalarla aslına çok uzak değerlerde bulmuştur. Ayrıca birçok elementli ve bileşikli hesaplayabilmiştir. Boylamın belirlenmesi gerilimininkine nazaran daha zor olduğundan Bîrûnî, iki nokta arasındaki boylam farkını enleme ve aradaki toplam uzaklığa dayanan bir formülle hesaplama yoluna gitmiş, ölçme ve gözlemlerinde hata payını en aza indirgemek için uğraşmıştır. Bunun yanında gözlem aletlerinin boyutunu büyütmek yerine onları çapraz çizgilere bölmeleyerek duyarlılığı arttıracağını keşfederek verniye ilkesinin temellerini atmıştır. Aşağıda ekliptik eğimin değerini bulan bazı bilim adamlarının ortaya attığı sayı değerleri bulunmaktadır:

Bilim adamı Yıl Ekliptik eğimi
Batlamyus - 23 50’
El Me’mun astronomları 832 23 33’ 39”
Sâbit bin Kurre 875 23 30’ 30’’
El-Battânî 880 23 35’
El-Bîrûnî 995 23 27’
Tycho Brahe 1790 23 30’
Bradley 1750 23 38’.3
Modern ölçütler 1950 23 26’.7

Diğer bilimler

Bîrûnî, “Kitâbü’l-Camahir fi Mârifeti’l-Cevâhir” (Türkçe: Cevherlerin özellikleri üstüne) adlı yapıtında 23 katı maddenin ve altı sıvının özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine çok yakın olarak saptamıştır. Aynı şekilde Hint tarihi hakkında da kitap yazan Bîrûnî, Hintlilerin inandığı boş inançları, inanışlarını, yaşam biçimlerini ve gelenek-görenekleri çok ayrıntılı olarak anlatmış, bunu yaparken tamamen tarafsız ve önyargılardan uzak davranmıştır.

Birûni’nin İran‘da yer alan bir heykeli.

Tıp alanında da birçok eser veren Birûni, döneminde bir kadını sezaryenle doğum yaptırmayı başarmıştır. Şifalı otlar ve birtakım ilaçlar üzerine yazdığı “Kitabu’s Saydane”, Birûni’nin son yapıtı olmakla beraber 1050’de yazılmıştır. Bu kitapta üç bin kadar bitkinin neye yaradığını ve nasıl kullanıldığı yazmaktadır. İlaçların yanında o bitkinin Arapça, Farsça, Yunanca, Sanskritçe ve Türkçe gibi başka dillerdeki adının yer alması etimolojik açısından çok önemli bir gelişmedir.

Bilimsel bakış açısı olarak İbn Sînâ’nın Aristo tarzı düşüncesine karşı çıkan Bîrûnî, tek tanrı inancını benimseyerek Evren’in bir başlangıcının olduğunu, öncesiz bir Evren’in tanrının gereksiz sayılması demek olduğunu savunmuştur. İbn Sînâ’nın bu tarz yaklaşımına sürekli karşı çıkan Bîrûnî’nin İbn Sînâ ile yazışırken yaptığı tartışmalardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.

Öte yandan Bîrûnî, astroloji gibi bilim sayılmayan bir konuyla da ilgilenmiş ve “Kitâbu’t Tefhim fî Evâili Sanaati’t-Tencîm” adında bir astroloji eseri yazmıştır. Ancak simya, efsun, büyü gibi diğer akıl dışı alanlar üzerinde çalışmadığı gibi bunlara karşı çıkmıştır. Bunun yanında Bîrûnî, devletlerin tarihlerini incelerken ekonomik nedenleri araştırarak devletlerin ilişkilerinin altında dînî nedenler aranmasının yanlış olduğunu öne sürmüştür.

Batı’da “Aliboron” adıyla bilinen Bîrûnî’nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Bîrûnî, hiçbir eserinde tek bir bilime veya konuya bağlı kalmadan bilimi tek bir bütün olarak gören bir ansiklopedisttir.

Eserleri

Bîrûnî’nin onlarca yapıtı arasında en çok bilinenleri aşağıdaki gibidir:

  1. El-Âsâr’il-Bâkiye an’il-Kurûni’i-Hâli-ye
  2. El-Kanûn’ül-Mes’ûdî
  3. Kitâb’üt-Tahkîk Mâ li’l-Hind
  4. Tahdîd’ü Nihâyeti’l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet’il-Mesâkin
  5. Kitâbü’l-Cemâhir fî Mâ’rifet-i Cevâ-hir
  6. Kitâbü’t-Tefhîm fî Evâili Sıbaâti’t-Tencîm
  7. Kitâbü’s-Saydele fî Tıp

Kalıt

Türkiye’de 1973 yılında basılan El-Bîrûnî posta pulu.

Bîrûnî, günümüzde en bilinen İslâm bilginlerinden biridir. Tüm Dünya’daki çeşitli ülkelerde Bîrûnî’yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını “Bîrûnî’ye Armağan” adıyla Bîrûnî‘ye tahsis etti. 1973 yılında Türkiye’de basılan pullar arasında Bîrûnî’ye de yer verildi. UNESCO‘nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî’ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dâhî Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist” diye yazılarak tanıtıldı. Bîrûnî’ye ait bir minyatür, İstanbul‘daki Topkapı Müzesi‘nde bulunmaktadır.

Kaynakça: Vikipedi

İbn-i Heysem


 Müslüman fizikçi, matematikçi ve filozof...

Müslüman fizikçi, matematikçi ve filozof…

Doğum 965
Basra Irak
Ölüm 1038-1040
Kahire Mısır

İbn-i Heysem (Arapça: ابن الهيثم, tam adı: ابو علی، حسن بن حسن بن هيثم‎ Abū ‘Alī al-Hasan ibn al-Hasan ibn al-Haytham, Latince: Alhacen ya da Alhazen), Arap fizikçi, matematikçi ve filozoftur. 965‘te Basra‘da doğdu, 1038-1040 yılları arasında Kahire‘de öldü.

Öğrenimine Basra‘da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi. Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat‘a giderek özellkle; matematik, fizik, mühendislik, astronomi, metalurji gibi pozitif bilimleri öğrenip, şöhrete kavuştu. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için çok gayret gösterdi. Birçok önemli neticeler ve başarılar elde etti.

İbn-i Heysem’in başarıları diğer memleketlerde duyulunca, Mısır‘da hüküm süren Şii-Fatimi Devleti hükümdarlarından El-Hakim kendisini Mısır‘a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır’a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil nehrinden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatimi sultanı El-Hakim’e açıklayınca, sultan projenin gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanmasının o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El-Hakim’in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre, İbn-i Heysem’in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Birûni ve İbn-i Sina ile çağdaştı.

İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde otoriteydi. Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekaya sahipti. Aristo ve Batlemyüs‘ün eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Bunları özetleyerek Arapçaya tercüme etti. Ayrıca tıp biliminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Öklit ve Apollonius‘un geometrik ve sayısal metodlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu. Eski medeniyetlerden intikal eden matematik, geometri ve astronomiyi tedkik ederek ilmi tenkitlerini ortaya koydu ve bu sahalarda kendi nazariyelerini geliştirerek ilim alemine sundu. Mesela; Aristo ve Batlemyüs’e ait olan dünyanın, kainatın merkezi olduğu şeklindeki görüşleri üzerindeki şüphe ve tereddütlerini ifade etti. Dünya merkezli bir kainat sisteminin kesin olmayacağını, uzayda daha başka sistemlerin de bulunabileceğini ve güneş sisteminin mevcut olduğunu söyledi. Nitekim İbn-i Heysem’den yüzlerce sene sonra önce, İbn-i Şatır ve Batruci sonra Newton ve Kepler, Güneş sistemi nazariyesini kabullenmişler ve yer kürenin bu sistem içinde bulunduğunu söylemişlerdir.

Çalışmaları

Fiziksel optik, meteorolojik optik, katoptrik, diyoptrik, yakıcı aynalar, gözün fizyolojisi ve algısal psikoloji alanlarında araştırmalar yapmış olan İbn-i Heysem’i, Latin skolastikleri “Alhazen” diye adlandırırlar. Kendisine ayrıca “Ptolemaeus Secundus” (İkinci Batlamyus; Arapça’da “Batlamyus-i Sani”) lakabı da verilmiştir. İbn-i Heysem’in fizikte olduğu kadar tıptaki ustalığını da gösterdiği kitabı Kitab el-Menazır (Optik Kitabı / Görüntüler Kitabı / Optik Hazinesi) adlı yapıtı, gözün anatomisi ve fizyolojisi ile başlar. Burada beyinden çıkan optik sinirden başlayarak gözün kendisine kadar konjonktif, iris, kornea ve mercek gibi kısımlardan her birinin görme olayındaki rolü ustaca resimlenmiştir. Gözün çeşitli kısımları arasındaki ilişki ve görme olayı sırasındaki bütün bir organ ve dioptrik (merceklerin ışığı kırmaları ile ilgili) bir sistem olarak gözün nasıl iş gördüğü gösterilmiştir. İbn-i Heysem burada gözün kısımlarını şöyle adlandırmıştır: “El-sebakiye” (retina), “el-kurniye” (kornea), “el-sa’il el-ma’i” (göz sıvısı), “el-sa’il el-zucaci” (ing. “vitreous humor”; gözün retinayla çevrili boşluğunu dolduran pelte koyuluğundaki saydam ve renksiz sıvı) vb.

İbn-i Heysem’in ünlü yapıtı, 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard (Gherardo) (1114-1187) tarafından Opticae Thesaurus Alhazeni (İbn-i Heysem’in Optik Hazinesi) başlığı altında Latince’ye çevrilmiş ve Batı dünyasını 600 yıl boyu etkilenmiştir. Kitap, gözün yapısı, yanılsama (illüzyon), serap olayı, perspektif, ışığın kırılması ve fotoğraf makinesinin atası olan “karanlık oda”dan (sözcüğü sözcüğüne Ar. “beyt el-muzlim”, Lat. “camera obscura”: “karanlık oda”) söz etmekte ve böyle bir delikli kamera ile ters görüntü elde edileceğini belirtmektedir. İbn-i Heysem burada “karanlık oda”nın, güneş tutulmalarının gözlemlenmesinde kullanılmasını önermektedir. İskenderiye’li astronom, matematikçi ve coğrafyacı Claudius Ptolemaios (Batlamyus) (108-168), Almagest (Büyük Derleme) (~150’ler) ve Optik adlı yapıtlarında görme ve yansıma kuramını işlemişti. Batlamyus’un Optik adlı eserinin, ancak Sicilya’lı Emir Eugene tarafından yapılmış Latince çevirisi günümüze kalmıştır. Görme konusunda İbn-i Heysem’e kadar geçerli olan kuram, Eukleides ve Batlamyus’un ortaya attıkları ve görme olayının, gözün görülecek nesneye yolladığı ışınlarla gerçekleştiğini öne süren kuramdı. İbn-i Heysem bu kuramı reddederek olayın bunun tam tersi olduğunu ve gözün, nesnenin yolladığı ışınları algılayarak o cismi gördüğünü ortaya attı.

Işık kaynağı olan nesnelerde ışık,Güneş gibi her noktadan karşısındaki nesnenin bütün yönlerine doğrusal olarak yayılır.İbn el-Heysem, düşüncesini şu şekilde açıkladı;Güneş ya da ateş ışığını bir delikten karanlık bir odaya göndererek,ışığın yayılan yönü boyunca ip germiş ve ışığın yayıldığını göstermiştir.Bu kanıtlamayı ilginç yapan durum 17.yüzyılda Kepler tarafından tekrarlanmış olmasıdır.

Göz ışın kuramı ve İbn el-Heysem

Nesnelerden gelen ışık ve renk etkisiyle görme oluşur.İbn-i el-Heysem,ışığın öncelikle gözden çıktığını savunan Gözışın Kuramı’na karşı çıkmış,nesneden ışığın geldiğini vurgulamıştır.Akıl yürüterek şu yargıya varmıştır:”Gözışın Kuramı’na göre gözden ışık çıkmakta,nesneye ulaşabilmesi için saydam ortamdan geçerek,görmenin gerçekleşmesidir.Oysa bütün ihtimaller dikkate alındığında,gözden ışığın çıkıp çıkmaması değil,göz ışınları ile bakılan nesneye gidip ondan geri gelmezse,görme gerçekleşmez.Bunu da şöyle açıklamıştır;uzun süre parlak bir nesneye ya da ışığa uzun süre bakarsa göz,acı duymaktadır.Eğer uzun süre dışarıdan bir etki alarak acıması doğalsa,göz dış bir etkinin görsel süreçte alıcısı durumundadır.Sonuçta;ışık kaynağı göz olamaz,yani ışık gözden çıksa acı vermezdi.İbn Heysem

İbn el-Heysem ‘in Işık Kuramı

aydınlatılmış bir alandaki her nokta ya da nesnenin her doğrultuda ışık ışınları yaydığını, ama bu ışınlardan yalnızca birinin göze dik olarak çarptığını ve ancak bunu görebildiğimizi söyler. Diğer ışınlar farklı açılarda yayılırlar ve görünmezler. Gölge, tutulma olayları ve gökkuşağı gibi çeşitli fiziksel görüngülere ilişkin kuramları geliştirmeye çalıştığı eserlerinde, ışığın büyük ama sonlu bir hıza sahip olduğunu ve ışığın kırılması olayının ışığın farklı maddeler (ortamlar) içindeki hızlarının farklı olmasından kaynaklandığını duyumsatan ifadelere yer vermiştir. Ayrıca küresel ve parabolik aynaları incelemiş, bir mercek yardımıyla kırılma olayının odaklama sonucu nasıl görüntü oluşturduğunu, görüntüyü nasıl büyütebildiğini anlamış ve küresel bir aynada niçin sapma meydana geldiğini matematiksel olarak kavramıştır. Işık hızının ilk nicel kestirimi 1676’da astronom Ole Christensen Romer (1644-1710) tarafından, Jüpiter’in uydusu Io’nun dönme süresinin bir teleskop yardımıyla ölçümü ile yapılarak 228 bin km/s olarak verilmiş; astronom James Bradley (1692-1762) ise ışık hızını 1728 yılında yıldız ışığının sapması üzerinden 283 bin km/s olarak belirlemiştir. 1848 yılında ışıkta “Doppler etkisi”ni keşfeden Armand Hippolyte Louis Fizeau (1819-1896), 1849’da dişli çark yöntemiyle ışık hızını 298 bin km/s olarak ölçmüştür. 1851 tarihli sarkaç deneyi ile ünlenen Jean-Bernard Leon Founcault (1819-1868) ise 1850 yılında döner ayna yöntemiyle labaratuarda ilk olarak ışık hızını 298 bin km/s olarak belirlemiştir.

İbn el-Heysem, gözden çıkan ışınlar konusunda şunları söyler:

  • Karanlıkta göremiyoruz. Işınlar gözden cisme doğru gitseydi karanlıkta da görmemiz gerekirdi.
  • Kuvvetli bir ışığa baktığımızda gözlerimiz kamaşır. Eğer ışınlar gözden çıksaydı kamaşmaması gerekirdi.
  • Karanlık bir odanın tavan yada duvarında bir delik açarsak yalnızca o noktadan gelen ışığı görürüz. Oysa ışınlar gözümüzden çıksaydı her tarafı görmemiz gerekirdi.
  • Yıldızlara baktığımızda onları anında görürüz. Eğer ışınlar gözden çıkmış olsaydı yıldızları görmemiz için belirli bir süre geçmesi gerekirdi.

İbn el-Heysem’in ünlü yapıtına yorumlar Doğu’lu yazarlarca çokça yapılmış ama onun ardıllarının çoğu onun görme kuramını benimsememişlerdir. Ancak el-Biruni ve İbn Sina birbirlerinden bağımsız olarak İbn el-Heysem’in “görmeyi sağlayan şey, gözden çıkarak nesneye giden ışınlar değildir; tersine, algılanan nesnenin görünümü gözün içine doğru gider ve gözün saydam cismi (yani mercekler) tarafından biçimi değiştirilerek şekillenir” biçimindeki düşüncesine katılmışlardır.

İbn el-Heysem tüm zamanların en büyük fizikçilerinden biri olarak kabül edilir. Optik konusunda en yüksek düzeyde deneysel çalışmalar yapmıştır. O, “bir ortamdan geçen bir ışık ışınının en kolay ve çabuk olan yoldan gideceğini” bildirmiştir. Böylece, Pierre de Fermat’ın (1601-1665) “en küçük süre ilkesi”ne birkaç yüzyıl önceden katkıda bulunmuştur. Ayrıca, daha sonraları Isaac Newton’ın (1642-1726) “Birinci Hareket Yasası” olacak olan Eylemsizlik Yasası’ndan söz etmiştir: “Her cisim, hareketini değiştirecek kuvvetler uygulanmadığı sürece bulunduğu konumu korur yada doğrusal bir yörüngede düzgün hareketini sürdürür”

Roger Bacon’ın (1214-1294) 1267 yılında tamamladığı Opus Majus (=Büyük Yapıt) adlı yapıtının V.bölümü, pratik olarak İbn el-Heysem’in ünlü yapıtının bir alıntısı niteliğindedir. İbn el-Heysem ışığın kırılma sürecini mekanik terimler cinsinden tanımlamıştır. Ona göre, “iki ortamın ayrılma yüzeyi boyunca geçen ışık parçacıklarının hareketi, kuvvetlerin bileşke yasasına uyar. Bu yaklaşım daha sonraları Newton tarafından yeniden keşfedilerek işlenmiştir.

İbn el-Heysem’in araştırmaları hem astronomik gözlemler hem de meteoroloji bakımından çok önemliydi. İbn el-Heysem atmosfer kalınlığı, göksel olayların gözlenmesinde atmosfer etkisi, alacakaranlığın başlangıç ve sonu (bu durumlar güneş ufkun 19 derece altındayken başlıyor ve bitiyordu), güneş ve ayın ufukta gökyüzünün ortasında göründüğünden daha büyük görünmesinin nedeni ve benzeri olayların optik sonuçları üzerine pek çok konuyu gün yüzüne çıkarmıştı.

İbn el-Heysem aynı zamanda hem filozof, hem matematikçi hem de deneyci idi. Deneyleri için kullandığı mercekler yardımıyla bir düzenek tasarladı. “Karanlık oda” üzerinde ilk kez matematiksel incelemelerde bulundu. Güneş tutulması sırasında güneş imgesinin yarımay şeklini bir pencere kepenginde oluşmuş küçük bir deliğin zıt yönündeki duvar üzerinde gözlemleyerek “karanlık oda”nın ilk denemesinde bulunmuştur. İbn el-Heysem, ışığı, atmosferin küresel sınırında yansımaya uğrayan bir tür ateş olarak nitelemiştir. “Alacakaranlık görüngüleri Üzerine Kitap” adlı yapıtının günümüzde yalnızca Latince çevirisi (Liber crepusculis) mevcuttur. Onun bu konudaki başka incelemeleri gökkuşağı, ışık halkalanması (hâle), küresel ve parabolik aynalar üzerinedir. Bunlar ve güneş tutulması ile gölge konularına ilişkin öteki kimi kitapları yüksek oranda matematiksel karakter taşımaktadır. Bu hesaplamalara dayanak olması için metalden aynalar yapmıştır. Işık ışınlarının hava ve su gibi farklı yoğunluktaki ortamlardan birinden diğerine geçerken kırılmaları konusunda açıklamalarda bulunmuş, bunlara dayanarak atmosfer tabakasının kalınlığını şaşılacak denli doğru hesaplayarak 15 km.olduğu sonucuna varmıştır. Yalnız içbükey aynalarda görüntüyü büyütme ve güneş ışınlarını bir noktada toplama etkilerini incelemekle kalmamış, pertavsızlarla ve merceklerle de bu tür incelemeler yapmıştır. İlk olarak okunacak yazıları büyütmede kullanılan bir yüzü düz, öteki yüzü dışbükey bir mercek “okuma taşı” betimlemiştir. Işık ışınlarının su ve hava gibi saydam ortamlar boyunca kırılmasını incelerken suya daldırılmış yuvarlak dipli cam kaplarla oluşturduğu küre kesmeleriyle yürüttüğü deneylerinin ayrıntısında, büyüteçlerin kuramsal keşfine hemen hemen yaklaşmıştır. Bu buluş pratik olarak İtalya’da üç yüzyıl sonra gerçekleşmiş, kırılmaya ilişkin yasanın 1620’de Willebrord va Roijen Snell (Snellius) (1580-1626) ve Rene Descartes (Renatus Cartesius) (1596-1650) tarafından bulunması için ise altı yüzyıldan daha uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. Snell, açıların trigonometrik sinüs değerleri yer aldığı için “sinüs yasası” diye de bilinen kırılma yasasını 1621 yılı dolayında ifade etmiştir. 13.yüzyılda Roger Bacon ve ortaçağ batı dünyasının optikle ilgilenen başta Erazm Ciolek Vitellio (Witelo) (1225-1290) gibi öteki yazar ve araştırmacıları kendi optik çalışmalarında büyük ölçüde İbn el-Heysem’in bu ünlü eserine (Latincesi Opticae Thesaurus…) dayanmışlardır. Bu yapıt Leonardo da Vinci (1452-1519) ve Johannes Kepler’i (1571-1630) de etkilemiştir.

İbn el-Heysem daha önceki yıllarında Mısır’da Nil taşkınlarını önlemek üzere görevlendirildiği sıradaki başarısızlığının ertesinde kendisini deli gibi göstererek kapandığı hapisanede ve ondan sonraki özgürlük yıllarında yürütmüş olduğu deneylerde geometrik optiğin bütün alanlarıyla uğraştı. Bunlardan başka, İbn el-Heysem, matematikte ancak 4.dereceden bir denklemle çözülebilecek ve “Alhazen problemi” diye kendi adıyla anılacak olan problemi de çözmüştür. Bu problem, küresel bir dışbükey yada içbükey ayna, bir nesne ve nesnenin aynaya yansıyan görüntüsü verildiğinde, yansıma noktasının bulunmasıdır. İbn el-Heysem bunu bir hiperbol yardımıyla çözmüştür.

İbn el-Heysem’e göre ışının alacağı yol en kolay ve en hızlı olacaktır. Yani ışın eğer yoğun ortama giriyorsa daha büyük bir dirençle karşılaşacak ve hareketi zorlanacaktır. Bu nedenle ışın, daha rahat edebileceği bir yöne, normale (girdiği ortam yüzeyine olan dikmeye) doğru bükülecektir; tersi durumda ise normalden öteye doğru kırılacaktır.

İslam Fiziğinde Diğer Önemli Kişiler

Gökkuşağı oluşumunu açıklama başarısının gösteren bilim adamları, doğuda Kemaleddin el-Farisi (ölm.1320), batıda ise Freiburg’lu Theodorik’tir (1250-1311). Kemaleddin el-Farisi’nin bu başarıyı gösterdiği eseri olan Tenkih el-Menazır (Optik Üzerine Yeniden Değerlendirme), İbn el-Heysem’in kitabı üzerine yazılmış ayrıntılı bir yorumdur ve Theodorik de özellikle kırılma konusundaki bilgilerini yine İbn el-Heysem’den edinmiştir.

Leonardo da Vinci öncesi dönemde Endülüs’lü Ebu ibn Firnas’ın (ölm.887) insanların uçabilme konusundaki büyük isteğini karşılamaya yönelik olarak “delta (çatal) kanatlı” uçma düzeneği geliştirerek uçtuğu söylenir. İslam dünyasında mekanik ve dinamik konusunda Ebu’l-İzz İsmail ibn el-Rezzaz el-Cezeri’nin (1136-1206) kısaca Kitab el-Hiyel adıyla bilinen Kitab el-Cami Beyn el-İlm ve’l-Amel el-Nafi Sınaat el-Hiyel (Olağanüstü Makine Yapımı Üzerine Bilim ve Teknik Arasında Yararlı Bir Kitap. Bu eserin başka bir yaygın adı Kitab fi Ma’rifet el-Hiyel el-Hendesiyye’dir. Diyarbakır, 1206) adlı eseri Sabit ibn Kurra’nın (836-901) Kitab el-Karastûn’u (Tartı/Kantar Üzerine Kitap) ve Benû Musa Kardeşler (Musa ibn Şakir’in Oğulları: Muhammed-Ahmed-Hasan. 9.yüzyıl) ’in Kitab el-Hiyel 8Otomatlar Kitabı) en önemli yapıtlar arasındadır. Ölçü ve tartı aletleri konusundaki yapıtlar arasında el-Biruni’nin Kitab el-Cemahir fi Marifet el-Cevahir (Değerli Taşlara İlişkin Çeşitli ve Değişik Bilgiler Kitabı) ile Ebu’l-Feth Abdurrahman el-Mansur el-Hazini’nin Kitab Mizan el-Hikme (Hikmet Terazisi Üzerine Kitap. 12.yy.) çok ünlü eserlerdir.

Işın ve Görme Konisi

Biz yakındaki bir nesneyi daha büyük ve uzaktaki nesneyi daha küçük görürüz.Uzaktaki nesnenin küçük görünmesinin nedeni,göze daha küçük bir açıyla gelmesindendir.İbn el-Heysem kırılma konusunda ortaya çıkan hareketleri Hızlar Dörtgeni’ne göre iki farklı ortamda,gelen ışın normal boyunca kırılmaya uğramadan geçecek, ayrılım yüzeyine ulaştığında ise çok yoğunda normale doğru,az yoğun bir ortamda ise öteye yönelecektir. Kırılma konusuna derinlik kazandıran İbn el-Heysem,ışığın saydam ortamlarda izleyeceği yolları belirtmiş fakat sinüs kanununa ulaşamamıştır.Bu Hızlar Dörtgeni yöntemiyle olanaksız olmamaktadır.Kırılma açıklaması bu kanunun elde ediliş sürecinde önemli bir adım teşkil etmektedir.Çünkü gelen ve kırılan ışınları,birbirinden ayrı iki dikey parça olarak gören düşünce biçimi Kepler ve Descartes’in önemini çekmiş.Descartes’in Dioptrics(1659)adlı kitabında kırılma açılarına ilşkin sonuçlar yayınlanıncaya kadar,bütünüyle neredeyse İbn el-Heysem’e aittir.

Eserleri

İbn-i Heysem’in yüzü aşkın eserlerinin en meşhur ve geniş muhtevalı olanı Kitab-ül-Menazirdir. Eser, yedi bölümden meydana gelmiştir.

ikinci bölümde

Görülebilen şeyler, görülmeyi sağlayan sebepler, görülmenin nasıl olduğu, gözün bu şeyleri birbirinden nasıl ayırd edebildiği;

üçüncü bölümde

Gözde veya görmede meydana gelen yanılmalar ve bunların sebepleri, gözün yanılmasıyla bilgide meydana gelen yanılmalar, düşünce ve araştırmalarda vaki olacak hatalar;

dördüncü bölümde

Parlak cisimlerden ışığın yansıması yoluyla gözün bunları görmesi, gözde bunların görüntülerinin meydana gelmesi;

beşinci bölümde

Görüntülerin, hayallerin yerleri;

altıncı bölümde

Işıkların eşyadan göze yansıması yoluyla görmede meydana gelebilecek yanlışlık ve hatalar, bunların sebepleri, düzlem aynalarda, küresel tümsek aynalarda, silindirik tümsek aynalarda, konik tümsek aynalarda, küresel çukur aynalarda, silindirik çukur aynalarda ve konik çukur aynalarda ışıkların yansıması ve bütün bunlardan dolayı görmede meydana gelebilecek yanılmaları ve değişik görüntüleri;

yedinci bölümde

Işınların çeşitli şeffaf cisimlerden geçişi, ışık demetlerinin doğrusal yayılışı, şeffaf cisimlerin içindeki katı cisimlere tesadüf eden ışık hüzmelerinin yani demetlerinin kırılıp yansımaları, kırılma olayının incelenmesi ve nasıl meydana geldiği, bundan meydana gelen hatalı görüntüler veya yanlış görme olayları anlatılmaktadır.

İbn-i Heysem’in bu meşhur eseri, Ortaçağ‘da beş defa Latinceye çevrilmiş olup, bütün Avrupa üniversite ve ilim merkezlerinde tanınan tek müracaat eseri durumundaydı. Eser, 1572 senesinde Risner tarafından Opticae Thesaurus Alhazeni Arabis Libri ismiyle Latinceye çevrilerek İspanya‘nın Bâle şehrinde bastırılmıştır. Kemaleddin Farisi isimli bir Müslüman bilim adamı bu eseri açıklayarak genişletmiş ve Tenkih-ül-Menazir adını vermiştir. Kitab-ül-Menazir, 1948 senesinde Kemaleddin Farisi’nin yaptığı şerhle beraber Hindistan‘ın Haydarabad şehrinde basılmıştır.

İbn-i Heysem’in yazdığı diğer eserlerden bazıları şunlardır

  1. Kitab-ül-Cami’ fi Usûl-il-Hisab:

Matematiğin esasları ve metodolojisi ile ilgili bu eserinde, matematik, geometri, cebir, geometrik analiz gibi temel konuları izah etmiş örnek çözümler ortaya koymuştur.

  1. El-Muhtasar fi İlm-il-Hendese: Euclid geometrisinin tedkik ve tenkidine dairdir.
  2. Kitabun fihi Rüdûd alel-Felasifet-il-Yunaniyye ve Ulema-il-Kelam: Eski Yunan filozoflarına ve onlara uyan bazı kelam alimlerine reddiye olarak yazılmıştır.
  3. Kitab-ül-Ezlal: Ay ve güneş tutulmaları hakkındadır.
  4. Risaletün fi Keyfiyet-ül-Ezlal: Gölgenin meydana gelmesi incelenmiştir. Eser, 1907 senesinde Almancaya çevrilerek bastırılmıştır.
  5. Kitabun fi İlm-il-Hendese vel-Hisab; Matematik-geometri ile ilgilidir.
  6. Kitabun fil-Cebri vel-Mukabele
  7. Makaletün fi İstihracı Semt-il-Kıble fi Cami-il-Meskûneti Bicedavilin: Bütün dünyanın o zamanki yerleşim merkezlerinde kıblenin nasıl bulunacağının hesaplanması ve bunların cetvelleri ile ilgilidir.
  8. Risaletün fi Şerhi İtticah-il-Kıble:balotelli amauri Kıblenin bulunması hakkındadır.
  9. Kitabun fi Hayat-il-alem: Kainatın düzeni ve sistemi hakkındadır. Eser, İspanyolca, Latince ve İbraniceye çevrilmiştir.
  10. Kitabu Hey’et-il-alem,
  11. Risaletün amil-il-Ayni vel-İbsar: Gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır.
  12. Şerh-ü Mecisti ve Telhisihi
  13. Kitabün fi aletiz-Zıl
  14. Kitab-ut-Tahlili vet-Terkib-il-Hendesiyyin

Bu eserlerinden başka, Mutezile fırkasına, mantıkçılara ve diğer fen ve ilim erbabına cevaben birçok reddiyeler ile kendisine sorulan fen sorularına verdiği cevapları bildiren risaleleri de vardır. İbn-i Heysem’in fizik, astronomi, güneş ve ay sistemleriyle ilgili o kadar çok eseri vardır ki, bunların bir kısmından bastırılarak hazırlanan kitaplar Hıristiyan ve Yahudi aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Muhtelif ilim dallarında ortaya koyduğu terimler bugün hala kullanılmaktadır. Astronomideki modern başarıların kaynağı, İbn-i Heysem’in parlak görüş ve teorilerinden kaynaklanmaktadır. Apollo ile Ay’a inen ilk astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn-i Heysem olarak isimlendirdiler.

İbnü’l Heysem’e göre kırılma

Saydam bir ortamdan diğer saydam bir ortama geçen ışık demetinin bir kısmı bu ortamları ayıran yüzey üzerinden yansırken geriye kalan kısmı doğrultusunu değiştirerek diğer ortama geçer.Işığın saydam bir ortamdan diğer saydam ortama geçerken doğrultusunu değiştirmesine kırılma denir.Kırılma konusunun yöntemler dahilinde incelenmesine ilk olarak Ptolemaios gerçekleştirmiştir.

İbnü’l Heysem Kitap el-Menâzır da 7. son kitabını kırıma konusuna ayırmıştır.Heysem ışığın gelme ortamından daha yoğun bir ortamın yüzeyine çarptığında kırılma olacağını söylemiş.Yansımada olduğu gibi kırılmada da analizler yapmıştır.

Heysem’e göre, ışık saydam nesnelerde yada ortamlarda çok hızlı hareket eder ve hızı yoğun olmayan ortamlarda yoğun olan ortamlara göre daha fazla olduğunu söylemiştir.Saydam olan nesnelerin yoğunlukları oranında ışığın hızına karşı koyduklarını söylemiştir.Yoğunluk fazlalaştıkça dirençte artar yanlız direnç ışığın hızını tamamen etkisiz hale getirecek kadar fazla değilse ozaman hızda yok olma değil yavaşlama olur, demiştir. İbnü’l Heysem burada ışığın hızının ortamın yoğunluğuna bağlı oduğunu belirtmiştir.Ayrıca kırılma olayını katı bir nesnenin bir dik düzlemde atıldığında karşısındaki durağan bir nesneyi herhangi bir yöndekinden daha kolay kırdığını gözlemlerine dayanarak yansımada ve kırılmada genel ilke etmiştir.

İbnü’l Heysem yansımada ve kırılmada ortaya çıkan hareketi,yani belirli bir açıyla bir ortamdan diğer ortama geçen ışının hareketine etki eden kuvvetleri birini dik ,diğerini ise kırılma yüzeyine parelel olacak şekilde ikiye bölmüştür.ikinciyi değiştirmeden bırakmış,birinciyi ise hılanıp ya da yavaşlayacağını bir sistem üzerinde tasarlamıştır.Sayfa metni.

Heysem’e göre ışın iki ortamın ayrılım yüzeyine ulaştığında normal boyunca hız sabit kalıcak,eğer ışın ortam değiştirirse geçtiği ortam daha yoğun ise hızı azalıcak,az yoğun ise hızı artıcaktır. yani ışık her zaman kendine en kolay yolu seçer demiştir. Sayfa metni.

İbnü’l Heysem çok kapsamlı kırılma deneyleri yapmıştır.bu deneyleride iki guruba ayırmıştır

  1. iki ortam arasının düz olduğu durumlarda kırılma olayları.
  2. iki ortam arasının eğri olduğu durumlarda kırılma olayları.Sayfa metni.

Kırılma deneylerinde İbnü’l Heysem kırılma açılarını 10 derece büyüterek geliş açılarına uygun olarak elde etmiş.bu yapmış olduğu deneylerin sonuçlarını kendi eseri olan Kitab el-menazır’ın yedinci kitabının üçüncü bölümünde açıklamıştır.

Kaynakça: Vikipedi

NAMAZDA SÖYLENEN SÖZLERİN ANLAMLARI

“Allahu Ekber” Anlamı:
Allah en büyüktür.

“Sübhane Rabbiyel Azim” Anlamı:
Ey büyük Rabb’ım! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.

“Semiallahulimen hamideh” Anlamı:
Allah kendisine hamd edenleri işitti.

“Rabbena leke’l-hamd” Anlamı:
Ey Rabbımız! Her çeşit hamd ancak sanadır.

“Sübhane Rabbiye’l-ala” Anlamı:
Ey Yüce Rabb’ım! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.

“Esselamu aleykum ve rahmetullah” Anlamı:
Allah’ın selamı üzerinize olsun

“Allahümme ente’s-selamu ve minke’s-selam tebarek-te ya-zel celali vel ikram” Anlamı:
Allah’ım! Sen kurtuluş merciisin. Esenlik ve güvenlik sendedir. Ey Azamet ve Kerem sahibi Allah’ım! Senin şanın çok yücedir.

“Ala Resulina Muhammedin salavat” Anlamı:
Salat Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in üzerine olsun

“Subhanallahi ve’l-hamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim” Anlamı:
Allah eksik sıfatlardan beridir. Hamd Allah’adır. Allah’tan başka ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Allah’tan başkasında güç ve kudret yoktur.

“Subhanallah” Anlamı:
Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.

“Elhamdülillah” Anlamı:
Hamd Allah’adır.

“Lailahe illallahu vahdehula şerikeleh lehül mülkü velehül hamdüala külli vehüve şey’in kadir” Anlamı:
Eşsiz olan ve ortağı olmayan Allah’tan başka ilah yoktur. Hükümranlık Onundur hamd Onadır ve O her şeye güç yetirendir.

“Subhane Rabbiye’l-aliyyi’l-a’le’l-vehhab” Anlamı:
Çok bahşedenlerin en yücesi olanRabb’im! Sen noksan sıfatlardan münezzehsin.

“Amin” Anlamı:
Yüce Allah’ın kabul etmesini temenni amacıyla dua sonunda “kabul buyur” anlamında söylenen bir sözdür.

kaynak: diniportal.com